Gül ve kelam

Nazan Bekiroğlu
Gül ve kelam

Kuşku yok ki; meşin ciltli kalın lügatlerin, tozlu ve yıpranmış defterlerin arasında, incecik bir vazonun berraklığına daldırılmış kan rengi tek sap gülün güzelliğine bakarak şiir yazmaya dertlenen şair, gül ile kelam arasına düşmüş demektir. Ve hemen yanı başında olduğu halde şair gülün izini en uzak olduğu yerde, kelamda, sürmektedir.
Yak lügatleri şair! Güle nisbetle kurulmuş olsa da, gülün kelamı gülün yanında nedir ki?

Sadece gül bahçesi işte. Ki ufkun üzerinden uzun bulut kümeleri koşa gelirken kırk ikindi yağmurları düşsün onun üzerine. Güle baktığında neye baktığını, ya da güle baktığında neyin sana baktığını neredeyse fark edecek gibi olduğun zamanlarda olsun bu. Yani geçmiş zamanlarda, şimdiki zamanlarda ve gelecek zamanlarda. Yani her zamanlarda. Yani perdeler aralanıp da önce, sonra gerisin geri, kapandığında. Cilve? Olsun. Ona da razı ol. Çünkü söylemek istediğini söylemek üzere yola çıkarken sen, gramer kurallarıyla birlikte mantıki söz dizimini ya da sözün mantıki dizimini ihlal etmeyi göze alacak kadar cesur ve gözü pek olsan bile; gül bahçesinin kıyılarından geçerken yolun, hala kelamda ısrar edersen netice değişmeyecek.

Acıkmış ve susamış olmalısın ve tepeden tırnağa tere batmışsın. Güneşin neden her gün doğduğuna ve her akşam battığına, üstelik neden her gün doğudan doğup her akşam batıdan battığına dair de meraktasın. Dünyanın yuvarlak olduğu ve kendi etrafında döndüğü hususunda da kuşkuların vardır zahir. Çünkü o kadar kendin ve o kadar yalnızsın.

İçin karmaşıktır, hiçbir şey yolunda akmaz. Bir kağıdın sathına düşürdüğün hurufat mürekkep iyi olmadığından olacak, kısa bir süre sonra solmaktadır. Mürekkep mücrimdir de kağıt masumdur daima. Ve hiçbir şey “uçan da kuşlara malum” olmaz. Bir gül bahçesi isteyerek şiir yazdığın bu saatlerde, kalemin, ne kadar ısrar etsen de izini sayfanın arka tarafına geçirecek belli ki. Oysa parmaklarının arasındaki kalem de bileğinin kokusunu düşürerek üzerine gül şiirleri yazdığın kağıt kadar senin. Oysa sadece bir gül bahçesi istemelisin. Su kokan bir medrese avlusuna ağustos ikindisinde gölge salan çınarın gövdesinden geçen rüzgar ne hatırlatırsa onu hatırlamak istemelisin. Biliyorum, çok şey istemelisin; ama istemelisin. Ama gül durup dururken yanı başında sen kelamın peşindesin. Şair değil misin?

Ölü bir şaire ait olan mısralarla ölü olmayan bir şaire ait mısralar arasında zannettiğin kadar fark yok. Doğru, için durmaksızın kamaşırken muztaripsin. Öyleyken ıztıraba gidecek kadar zamanın yok. Ondan dönecek kadar kelamın var en fazla. Oysa hayat donar. Kalp durur. Ve sözün hükmü geçmez hayattan öteye.

Tanrı bilincinde önce kelam biçiminde belirmiş olmalı gül. Öyle ki gökyüzünden yeryüzüne inerken gül, yanında ne kadar istese de artık kopamayacağı bir parça, adı: Gül. Ama ne kadar istese de kendisini hakkıyla anlatamayacak olan şey, yine adı: “Gül”.

Şairlerin neden şiir yazdıklarını, pelikanların yavrularını neden kanlarıyla beslediklerini anladığım gün anladım. Yine de, yak lügatlerini şair.

Şayet satır aralarına Farsça şerh düşürülmüş bir mesneviye bakıp da gözlerini yumduğunda hatırında kalan şeyse kelam, varlığının teyidatı yokluğuyla ölçülemeyecek kadar ortadadır gül. Yetmez mi? Bir gül kelama sığdırıldığında ne ağır imtihandır. Kalbim uçuverirken güller arasında bildiğim bütün sözcükler iflas etti. O kadar ki gül sözcüğü artık içi bomboş bir şeydi. Bir gül şiiri yazacaktım. Kelama kapandım. Kelamla sınandım.

Ağır sınandım.

Gül kelamdan ibaret kaldığında susmanın tam sırası. Susup bütün şiirleri yakmalı. Sonra yeni güller dikmeli bahçenin kıyılarına. Sonra? Oturup yeni şiirler yazmamalı.

Mevcut ile oysa arasında en yakıcı halleri kelamın. Mevcut bu. Oysa yolum kan rengi güllerle dolu bir bahçenin kıyılarından geçsin isterdim. Altımda toprak. Üstümde bulut. Refakatimde su. İçimde kendi tabakatının da içindeki kalbin fuadı. Her şey o fuada dokundu.

Her şey o fuada dokunduğunda hala kalın ve meşin ciltli lügatlerin ve tozlu defterlerin arasında ve bir bardak suyun berraklığına daldırılmış kan rengi gülün yanı başında. Gül şiirleri yazmakla dertlenen şair. Gül ile kelamın arasına düşüveren şair.

Yak artık sözcüklerini.

Bir şehrayin başlasın tamam dediğinde. Tamam dendiğinde hiçbir şey başlamamıştır çünkü. Bitti zannedilen yerde başlar kelimin yolculuğu.

Tam bir nisbetle güle tekabül eden kelam, muhatabın muhayyilesine güle dair ne bırakır? Hiçbir soruya mahal bırakmayacak denli mükemmel bir cevap olması gerekirken kelam, gülden geriye sadece bir soru kalır. Muhatap ve mütekellim arasında mevcut, GÜL. Sonrasında zarf rüknü: O da GÜL.

Bir bahçenin kıyılarında gül, yapraklarını açtığında ve gül, yapraklarını kendi üzerine kapadığında, kelamın hükmü hükümsüz kalmasıdır. Kelamın açtığı yaradan sızan kanın rengidir gül. Kelamdan cüz, gülden bir yaprak düşer. Ki göz yaşlarını artık daha fazla gizleyemeyecek kadar padişahtır gül. Ve ki kelama sığmayacak kadar hayat, bir o kadar şahtır gül.

Netice-i kelam, bunlar da kelam. Yak lügatlerini şair.

Çünkü yazılmış ve yazılacak bütün gül şiirleri boyunca, nefti bir iz sadece gülden kelama kalan.

Çünkü yazılmış ve yazılacak bütün gül şiirleri boyunca kelam çoktur da gül tektir. Kelam perdedir oysa gül gölge değildir.

Leave a comment

Your comment