Mehmet Öğütçü ; “Nun’un Noktası : Ahtersuhte”, Kırkayak , sayı 5 , Mayıs 2000

Nun’un noktası: Ahtersuhte

Mehmet Öğütçü

Son padişah olduğunu Dersaadet’ten ayrıldıktan sonra öğrenen padişahın, kendisini çağıran gemiye binmesinden yani halkı tarafından terkedilmesinden önce, son kez baktığı sulara baktım evvela. Evvela bunu yaptım, “Nun Masalları”nın bendeki masalını yazmadan önce. “Ahtersuhte”nin yakamozunu göremezdim, bu yüzden başka yıldızların yakamozlarını izledim. Çünkü; Nedim gibi, vehmettiğim dilber yoktu bu şehir içre…

Yine de vehimdi işte. Hiç olmazsa vehmettiğimi yazabilirdim. Hiç olmazsa Simurg’u, ona varmadan önce istiğna vadisini anlatabilirdim Attar’dan alıntılayıp. En azından böylece dipnotlu olurdu yazım, bakınız derdim mesela; Mantıke’1-Tayr… Ve bakmaya devam…

Tolstoy, “Anna Karanina”sında roman kahramanı Levin’e neler yaptırıp neler söyletir bakalım: Levin, Kitiye (müstakbel eşi) günlüklerini gösterip rahatlamak ister. Belki Kiti bunları okuyunca acı çekecektir ama Levin de bir vebalden kurtulacaktır. Geçmişinde o yoktur çünkü. Günahlarını hep başkalarıyla işlemiştir. Cemil Meriç’in deyimiyle ruhunu yağmalatacaktır Levin. Ama sadece Kitiye… Sen anla yeter diyecektir, sen anla yeter…

Cemil Meriç ise Jurnal’leriyle herkese (yani, okuyuculara tabi) yağmalatır ruhunu. (Acaba ona kaç kişi yeterdi?)

Nun Masalları’nda Hattat da herkese yağmalatmak ister ruhunu. istemesine ister de, bir tek padişah başarır bunu. Yığın ilgisizdir, meraksızdır. Hatta onlara göre lüzumsuzdur bütün bunlar. Nedendir ki bu uğraş, hep bunu sorarlar. Hatta bunu bile sormazlar. Ama denmek istenen: Yaşayıp gidiyoruz, yazmak da nereden çıktı? Padişah da sorar ama farklı bir sorudur onunkisi: “Ben yağmaladım ya ruhunu, ben anladım ya, yetmez mi bu?”

“Yetmez” der Hattat… Ama padişahın dışında hiç kimsenin ruhunu yağmalamayı bile beceremeyeceğini anlayınca, ram olmak ister, buldum der, ben padişahımı buldum, beni bir anlayan çıktı ya… Padişah ümitlenmiştir. Nasıl kendi aynasını tutmuşsa Hattat’a, ondan da kendisine ayna tutmasını ister. Padişah ümitlenmiştir dedik ama nafile. Hattat bir derde tutulmuştur, Hattat’in derdi eski derdi değil; Hattat günahkar, terkedilmeye müstehak. (Müstehak mı?)

Hattat insanı simgeliyor, günahkarlığıyla ve acizliğiyle insanı. Vefasızlığıyla ve ihanetiyle de. Ulakın her gelişinde ona kanan Hattat, her günah sonrası tevbe edip, tekrar o günaha bulaşan insanoğlu değil midir? Ve her günah sonrası elini tekrar açıp… Ve hatta, artık elini açmaya dahi yüzü kalmadığını düşünen. (En azından düşünebiliyor olan)

İdeallerine giderken, kadın, para ya da şöhretin cazibesiyle karşılaşan bir delikanlıyı da sembolize ediyor Hattat ve aynı zamanda, bir şairi bir yazarı da. Yazdığı şiirde, hikayede ya da romanda kendisini anlatan ve okuyucuların yazdıklarında kendisini bulduğu ya da bulduğunca benimsediği… (Buradakiler, tam buradakiler işte, aslında öteki hikaye kahramanına yani Genç Mezarlık Bekçisi’ne yaşatılıyor. Ama o da az çok Hattat değil mi ki?)

Bir şaire kaç kişi yetebilir. Aslında yanlış bir soru bu, sayının ne önemi var ki, bir kişi anlasın ama gerçekten anlasın yeter. Hayır, yetmez der Hattat, yazar haklıdır, herkes okusun, okusun defterlerimi. Her şair (ya da yazar) bu yüzden biraz da “Haşr”i yaşar, ölmeden evvel. Kimisi açıklıkla yapar bunu, koyar ortaya günlüklerini, kimisi kahramanın içinde kamufle eder kendisini. Ama, ama söyleyin, bir günlük kendini ne kadar açar ki okuyucuya. Hele Dostoyevski’nin; insanın, kendisinden bile saklayacak sırlarının olduğunu söylemesinden sonra…

Buraya kadar kaç kişi okudu, kaç kişi anladı ki bu yazıyı.

Genç Mezarlık Bekçisi’nin elindeki tohumlardan Lale çıkması hikayesi, şer bildiğinin aslında hayır olduğunu bilmeyen insanoğlunun hikayesi değil mi? Ve onda da kendini anlatma isteği. Ne büyük gerilimdir, anlatmazsa aşk onu boğacaktır, anlatınca o aşkı… Anlatır Genç Mezarlık Bekçisi, ama bunalır sonra. Tolstoy’un, Kroyçer Sonat’inda, kahraman, eşini bıçakladıktan sonra, sanki yaptığını tamir edecekmiş gibi geri çeker ya bıçağı. Genç Mezarlık Bekçisi de, geri çekmek ister bıçağını. Ama elden çıkmış, bıçak saplanmıştır; ilk hedef olarak konulan yere. Herkes anlasındı çünkü ya; “Görsünler içimin yangınını .öyle yargılasınlar beni, öyle kınasınlar”, hepsi bunun için… Geri çekmek ister bıçağı, çünkü bütün o şiirlerle birlikte ruhu da başkalarının olmuştur artık. Sonra; inziva… “Düşünceye söz geçiyor, ya düşlere.”

Sevgiliyi yitirmekle aşkı yitirmek arasında nasıl da fark vardır ve aşk kavuşmakla bitecektir yazara göre. Çünkü, sonsuzu arayan bir yürek, bir sonlunun içinde nasıl eriyebilir? Öyle ya, belki de bu yüzdendir Nedim’in vehmettiği dilberi bulamayışı. Ve bu yüzdendir Bekiroğlu’na göre, her öykünün bitişiyle başlar aslında öykü.

Öyle ki, eser “ortadan modern”dir. Mutlu sonlar kuran okuyucu, eserin tam ortasında bir mutlu son bulur ki, o an beyninde bir şimşek çakar: Mutlu son, gerçekten mutlu son mudur? Şair İsmet Özel’in “Bir Yusuf Masalı’nda söylediği gibi “kavuşmak/ denir mi/ hep bir arada bulunmaya”.

Fuzuli, Leyla vü Mecnun’unda, Mecnunca söyletmiştir ya “…eğer sen gerçekten Leyla isen/ bendeki Leyla ne ola”… Genç Mezarlık Bekçisi’nin içindeki şarkı bitmiştir, Cahit Külebi gibi.

Mutlu sonun, mutlu son olmadığı öyle bir öykü daha vardır ki, diğerlerine hiç benzemez. Şair M. Akif Tunç, “Uzak” şiirinde dillendirmiştir onu; VAHŞÎ’yi. Onun acısı, herkesin acısının bittiği yerde başlar asıl; inandığı zaman yani. Öyle ki Hz. Peygamber, benim gözüme seyrek görün diyecektir ona. O, artık yüzünü O’na göstermeden, O’nun peşinde olacaktır sürekli, acaba gülümser mi; “yüzümü görürüm o mahrem aynalarda”, “çünkü seyrek görülmelidir benim yüzüm”. Bir ümittir onunkisi; “bir ihtimal için/ aramızdan geçmeyecek mi yeryüzünün bütün toprakları”… Vahşinin defterlerini, biri anlasın yeterdi, yeter ki o anlasındı, burada olması önemli değildi, orada olsundu. Şair Tunç, belki de sonda söylenecek olanı başta söyleyivermiştir: “Burada yetim kalabilirim ama orada yetinemem.”

Şimdi Nun Masalları’ndaki mutlu son olmayan, “mutlu son” a dönelim. Kalfa, hemen şimdi, diyecektir Genç Mezarlık Bekçisi’ne; “benim için bir şiir yazmalısın…”

Ama, nafile… İçindeki şarkı biten biri için bu muhaldir artık.

Padişahlar da sever, çirkinler de, özürlüler de. Ama bazılarının hep yazılmadık kalacaktır hikayesi. Zweig, bir özürlünün hikayesini dillendirecektir “Acımak”ında. Erkek kahramanına onun (özürlü kızın) kadınlığını unutturacaktır. Oysa belki de şefkatin aşktan daha büyük olduğuna karar verecektir o da… Her ruhun fırtınası kendi içinde… Har acıyı, acının açılışı kadar biliriz. Her ne kadar acı açıldıkça acıyı açanda azalacaksa da. Bu yüzdendir ya “derin acıların dilsizliği”… Ve bu yüzdendir onların yazılmadık hikayeleri… Roman türünün divan edebiyatında olmayışı da bu yüzdendir.

“Divan edebiyatında roman yok. Niçin olsun? Batının ilk romanlarından biri Topal Şeytan’. Kahraman evlerin damını açar, bizi yatak odasına sokar. Roman, başlangıcından itibaren ifşadır. Osmanlı’nın ne yaraları vardır, ne yaraları teşhir etme hastalığı. Hikayeleri ya bir cengaveri edebileştirir, ya ‘hisse alınacak bir kıssa’dır.”

Böyle açıklıyor Cemil Meriç, Divan edebiyatında romanın niçin olmadığını. Bu yüzdendir, Hafız Hızır İlyas Ağa’nın martılara bakarken duyuşlarını anlatamaması.

Ne korkunç der yazar, siz, sizi bize hiç vermeyeceksiniz. Sizi bulmak bize düşüyor. Çünkü sizsiz hiç olmayacağız. Ve siz hep susacaksınız.

Yazar, bilir aslında onların niçin gizlendiklerini. Bir kadının kendinde var olanları gizlemesi gibi. İşte bu biliştendir, Hamid’in amcasını konuşturuşu: “Eğer ben senin arzuladığın gibi bir Hugo olsaydım, Levnî minyatür değil de derinlik manzaraları yapsaydı, biz biz olur muyduk? Bütün o Itrîleri, Selim-i Solistleri, Dedeleri, Galipleri, Fuzulileri besleyen ve yaratan ne?”

Onların yazılmadık hikayelerini biz dolduracağız, evet ne korkunç. Ben yakamozları izlemeden geleli çok oldu. Şimdi yıldızlara bakmadan ama o yıldızın ışığıyla bir “vehim” için yazıyorum. Ve içimde hep yazılmadık bir şeyler kalıyor. Nigar Hanım, sevgili… Ve en önemlisi; “Nun”un orijinal yazılışı..

Leave a comment

Your comment