E Dergisi – sayı 5 – Haziran 2000 – Şebnem Atılgan (Mor Mürekkep)

Nazan Bekiroğlu:
“Ben seçimimi kalpten yana koyuyorum.”

Şebnem Atılgan (E dergisi – Haziran 2000, sayı 15, sf.52-54)

Nazan Bekiroğlu, Yeni Türk Edebiyatı doçenti ve roman uzmanı. Yazarın imzasını “Nun Masalları”, “Halide Edip Adıvar” ve “Şair Nigar Hanım”dan tanıyoruz. Bekiroğlu yazdıklarını, “… arayışlarımın, sorularımın, meraklarımın, kuşkularımın, çelişkilerimin, bunalmalarımın, bulmalarımın ve yitirmelerimin görünür sabitesidir” tanımlamasıyla nitelendiriyor. Kitaplarında akademik kimliğini öykücü/sanatçı kimliği ile buluşturan yazar, “Mor Mürekkeple “hayatın kurgusu”nu köşe yazılarıyla okuyucusuna ulaştırıyor.

Zaman gazetesini köşe yazarlarından birisisiniz (Doğru bir bilgi mi?) Köşe yazarı olmak sizin için ne anlam ifade ediyor?
Evet doğru bir bilgi. Zaman gazetesinin kültür-sanat sayfasında iki buçuk yılı aşkın bir süredir Mor Mürekkep adlı köşede her pazar günü 3000 bilgisayar karakterine sığdırmaya çalıştığım yazılar yazıyorum. “Köşe yazısı” kavramı ilk bakışta gazete vakıası içinde değerlendirilebilecek ve tüketim mantığına dayalı yazıları akla getiriyor. Ancak kaçınılmaz derecede değişken gündemi yakalamak zorunluluğundaki sayfalar dışında kalan kültür-sanat sayfalarındaki köşe yazılarının günlük olsa da gündelik olmayan, yani tüketim mantığı ile değerlendirilmemesi gereken yazılar olması gerektiğine inanıyorum. Gazetelerin bu sayfalarını önemserim ve küçük çaplı dergiler olarak değerlendirmek isterim. Kültür-sanat sayfalarının farklı bir sorumluluğu vardır. Ve bu sayfalarda estetik duygusunun ve edebi lezzetin ön plana çıkarılmasını gerekli görürüm. Kuşkusuz bu tanımı köşe yazısının kendisi teklif etmeli.

Siz nasıl bir köşe yazarısınız (yazın biçimi olarak) diye sorsam, ne dersiniz?

Alışılmış anlamda bir köşe yazarı olduğumu zannetmiyorum. Ancak, alışılmış anlamda görüntü vermeyen, gazeteye ağır geldiği düşünülebilecek yazılar altına imza atan bu köşe yazarına, okuyucusunun alıştığını söyleyebilirim. Bu teklifi kabul etmek için sayfa editörünü bir yıl kadar beklettim. Çünkü bir evveliyatı olan kendi yazı serüvenimin biraz kapalı, ön okumalar gerektirir, imajlara yaslanır bir tarz olduğunu biliyordum. Bu tür bir yazarın bir gazete yazarı olduğu anda kendi yazın tarzından ödün vermesi kendisi için haksızlık ve samimiyetsizlik olacaktı, ödün vermemesinin ise okuyucuya haksızlık olabileceği düşünülebilirdi. Ama neticede okuyucu okuyucudur, yazar ve okuyucu her yerde buluşabilir dedim ve başladım. Söylemek istediğim sözler vardı, bunları her zaman öykü biçiminde söyleyemiyordum. Gazetenin sık periyodu cazip geldi.

Mor Mürekkep, bir kurgu ile düzenlenmiş. Ama gazeteye yazarken böyle bir kurgu -arka arkaya gelen yazıların kurgusu- olduğunu sanmıyorum. Bu durumda yazılarınız arasından eleme mi yaptınız?

Mor Mürekkep’de sözünü ettiğiniz kurgu başlangıçta hesaplanmış bir kurgu değil elbette. Haftalık periyotlarla kaleme alınmış, geniş zamanlara yayılmış, farklı başlıklarda gezinen çokça yazıyı sağlam bir kurgu çevresinde toplamak zor, gerekli de değil. Bence sizin fark ettiğiniz bu kurguya hayatın kurgusu diyelim. Hayatın kurgusu kendisini yazar vasıtasıyla ve onun bilincinden ve onun kalbinden sözcüklere devrettiği zaman akış kendiliğinden gerçekleşiyor ve ister istemez gevşek de olsa dikkatli bir okuyucunun fark edebileceği bir kurgu oluşuyor.

Yazarlık ile ilginiz yanlızca gazete ile mi sınırlı? Daha önce yayınlanan -köşe yazıları dışında- bir çalışmanız var mı?

Yazarlık ile ilgim yalnızca gazete ile sınırlı değil. Gazete, yazı hayatımın ikincil ekseni ve galiba benden en son bekleneni idi. Her cümle üzerinde uzun uzun düşünen, en basit öyküyü aylarca işleyen biri için gazete zor zenaat. Bu anlamda kendimi hiçbir zaman “gazeteci” hissetmedim. Sadece “misafir” konumundayım ve misafirler bir gün mutlaka kendi evlerine dönerler. Evim neresi? Benim adresim öykü. Dahası, edebiyatla ilişkim mesleğim ve aldığım eğitimle başlıyor. Yeni Türk Edebiyatı doçentiyim ve roman uzmanıyım. Doktoram Halide Edip, doçentliğim Şair Nigar Hanım üzerine. Bütün bu akademik ve disiplin gerektiren çalışmalar, yazı üzerinde akademik bir nüfuz kabiliyeti kazanmanıza sebebiyet veriyor ki bunu da her zaman hayatımın bana hazırladığı bir nimet olarak algıladım. Söz buraya gelince, en fazla muhatap olduğum soruyu da tahmin etmek zor değil. Akademik kimlikle öykücü/sanatçı kimliğin nasıl bağdaştığı. Daha önce yayımlanan çalışmalarım var. ‘97’de Dergah’tan Nun Masalları adlı bir öykü kitabım çıktı. Arkadan gelen yıl içinde Şule’den Halide Edip Adıvar, İletişim’den Şair Nigâr Hanım yayımlandılar. ‘99’da ise Mor Mürekkep İyi Adam’dan yayımlandı.

Neden köşe yazılarını kitap yapma gereği durdunuz? Aslında bunlar günlük gazete okuyucusunun her gün okuduğu yazılar değil mi? Aynı yazıları tekrar okumaları size ne ifade ediyor?

Bilirsiniz, kitap bir arz talep meselesidir. Birileri sizin yazılarınızı kitap olarak görmek isterlerse bu tür bir taleple karşınıza çıkarlar. Okuyucu psikolojik alt yapınızı hazırlar. Yayımcı buna katkıda bulunur. Neticede teklif gelir. Ve siz kabul ya da reddedersiniz. Teknik kısım bu. Günlük gazete okuyucusunun her gün okuduğu yazıları tekrar okuması benim için o yazıların tekrar okunabilirliğinin ve bu tür bir talebin varlığını gösteriyor ki bu her yazarı memnun eder.

Kitaba başlarken ilk yazı ‘’Hayat ve Kelimeler” kişileştirilmiş bir anlatım (mı?) Sanırım bu bir köşe yazısı değil. Bu kitabın kurgusu düşünülerek hazırlanmış bir yazı. Üstelik, ilerleyen sayfalardan birinde bir başka tanımla buluşma da yapıyor. Yarattığınız kahramana hayatın kelimelerden değilde, kelimelerin hayattan çıktığını söyletiyorsunuz. Peki siz? Siz de kendi kahramanınız gibi mi düşünüyorsunuz?

“Hayat ve Kelimeler”, o da bir köşe yazısı, Mart ‘98’de yayımlanmıştı. Bu kitap için hazırlanmış bir mukaddime değil hayır. Söylemiştim, hayatın kurgusu yazının kurgusunu da belirler. Yazdıklarım; arayışlarımın, sorularımın, meraklarımın, kuşkularımın, çelişkilerimin, bunalmalarımın ve bulmalarımın ve yitirmelerimin görünür sabitesidir. Hayatla eser arasında ilişki kaçınılmazdır. Yeter ki edebiyat olsun, dil olsun. Edebiyat ve hayat, sözcükler ve yaşam arasındaki ilişki dil ve edebiyat üzerinde tefekkür eden her zihnin gelip dayanacağı kaçınılmaz duraklardan birisidir bilirsiniz. Kelimeler formlardır. İçi boş olan sözcükler ifade ettikleri kavramları, eğer hayatta karşılığı bir kez olsun tecrübe edilmemişse, tek başlarına taşıyamazlar. Kelimelerin tek başına bir anlam içermesi düşünülemez. Kısacası hayat kelimelerden değil, kelimeler hayattan çıkar. Lügatler ezberlesek, bir kez olsun dağ lalesinin bir gösterge sistemi olan dil içinde işaret ettiği kavramla birebir yüz yüze gelmemiş, bir dağ lalesini görmemişsek, “dağ lalesi” bir kavramı karşılamaz ve işlevsellik kazanamaz. Elbette ki hayat kelimeleri doğurur. Her şeyi doğurduğu gibi

İlk köşe yazısından itibaren yazı ve yazmak üzerine bir kurgu yapmışsınız: Tahta Masada Yazı; görmek ve görülmek mühim bir şeydir, Söz Hayatın Fedası; kaç kez inanmadığımız yazıların altına imza attık sözün inanılmaz cazibesi uğruna, Yazı ve ölüm, Yine; bu yüzden yazı ‘’yok olmamak” içindir, Ve şairler, ve okurlar; asolan yazıdır, gibi. Bu kurguları, tüm köşe yazılarını bir kitapta topladığınız için mi yaptınız yoksa okuyucuya iletmek istediğiniz mesajın daha yoğun gitmesi için mi? (Ya da başka nedenler ya da nedesiz….)

Neden var tabii. Hiçbir şey nedensiz değil. Neden okuyucu, neden yazıcı, neden hayat. Neden hayatın dışı. Bir yandan benim yazıcı kimliğimin kişisel tercihleri, bir yandan da post-modernitenin bariz teklifleri ve kışkırtıcılıkları arasında yer alan problematik, benim yazımın temel izleklerinden birisini yazının serüveni, öykünün öyküsü olarak temellendirdi. Bu, Nun Masalları’nda da böyleydi. Galiba hiç terk etmeden üzerinde durduğum bir anlam kuşağı. Anlatıya dayanan yazının kurgusallığı ile gerçek dediğimiz (gerçek her ne ise) dünya arasındaki geçişler, kaymalar, kırılmalar beni fevkalade ilgilendiriyor. Ve bunun yazıdaki yansıması öykü ile yani kurgusal ile kurgusal olmayan arasındaki ilişkinin sorgulanmasından geçiyor. Öyküsünü yazan yazıcı ile yüzleşen, ona kafa tutan kahraman, bundan daha heyecan verici ne olabilir ki bir yazıcı için?

Köşe yazılarını hazırlamak için araştırma yapıyor musunuz? Bazı yazılarınızda bilgiler sunuyorsunuz, bazı yazılarınızda yorumlar yapıyorsunuz, bazı yazılarınızda bahardan, bazılarında ekho’dan söz ediyorsunuz. Bazı yazılarınızda çok duygusalsınız bazılarında ise yargılayıcı…

Doğru, yazdıklarımın seyyal gibi görünen bir zemini var, ama tümünü birleştiren bir müşterek de var arkada. Yazdıklarımın benim iç dünyamda ya da bilgi dağarcığımda bir arka planı olmalı. “Deneme” yazıyorum ve bu bana öznelliğimi yazıya sokma hakkını fazlasıyla veriyor, makale yazmıyorum. Bu durumda yazdıklarımı edebiyat/yazı kılma serüveninde ruhum ve hissim en büyük varlığım oluyor. Her şeyin giderek kirlendiği bir dünyada (yazık ki bu tükenmeyecek bir söylem, tabletlere bakılırsa Sümerli baba da zamaneden şikayet etmekte), ben seçimimi kalpten yana koyuyorum. Kalbin gösterdiği istikamete inanmak ve bunu göstermek istiyorum. Söylemek istediğim, ekhoyu yazıyorsam da baharı anlatıyorsam da anlattığım ben’im. Ama burada sorulması gereken en mantıklı soru şu sanırım: “Başkalarına ne sizden?” Çok doğru, çünkü deneme yazarının sorumluluğu öznel ben’inin kendi öznel tarihçesinden sıyrılarak başka benlere bulgu alanı sağlamasındadır. Yoksa gerçekten, kime ne benden? Yazıcı sorumluluğu burada başlar. Ve “yazı” da burada başlar. Araştırma bu kadar işte. Gerisi ansiklopedi!

Sonlara doğru din üzerine anlatımlarınız çoğalıyor. Merak ettiğim şu: Seçtiğiniz gazete Zaman olmasaydı, tüm bu yazıları yine bu tür de mi (din var ya da yok) yazardınız?

Bireyin kendi içsel yolculuğu neticesinde geldiği ya da gelmediği yerin adı din. O her yerde ve hayatın içinde. Ve bunun için bir gazeteye ihtiyaç yok.

Yazılarınızda ilahi gücü, bazen açık açık yazmasanız da vurguluyor ya da hissettiriyorsunuz. Neden?

Çünkü bunu hissediyorum. Benim evren karşısında bir kavrama noktam var ve bunu göstermek gibi göstermemek için de özel bir çaba sarf etmiyorum. Ancak söylediğim şarkı sesimin rengini taşır.

Yazılarınızda arapça -sanırım- sözcükler çok fazla var. Neden aynı sözcüklerin Türkçesini kullanmadınız? Türkçe içeridikleri anlamı ulaştıramadığı için mi?

“Çok fazla” mı buldunuz? Sözcüklerde mutaassıp değilim. Yeter ki dilin doğasına müdahale olmasın. Yeter ki benim işaret etmek istediğim anlamı taşısınlar. Nüans çok önemli. İçsel ya da düşünsel olanla, onu taşıyacak sözcük arasındaki uyum sonsuz önemi haiz. Tabii bunun imkansız olduğu ayrı bir hikâye, dil kifayetsizdir. Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel/Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu/Bu derde düşmeden önce. Yine de arayış bitmez. Her yazarın kendine ait bir lügati olduğuna dahası olması gerektiğine de inanırım. Dil benim için başlı başına bir hadisedir. Sözcüğün, içinde yer aldığı bütünle ilişkisini daima hesaba katarım. Ve aşırı bir iddia olmazsa, hiçbir sözcüğü tesadüfe bırakmadığımı söyleyebilirim. Bu durumda ses ve anlam değeri düşer endazeme. Ve sözcük gelir. Hangi biçimde olursa.

Eski lügatin yazılarıma sızması biraz da içeriğin getirisi. Bütünlüğün terimsel çağrışımları bazen eski kullanımları zorunlu kılar. Bir hattatın öyküsünü anlatmaya kalkışmışsam, tarihi gibi görünen ama modern bireyin yüklerini yüklediğim bir öyküye, arkaik gibi görünen bazı alet araç adları girer. Bu bence zorunlu. İçerik ile sözcükler arasında ilişki kaçınılmaz.

Neticede, hikâye ile öyküyü, düş ile rüyayı, muhteva ile içeriği aynı yazıda kullanmaktan kaçınmam. Ve bunun, geçişleri ve kırılmaları arayış macerasının dildeki yansımaları olabileceğine de inanırım. Bugün eski retoriği kovalamak gibi eski lügatin yanılmaz bir izleyicisi olmanın da anlamı yok. Fakat bugünden yarına yönelen bir dil arayışı içinde gerek anlam gerek fonetik olarak o sözcüklerle flört etmekten çok hoşlanıyorum. Bu, dil üzerinde oyalanan bir yazıcıya sayısız imkanlar ve heyecanlar sunuyor. Buna hayır demem.

Sizin hayata bakış felsefeniz nedir?

Hayata bakış felsefem eşyaya bakışımın özetini ve bu da eşya ötesine bakışımın gündemini eşliğine alıyor. Eşya ile eşya ötesi, kavranabilir gerçeklik ile kavranabilir olmayan gerçek, kurgu ile hayat arasındaki keskin geçişlerin/geçemeyişlerin bütün varlığına rağmen, ikisi arasındaki kırılma noktalarının, sirayet alanlarının, yumuşak geçişlerin, sızmaların, nüfûzların beni fevkalâde ilgilendirdiğini söyleyebilirim. Neticede “alışıldık gerçek” üzerinde bilinçli bir deformasyon, geçişler, med cezirler, boyut arayışları, gönüllü gel denilen bir lirizmin çarpıklığı. Ve hep bir fırsat arayışı. Bütün bunlar neden? Her şeyin üzerinde ruhun sılasına duyduğu özlem var.

İkinci bir kitaptan söz ettiniz. Yine köşe yazıları mı olacak?

Şu günlerde iki kitap hazırlığındayım. Hazırlık tamam, baskı aşaması diyelim. Biri Yusuf ile Züleyha. Malum şark mesnevisinin bugünden yazılış denemesi. Timaş’tan şu günlerde çıkmış olması lazım. Bir de Mor Mürekkeb’e sığdıramadığımız köşe yazılarının toplandığı Mavi Lale Yitik Lale, o da İyi Adam’dan çıkacak.

Yazmak üzerine projeleriniz nelerdir?

Söyleyecek sözüm var olduğu müddetçe söylerim. Söyleyecek sözüm kalmadığında susarım ve giderim. Ve bu zor bir proje.

Leave a comment

Your comment