Gül ve kelam

Nazan Bekiroğlu
Gül ve kelam

Kuşku yok ki; meşin ciltli kalın lügatlerin, tozlu ve yıpranmış defterlerin arasında, incecik bir vazonun berraklığına daldırılmış kan rengi tek sap gülün güzelliğine bakarak şiir yazmaya dertlenen şair, gül ile kelam arasına düşmüş demektir. Ve hemen yanı başında olduğu halde şair gülün izini en uzak olduğu yerde, kelamda, sürmektedir.
Yak lügatleri şair! Güle nisbetle kurulmuş olsa da, gülün kelamı gülün yanında nedir ki?

Sadece gül bahçesi işte. Ki ufkun üzerinden uzun bulut kümeleri koşa gelirken kırk ikindi yağmurları düşsün onun üzerine. Güle baktığında neye baktığını, ya da güle baktığında neyin sana baktığını neredeyse fark edecek gibi olduğun zamanlarda olsun bu. Yani geçmiş zamanlarda, şimdiki zamanlarda ve gelecek zamanlarda. Yani her zamanlarda. Yani perdeler aralanıp da önce, sonra gerisin geri, kapandığında. Cilve? Olsun. Ona da razı ol. Çünkü söylemek istediğini söylemek üzere yola çıkarken sen, gramer kurallarıyla birlikte mantıki söz dizimini ya da sözün mantıki dizimini ihlal etmeyi göze alacak kadar cesur ve gözü pek olsan bile; gül bahçesinin kıyılarından geçerken yolun, hala kelamda ısrar edersen netice değişmeyecek.

Acıkmış ve susamış olmalısın ve tepeden tırnağa tere batmışsın. Güneşin neden her gün doğduğuna ve her akşam battığına, üstelik neden her gün doğudan doğup her akşam batıdan battığına dair de meraktasın. Dünyanın yuvarlak olduğu ve kendi etrafında döndüğü hususunda da kuşkuların vardır zahir. Çünkü o kadar kendin ve o kadar yalnızsın.

İçin karmaşıktır, hiçbir şey yolunda akmaz. Bir kağıdın sathına düşürdüğün hurufat mürekkep iyi olmadığından olacak, kısa bir süre sonra solmaktadır. Mürekkep mücrimdir de kağıt masumdur daima. Ve hiçbir şey “uçan da kuşlara malum” olmaz. Bir gül bahçesi isteyerek şiir yazdığın bu saatlerde, kalemin, ne kadar ısrar etsen de izini sayfanın arka tarafına geçirecek belli ki. Oysa parmaklarının arasındaki kalem de bileğinin kokusunu düşürerek üzerine gül şiirleri yazdığın kağıt kadar senin. Oysa sadece bir gül bahçesi istemelisin. Su kokan bir medrese avlusuna ağustos ikindisinde gölge salan çınarın gövdesinden geçen rüzgar ne hatırlatırsa onu hatırlamak istemelisin. Biliyorum, çok şey istemelisin; ama istemelisin. Ama gül durup dururken yanı başında sen kelamın peşindesin. Şair değil misin?

Ölü bir şaire ait olan mısralarla ölü olmayan bir şaire ait mısralar arasında zannettiğin kadar fark yok. Doğru, için durmaksızın kamaşırken muztaripsin. Öyleyken ıztıraba gidecek kadar zamanın yok. Ondan dönecek kadar kelamın var en fazla. Oysa hayat donar. Kalp durur. Ve sözün hükmü geçmez hayattan öteye.

Tanrı bilincinde önce kelam biçiminde belirmiş olmalı gül. Öyle ki gökyüzünden yeryüzüne inerken gül, yanında ne kadar istese de artık kopamayacağı bir parça, adı: Gül. Ama ne kadar istese de kendisini hakkıyla anlatamayacak olan şey, yine adı: “Gül”.

Şairlerin neden şiir yazdıklarını, pelikanların yavrularını neden kanlarıyla beslediklerini anladığım gün anladım. Yine de, yak lügatlerini şair.

Şayet satır aralarına Farsça şerh düşürülmüş bir mesneviye bakıp da gözlerini yumduğunda hatırında kalan şeyse kelam, varlığının teyidatı yokluğuyla ölçülemeyecek kadar ortadadır gül. Yetmez mi? Bir gül kelama sığdırıldığında ne ağır imtihandır. Kalbim uçuverirken güller arasında bildiğim bütün sözcükler iflas etti. O kadar ki gül sözcüğü artık içi bomboş bir şeydi. Bir gül şiiri yazacaktım. Kelama kapandım. Kelamla sınandım.

Ağır sınandım.

Gül kelamdan ibaret kaldığında susmanın tam sırası. Susup bütün şiirleri yakmalı. Sonra yeni güller dikmeli bahçenin kıyılarına. Sonra? Oturup yeni şiirler yazmamalı.

Mevcut ile oysa arasında en yakıcı halleri kelamın. Mevcut bu. Oysa yolum kan rengi güllerle dolu bir bahçenin kıyılarından geçsin isterdim. Altımda toprak. Üstümde bulut. Refakatimde su. İçimde kendi tabakatının da içindeki kalbin fuadı. Her şey o fuada dokundu.

Her şey o fuada dokunduğunda hala kalın ve meşin ciltli lügatlerin ve tozlu defterlerin arasında ve bir bardak suyun berraklığına daldırılmış kan rengi gülün yanı başında. Gül şiirleri yazmakla dertlenen şair. Gül ile kelamın arasına düşüveren şair.

Yak artık sözcüklerini.

Bir şehrayin başlasın tamam dediğinde. Tamam dendiğinde hiçbir şey başlamamıştır çünkü. Bitti zannedilen yerde başlar kelimin yolculuğu.

Tam bir nisbetle güle tekabül eden kelam, muhatabın muhayyilesine güle dair ne bırakır? Hiçbir soruya mahal bırakmayacak denli mükemmel bir cevap olması gerekirken kelam, gülden geriye sadece bir soru kalır. Muhatap ve mütekellim arasında mevcut, GÜL. Sonrasında zarf rüknü: O da GÜL.

Bir bahçenin kıyılarında gül, yapraklarını açtığında ve gül, yapraklarını kendi üzerine kapadığında, kelamın hükmü hükümsüz kalmasıdır. Kelamın açtığı yaradan sızan kanın rengidir gül. Kelamdan cüz, gülden bir yaprak düşer. Ki göz yaşlarını artık daha fazla gizleyemeyecek kadar padişahtır gül. Ve ki kelama sığmayacak kadar hayat, bir o kadar şahtır gül.

Netice-i kelam, bunlar da kelam. Yak lügatlerini şair.

Çünkü yazılmış ve yazılacak bütün gül şiirleri boyunca, nefti bir iz sadece gülden kelama kalan.

Çünkü yazılmış ve yazılacak bütün gül şiirleri boyunca kelam çoktur da gül tektir. Kelam perdedir oysa gül gölge değildir.

Cümle ile kalbin arası

Nazan Bekiroğlu
Cümle ile kalbin arası

Cümle ile kalp arasında ezeli bir dava var. Biri diğerinden alacaklı. Garip ki diğeri de o birinden davacı.
Görülmüş ve görülecek davalardan hiçbirine benzemeyen bu davada kalbin masum olmadığını kimse iddia edemez. Öyle ki sonsuz duyuşla yüklüyken, kendini ifade için kendine yetmeyen bir icadın muhatabı: Cümle! Cümle, kapısını açtığında başlar kalbin görünür saltanatı lakin yine de cümle kapısını açtığında biter kalbin saltanatı. Değil mi ki cümle elindeki sözcüklerle tercümanı olmaya kalkıştığı kalbe hudut getirmektedir, onu çoğaltmak için çıkar da yola, sonunda sadece ona son verir. Onca efendiyken kalp, cümlenin kölesi. Onun mahkumu, onun mazlumu. Ki kalbin kanına doyduğunda, kapıları kendi manasına sımsıkı kapalı olan cümle, kırmızı bir gül suretinde açar.

Ama, cümle ile kalbin arası açıksa cümle de masum. Sonsuz duyguyla yorumlanabilirliği olan kalbin bütün ihtiyaç ve tasarruflarını ifade edebilmesi için eline tutuşturulan yegane, sözcüklerden ibaretse cümle ne yapsın?

Cümle, bir tek cümle için kendisini mahiyetinin üzerinde genişlemeye zorlarken, kalp cümlelere sığmadı. Gülden cümleler kurduğunda cümle, önce kalbin mürekkebi soldu. Ateşten cümleler kurduğunda cümle, önce kalp soğudu. Ki ağladı cümle kendisinden önce tüm ağlamışlar gibi, ki ağladı cümle kendisinden önce hiç ağlamamışlar gibi.

Cümle sancım, cümle mematım. Cümle bıçak sırtı denge, cümle denge bozulduğunda düştüğüm uçurumum. Cümle var ile yok oluşum. Bir cümlede susturdum içimi, bir cümlede başladı hummalı ve müzmin telaşım. Adem bir cümle ile var kılındı bir cümle ile sürgün edildi yurdundan. Cümlenin bittiği yerde cümle kalbim, hasarım. Cemicümlenin en üzerinde cümle vasıflandıramadığım.

Aynı şey aynı anda hem en sevilen hem en sevilmeyen olduğunda, cümleyle kalbin arası açılmasın da ne olsun daha? Cümle ile kalbin arası açılınca hem cümle hem kalp bulanır. Kalp daralır, cümle kapanır. Kalbinki yetmezliktir cümleninki kan kaybı.

Ne olurdu cümle kapısından geçemeyince kalp, cümle kalpten uzaklaşmasaydı. Ne olurdu böyle hikaye ölüleriyle dolu olmasaydı kalpler. Böyle yitmeseydiler. Keşke kader sözcüğünün kendisi de bir uyarı içerirken, kader cümlesiyle çözülebilseydi her şey. Ne olur geçmişte kalan kalp de geçmişte kalan cümle kadar okunabilir olsaydı. Ne olurdu ki cümlenin de kalbin de kapısı varken, cümle ile kalbin arası ne olur böyle açık olmasaydı. Her şeyi mazur kılmazken kalp, bir şeyle bir şey arasında, bir kapıyla bir kapı arasında kalmasaydı cümle. Kapı arasında sunulmasaydı kalbin ecel şerbeti. Böyle seciler yakmasaydı cümleyi.

(…).

Ezcümle: Kalp de bulanık, cümle de!

Düşe giren eflatun inciyi kim anlatacak şimdi, kalp mi cümle mi?

Taraflardan her birinin alacaklı her birinin çokça borçlu olduğu, ikisi de mücrim ikisi de masum, bir davanın çözüleceği mahkeme olsa olsa mahkeme-i kübradır.

Bütün ırmakların yuvalarından oynayacağı, bütün denizlerin yataklarından boşalacağı, bütün dağların yürüyeceği o günde. Bunca kalabalıkları bunca kalabalık yaratan Gizli Hazinenin dahi ilk hale dönerek, bir an için de olsa evrenin sonsuzluğunda kendi yalnızlığına bakarak yine bir cümleyle başlatacağı o din gününde. Kuzunun kurttan, ceylanın avcıdan, mazlumun zalimden davacı olacağı o günde. Cümle ile kalp arasında da bir dava olacak. Ama kim bilebilir ki dava cümleden mi kalbe, kalpten mi cümleye açılacak?

(…).

Erguvanlar çoktan dökülmüş olmalı. Buralarda mayıs gülleri açtı. Bu bahar ilk gördüğüm gül her bahar ilk gördüğüm gül ile aynı renkteydi. Bu bahçeye böyle bahar geliyorken. Akasyalar bir kenti aklayabiliyor ve kimliği kadar mahiyeti de merak edilebilir bütün cümleler dönüp dolaşıp bir kalbe dökülüyorken. Yani ki her şey kalpte başlayıp kalpte bitiyorken. Benim de bildiremediklerim öyle fazla. Cümle ile kalbin arasını açmaya çalışan bir yazı yazmaya kalkışmak. Bunca yazamadığım yazı varken, ne kadar acı!

Bir cümle yazısı! Bir bahar yazısı yazmak varken hesapta, sırası mı? Ama olsun! Değil mi ki her şeyin, eninde sonunda hiç yaşanmamış gibi olacağı bir sonsuza hızla aktığı bir böyle baharda bu bahçe, bizim ne kışlarımızı bildi.

Bütün yazılar ve bütün kalpler sadece bir cümle. İyi ama yine de: Düşe giren eflatun inciyi kim anlatacak şimdi, kalp mi cümle mi?

Ali Şamil Şen ; “Mor Mürekkep”, Günebakış , 20 Mayıs 2000

Ali Şamil ŞEN / Günebakış 20 Mayıs 2000
Mor Mürekkep İyi Adam Yayın; Aralık 1999 (Hikaye) Nün Masalları Dergah Yayınları; 1997 (Hikaye) Nazan Bekiroğlu

çok uzun anlatmak gerekti

ve biz, sadece ima ile geçtik

hilmi yavuz (doğu şiirleri)

Bir noktadan seyredilen ve geçmişten geleceğe uzanan; şimdinin hikayesi: Nün Masalları…

Çokça kalabalıklarla anlatılan tenha bir öykü belki, belki de dar zamanlarda yazılsa da zamana sığmayan zamansızlığın hikayesi!

Tek solukta içilip kırk gün bedenden çıkmayan mey gibi. Nün Masalları ve Mor Mürekkep’teki hikayelerin etkisinden uzun zaman kurtulamayacaksınız!

İlk cümlesi daha öncekilerden birinin -tam ortasında da dursa hatta-son cümlesi olan bir yazıdan (deneme, hikaye, öykü, mektup; hepsi) hareketle ilk cümlenin son olduğu yeri / diğerini arayacak; kaybolacaksınız!

“Ne garip, nakkaş. Yazmasam, gözlerinin rengini kimseler bilmeyecek. Kimseler bilmeyecek sabahlara dek çizip çizmediğini. Sussam, yok olacaksın.

Yine ne garip nakkaş, seni yazmasam beni de kimseler bilmeyecek. …” diyerek yazan ve fakat yine de bilinmekten korkan bir yazar; Bekiroğlu! , parmak uçlarındaki acıya rağmen, yılmadan, zamanın gergefine yaşanmamışlığı işleyen nakkaş!…

Böyle kısacık yazarak kocaman bir yüreği ben anlatamam!
‘Nokta vesselam.’
Yaşarken hayatın içinde, yazarken dışında olan Bekiroğlu’nu, hayata zamanın dışından bakabilmek için her Pazar Zaman Gazetesi’nin Mor Mürekkep köşesinde bulabilirsiniz !

Büşra Miraç ; “Mor Mürekkep”, Hece , 16 Mayıs 2000

Mor mürekkep
nazan bekiroğlu

İyiadam yay.

Nazan Bekiroğlu, bir süredir Zaman Gazetesinde yazdığı köşe yazılarını aynı adla kitaplaştırdı: “Mor Mürekkep”.

Bekiroğlu, geçtiğimiz yıllarda “Nun Masalları” adlı öykü kitabıyla dikkati çekmişti. Bilindiği gibi konularını tarihten alan “Nun Masalları’nın teması, ağırlık olarak, yazı ve yazmanın serüveni üzerine odaklanıyordu, Bekiroğlu “Mor Mürekkep”te benzer bir izleği yine sürdürüyor, Okumak, yazmak, bütün bunların yazarda karşılığı peşinde olunan kavramlar. Kelime nedir, hayat nedir, kelimelerdeki hayat, hayattaki kelimeler ve bunların yazardaki esrarlı karşılıkları. Yazar bu kitabında okuru, Van Gogh’un cinnetlerinden Mesnevinin huzur verici serinliğine, Foucoult sarkacından Leyla-ı Mecnun’ nun kavurucu ateşine kadar pek çok sarsıcı, şaşırtıcı serüvenlere çıkartıyor. Bekiroğlu, yazılarda, incelikli, hüzünlü, bir o kadar da iç burkucu insanî hâllere, insanî duygulara eğilerek, edebiyat tarihinden günümüze, değerlendirilmeye müsait ibretler devşiriyor, Ama bunları çok bilmiş bir malumatçı yaklaşımıyla değil, kalbî bir içtenlikle gerçekleştiriyor. Kitaptaki tüm yazılar aynı düzeyi korurken, hiçbir zaman bayağılaşmıyor, sıradanlaşmıyor. Bildik deneme bilgiçliğinin çok uzağında, bir öykü tadında, bir şiir tadında, kendini zevkle okutan metinler olarak ortaya çıkıyor.

Kitap baştan sona “mor”a çalıyor. Peki niçin mor: “Mor; palet üzerinde bir miktar mavi ile bir miktar kırmızının karışımından ibaret. Mavi; yaratıcı, sükûnet, Kırmızı; tansiyon artırıcı, şiddet. İkisi arasında bir med-cezir mor. İkisi arasında hangisine yakınsa ona mukabil bir tesir. (…) Modern psikoloji moru dinin simgesi olarak yorumluyor. cenneti temsil ediyor mor rüya dilinde. İçsel bir yolculuk, gizemleri aralayan bir kendini tanıma. Bütünle irtibatlanma. Mistisizmin morla bağlantısı tesadüf değil. Metafizik, Ürperti,” Ama morun artık aramızdan çekildiğini düşünüyor Bekiroğlu, Tıpkı mor mürekkep gibi “Mürekkep neredeyse tarihe karışıyor Kâğıda düştükten biraz sonra rengini mora teslim eden sabit kalemler de öyle. Hele mor mürekkep. Aramaya kalkışsanız kırtasiyeci yüzünüze bir garip bakacak. Yine de ben işte, bütün bunlar» yazdım. Yazdıklarımın bir kısmını kalemime mor mürekkebi çekmeden evvel ben de bilmiyordum, yazarken öğrendim. Bir kısmını ise biliyordum.”

“Mor Mürekkep”1 kuşkusuz, incelikli, özenli bir yazarın elinden çıkmış, dokunaklı bir kitap. Ne var ki henüz “bir” öykü kitabı yayınlanmış yazardan, daha çok öyküde ısrarlı olmasını beklemek bir okur olarak hakkımız değil mi? Hele bu “Nun Masalları” gibi oldukça başarılı bir kitabın yazarı ise. Kuşkusuz her yazının, yazarda ayrı bir serüveni var. Ona müdahalenin anlamı yok. Ama “Ürün” dışı yazıların öykücüleri çeken nasıl bir ışıltısı, nasıl bir cazibesi var anlamak zor. Bu kitapla acaba kaç Nazaıı Bekiroğlu öyküsü yitip gitti? Tabi tüm bu sözler gazetelerde köşe yazıları yazan diğer öykücüler için de geçerli, Rasim Özdenören için de, Mustafa Kutlu için de, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu için de. Çünkü köşe yazarlığı söyleyeceği şeylerini bitirmiş insanların işi gibi sanki, Sadece ömürlerinin sonlarında yapacakları bir iş gibi. Yazdıkları ürünlerin, öykülerin anlaşılmasını kolaylaştırmak için okura ipuçları verecekleri, anılarını anlatacakları bir yer gibi. Ama pek çok değerli öykücü, daha işin başında bakıyorsunuz bir köşeden size gülümsüyor, Oysa bir Öykü karşısında, bir köşe yazısı nedir ki?

Elbette bütün bunlarla “Mor Mürekkep”i hafife almak gibi bir niyetimiz yok. Sadece “zamanlama” konusuna dikkat çekmek istiyor, öykücülerimizden, öykü, daha çok öykü okumak istiyoruz. Kaldı ki “Mor Mürekkep”, son yılların masa başı kupkuru köşe yazılarının aksine, insanın yüreğine seslenen (çünkü bir insanın kalbinden çıktığı besbelli), derinlikli, düzeyli, önemli kitaplarından biri. Biliyoruz ki bu güzellikler elbette “en İyi” donanımlı bir öykücünün kaleminden çıkar. Tıpkı “Mor Mürekkep” gibi.,.

BÜŞRA MİRAÇ

Cümle kapısı

Nazan BEKİROĞLU
Cümle kapısı

Cümle ve kapı. Cümle kapısından girince başlar seferi diyar-ı kalbe hüsnün. Ateş denizi. Mumdan gemi. Ama cümlenin ülkesi kadar ancak cümlenin hacmi. Kalbin menziline göre yoksul ve sınırlı cümlenin ülkesi. Ayrılır yolları kalp ile cümlenin. Öyle acı ki cümlenin bahtı, başlar cümle kapısından girince cümle yolların tıkanıklığı, kalbin saltanatı saklı.
Cümlenin tanımı: Büyük harfle başlayıp nokta ile biten cümle. Başı ve sonu gibi ne anlattığı da tam olarak bilinen cümle. Ne bir eksik ne bir fazla, tam yerinde bir macera olan cümle… Değil işte! Anlatamadığın şeyler tamam eyler cümleyi. Eksik olan da fazla olan da, -ki sırrı nedir bilinmez-, itmâm eyler cümleyi.
Daha bidayette, bir yerde başlayıp bir yerde bitmesi emredildi ona. Baş tarafında bir özne ya da özne grubu, ki açık da olabilir gizli de kalabilir, sonunda bir eylem yorgunluğu. Arada hal ve zaman bildiren tümleçler. Haydi anlat! Nasıl, diye sorduğunda eline bir yığın sözcük verildi. Bundan fazlası yok mu, diye şikâyetçi olduğunda, bundan fazlası sözcükle bilinmez kalbin işidir, denildi. Kalbe tercüman diye tutulmuştu da kalbe giden yolu engellerle kaplıydı. Kalbin makamı vardı da cümlenin ancak kapısı.
Doğrudur; cümle olmasaydı çok şeyi bilemezdim. Ellerimin giderek annemin ellerine benzediğini örneğin. Cümle olmasaydı, hiç olmayacak da olsa hayalin sınırlarını kestiremezdim. Cümle olmasaydı Gülbahar’ın bir iyi niyet armağanı olarak İstanbul sarayına gönderildiğini öğrenemez, çeyiz sandığında neler taşıdığını merak edemezdim.
Ki cümle olmasaydı Meryem’in birden canında bir can kıpırdadığı anda dediği neydi, bilmezdim: “Ben onlara ne derim?”
Cümle olmasaydı. Yediuyurlar kendi mağaralarının kapıları kendi üzerlerine kapanmadan kısacık bir an önce içeriye bırakılan bakır bir levhanın sathından. Nasıl okurlardı kendi hallerini, kalplerinin evirilip çevrildiğini?
Ufku kaplayarak koşa gelen uzun bulut kümesinin aniden gelip aniden geçtiğini. Cümle olmasaydı bilmezdim. Cümle olmasaydı gök kapılarının açık olduğunu hissetmez, hiç olmadığı kadar kalbimi dolduran duaları edemezdim. Odamdan geçen gül, cümle. Kırlangıçların tam öğle vaktinde gökyüzünde çıkabilecekleri en yüksek yere çıktıklarını bilmek, cümle.
Dünyevî lezzet perdenin arkasındaki lezzetten nisbet ve nişane. Cümle kalbin berisi. Cümle kalbin kapısı.
Ama yine de kalbe yetmedi cümle.
Cümle düştüğü satıhta düştüğü halde kaldı da kalp değişip gitti. Bu yüzden cümle kalbe yetmedi. Kalbin bilebildiğini kim bilebilirdi?
Kalbin halleri vardı. Cümle sözcükler idi. Kalp çok hallerdi de cümle bazen tek sözcük idi. Kalp kazanırken cümle kaybetti. Kalp kendini tuttukça cümle kendini ele verdi. Kelâm yitirmekten kalp bulmaktan geldi. Cümle, güzellikle muhabbeti kelâm suretinde oyalarken kalp çoktan sefere çıktı.
Ayrılır yolları cümle ile kalbin. Ama bir kez olsun kalbe dokunup da geri dönen cümlenin kalbin ülkesinde aklı kalmaz mı? Bunca acı hikâyeleri yazmaktansa yazmamak cümle için daha hayırlı olmaz mı? Kalbe tercüman olsun diye tutmuşlardı da cümleyi, daha ilk seferinde dilleri tutuldu, nefesi tıkandı. Bunca mahremiyete talipken cümle, ne olur cümlenin her olumlu çekiminden sonra böyle ölmese. Sonrası? Galiba soru. Bir de sardunya kokusu.
Bana hangi lisanla sual edeceksiniz şimdi?
Şimdi bunca cümlenin inkılâbı elzem. Cümle kalbe takallüb etmeli ki cümle olsun. Kalpte uyurken her çarpmada uyanan hatıra cümle olsun.
Beyhude! Gözlerime kumlar doldu. Körebeyim. Emen benim, beni vuran el benim. Cümleyim. Ama, bir “ama” bağlacıyla ikiye bölününce cümle. Cümle, ikinci kısmının hükmü birinci kısmına bağlı bir gerekliğe dönüşünce. Kırmızı lâle. Ama. Cümle. Şartlı cümle. Neyse! Cümlenin daraldığı zeminde kalbin genişlemesi. Tam bu saatte. Gölgenin kendini doğuran asıla eşit olduğu kadar eşit değil cümlenin kalbe eşitliği. İki vakit arasında cümle kalbe ya gerektiğinden daha uzak ya da ona gerektiğinden fazla yakın.
Kalp değişir cümle yerinde durur. Asıllar surete, rüyalar hayata dönüşse de. Rüyaya hayat, hayata rüya girse de, cümle yerinde durur. Kendisini berraklığına teslim ettiği suyu bulandırarak bir tomurcuktan güle dönünce gonca, cümle yine yerinde durur. Muhabbet, vazifeye dönemez zaten ancak yok olur, muhabbet yok olsa da cümle yerinde durur. Kalp değişir, cümle yerinde durur. Halden hale girmesi, kalbin hallerindendir. Cümle yerinde durur.
Bir kez kâğıt üzerine silik soluk bırakıldı mı cümle, kıyamete değin hep aynı yerde durur. Sen’den siz’e, siz’den biz’e dönmez öznesi cümlenin. Belli ki gelecek zamanları hep gelecek, şimdiye dair zamanları hep şimdiki zaman olur. Ve garip değil ki mazi sigası hep mazide durur. Cümlenin söylediği aşikâr söylemediği sır. Kalbin söylediği sır söylemediği sır. Kalp değişir, cümle durur. Üstelik cümle hep aynı durur da zaman gelir kalp durur.
Kalbin kapıları sımsıkı üzerine kapandığında cümle artık kendi kaderiyle baş başadır ki o da bir büyük harfle bir nokta arasındadır. Ve dahi bir noktayla ikinci bir nokta arasındadır.

Çok sade bir hikaye

Nazan Bekiroğlu
Çok sade bir hikaye

Şimdi size çok sade bir hikaye anlatacağım. Ne anlatan için anlatması, ne dinleyen için anlaması zor olacak bu hikayenin:
Ne büyük anne ne büyük baba tanımıştı masallarda ya da hayatta olduğu gibi, ki kendisine bir şeyler öğretsin. Ama iklimi munis sözü gerçek biri o henüz küçücük bir çocukken söylemişti: Hava soğuk, su soğuk ve yatak sıcacıkken ve uyku kollarına çağırırken seni; sabah namazına kalktığına yarın ruz-i mahşerde, yatak tanıklık eder, yorgan tanıklık eder, su tanıklık eder.

*

Oysa hayat onu tanıklıkların yabancı bir dilden giren sözcük listeleriyle ifade olunduğu bir metropol uygarlığının kollarına bırakmıştı. Hep o bildik cümle. Plastik kredi kartları. Artık betonarme bile olmayan çok ama çok katlı yapılar. Bilgisayarlardan da öte teknolojiler. Hayata kablolarla bağlı bir yaşam. Hayata sorsanız ki her şeyin sorumlusuydu, o da sorumsuz olduğunu söyleyecekti. Görünürde alabildiğine genişlemişti yaşamı. Görünmezde alamadığına daralmış. Sıkışıp kalmıştı. Nefes almasaydı ölecekti. Nefes almadan yaşamayı öğrendi.

O kadar ki gökyüzü artık daraltılmış bir alandı. Yıldızları saymak artık çok kolaydı. Çünkü kentler aydınlık ve yıldızlar öylesine azdı. Zeytin ağacı. İncir dalı. Gül yaprağı. Papatya tortusu. Toprak kokusu. Sardunya. Su. Uzak bir rüyaydı.

Rüyaları olmadığından olacak uykusuzlukları başladı. Gece terlemeleri. Oysa çok imkanlı ve çok yenilikli sağlık ünitelerinin, çok bilmiş doktorların denetiminde biliyordu ki hasta değildi. Sorular sordu sonra, görünürde soru sormasına neden yokken. Neden, diye sordu. Neyim ben? Nereden geldim? Nereye gideceğim? Ne? Ne? Ne? Ne çok N ile başlayan soru vardı. Ve N, ne çok geometrik hesapların dikbaşlığına terk edilmiş çizgileriyle ilk bakışta görkemli; ama ne sert ve ne acımasızdı.

Sentetik elyafın sıcaklığında ısıtılmış yatağında bir sola bir sağa dönüp durduğu uykusuz gecelerin birinde. Yapayalnızken. Bir avuç uykuya avuç açmışken. Gecenin sessizliğinde. Gecenin sabaha döküldüğü yerde. Birden. Üst kattan gelen sesler dikkatini çekti. Önce suyun sesi, mahremiyeti ihlal edilmiş katlar arasında. Sonra iki dizin sanki, sanki sonra alnın yere dokunması, yere kapanması gibi. Yaşlı bir beden olmalıydı bu. Bir anlam veremedi önce. Sonra bir gece, iki gece, üç gece. Anlamını bildi.

Öyle oldu ki, uykusuzluklarının, gece terlemelerinin arka plan nedenleri ortadan kalkıp da plastik bir uygarlıkta huzur dolumlu uykuları kendisine döndüğü zamanlarda bile. Artık vakit gelince kendiliğinden uyanır ve o sesleri bekler oldu. Bir tür refakat duygusu. Önce su.

Gecenin bu vaktinde kendisi gibi; ama kendisinden bambaşka bir uyanıklıkta olan, görmediği bir gövdenin hareketlerini izlemeye başladı. Ne biliyorsa, ne kadarını biliyorsa hatırlamaya ve boşlukları doldurmaya çalıştı. Ama hiç yerinden kalkamadı. Hava soğuk ve yatak sımsıcaktı. Oysa insan, istediği kadardı.

Her gece uyku ile uyanıklık arasında süre gitti bu refakat. Biri sentetik yatağında huzursuz ve uykusuz, diğeri uyanık iki kişi. Aradan çok zaman geçti. Kalbin uyanmasına, bedenin bile değişmesine yetecek kadar çok bir zaman.

Bir gün. Günün geceden sıyrıldığı bir zaman. Yani o zaman. Refakat anı. Kulak kesildi. Su sesi bir alt kata inmedi. Ne bir ses ne bir hareket. İçi sızladı. Uyuya kalmıştır, dedi. Gidip kapısını çalsam. Uyandırsam. Vazgeçti. Hava soğuk, yatak sıcacıktı.

Bir gece. Üç gece. Beş gece. Çıt yoktu.

Neden sonra duydular. Kapıcının sayesinde buldular. Su her zamanki gibi soğuktu.

İçi sızladı adamın. Yalnız ve yaşlı bir kadın. Yaşamı gibi ölümüne de refakat edecek kimsesi olmamıştı. Hava soğuk, çok soğuktu. Yatak sıcacıktı. Kalktı. İlk kez soğuğu duymadı. Gökyüzüne en yakın olabileceği yere, balkona çıktı. Çelik kolonlarla sağlamlaştırılmış kente, aşağıya doğru baktı. Sonra başını kaldırdı, yıldızları saydı. İçi sızladı, hem nasıl sızladı.

Onun, dedi, her sabahın geceden sıyrıldığı anda uyandığına ve sıcacık yatağını terk ederek soğuk suya koştuğuna; yatak tanık, yorgan tanık, yastık tanık. Kabul edersen tanıklığımı, dedi, şu aciz beden tanık.

Bir alt katta genç bir üniversite öğrencisi, o vakitte o yerde şiir yazmak için gamlanıp duruyordu. Birden, mahremiyetleri ihlal eden bu çok katlı ve kendi zenginliğinde yoksul yaşamda bir üst kattan gelen su sesiyle irkildi. Sonra sanki iki dizin ve sonra sanki bir alnın zemine hafifçe dokunması sesi. Orta yaşlarda bir gövde olmalıydı bu. Önce bir anlam veremedi. Sonra bir gece, üç gece, beş gece. Çok sade bir hikayeydi.

İbrahim Tenekeci ; “Nazan Bekiroğlu”, Milli Gazete , 3 Mayıs 2000

NAZAN BEKİROĞLU
Kendimi bu işe o kadar kaptırdım ki, içim dışım politika oldu. Yüksek müsaadenizle bugün gönlüme göre bir köşe yapmak istiyorum. Mesela işe Nazan Bekiroğlu’nun son kitabına değinerek başlayabilirim.

Nazan bekiroğlu dikkatle takip ettiğim yazarlardan biri. Hikayelerini topladığı Nun Masalları’nı okuduğum zaman, ilk defa bir eser hakkında bir şeyler yazmak istemiş ama yazamamıştım, O hikayeler hakkında söylenecek her söz, yazılacak her satır; sankj o kusursuz büyüyü bozacakmış gibiydi. Çaresiz bir şekilde kalakalmışım.

Nazan Bekiroğlu en son, İyi Adam Yayınları’ndan Mor Mürekkep’i çıkardı Kitabı bir kaç kitapçıya sordum ama bulamadım. Aradan bir kaç gün geçti. Şule Yayınları’nda Ali Ural’la birlikte sohbet ediyoruz. Konumuz ise kâh Beşlr Ayvazoğlu, kâh Mustafa Kutlu, kah Nazan BeKiroğlu.

Ben tam, “Nazan Hanım’ın kitabına henüz ulaşamadım.” demiştim ki, müthiş bir şey oldu. Postacı odaya girdi ve bana kalınca bir zarf uzattı. Zarfın üzerinde Nazan Bekiroğlu yazıyordu. Heyecanla açtım zarfı, Bir de ne göreyim; Mor Mürekkep!

Bir kalp, bir kalbi en çok bu kadar çeker.

Kitap şimdi bitmiş bir şekilde çantamda duruyor. Ama diğer kitapların aksine uslu durmuyor.Sanırım onu bir kez daha okumam gerekecek.

Peki Mor Mürekkep’in içinde neler var? Ya da Mor Mürekkep nasıl bir kabın içinde duruyor? Bütün bunları söylemeye hiç niyetim yok.

Korkarım kitabı almanız gerekecek.

Mehmet Öğütçü ; “Nun’un Noktası : Ahtersuhte”, Kırkayak , sayı 5 , Mayıs 2000

Nun’un noktası: Ahtersuhte

Mehmet Öğütçü

Son padişah olduğunu Dersaadet’ten ayrıldıktan sonra öğrenen padişahın, kendisini çağıran gemiye binmesinden yani halkı tarafından terkedilmesinden önce, son kez baktığı sulara baktım evvela. Evvela bunu yaptım, “Nun Masalları”nın bendeki masalını yazmadan önce. “Ahtersuhte”nin yakamozunu göremezdim, bu yüzden başka yıldızların yakamozlarını izledim. Çünkü; Nedim gibi, vehmettiğim dilber yoktu bu şehir içre…

Yine de vehimdi işte. Hiç olmazsa vehmettiğimi yazabilirdim. Hiç olmazsa Simurg’u, ona varmadan önce istiğna vadisini anlatabilirdim Attar’dan alıntılayıp. En azından böylece dipnotlu olurdu yazım, bakınız derdim mesela; Mantıke’1-Tayr… Ve bakmaya devam…

Tolstoy, “Anna Karanina”sında roman kahramanı Levin’e neler yaptırıp neler söyletir bakalım: Levin, Kitiye (müstakbel eşi) günlüklerini gösterip rahatlamak ister. Belki Kiti bunları okuyunca acı çekecektir ama Levin de bir vebalden kurtulacaktır. Geçmişinde o yoktur çünkü. Günahlarını hep başkalarıyla işlemiştir. Cemil Meriç’in deyimiyle ruhunu yağmalatacaktır Levin. Ama sadece Kitiye… Sen anla yeter diyecektir, sen anla yeter…

Cemil Meriç ise Jurnal’leriyle herkese (yani, okuyuculara tabi) yağmalatır ruhunu. (Acaba ona kaç kişi yeterdi?)

Nun Masalları’nda Hattat da herkese yağmalatmak ister ruhunu. istemesine ister de, bir tek padişah başarır bunu. Yığın ilgisizdir, meraksızdır. Hatta onlara göre lüzumsuzdur bütün bunlar. Nedendir ki bu uğraş, hep bunu sorarlar. Hatta bunu bile sormazlar. Ama denmek istenen: Yaşayıp gidiyoruz, yazmak da nereden çıktı? Padişah da sorar ama farklı bir sorudur onunkisi: “Ben yağmaladım ya ruhunu, ben anladım ya, yetmez mi bu?”

“Yetmez” der Hattat… Ama padişahın dışında hiç kimsenin ruhunu yağmalamayı bile beceremeyeceğini anlayınca, ram olmak ister, buldum der, ben padişahımı buldum, beni bir anlayan çıktı ya… Padişah ümitlenmiştir. Nasıl kendi aynasını tutmuşsa Hattat’a, ondan da kendisine ayna tutmasını ister. Padişah ümitlenmiştir dedik ama nafile. Hattat bir derde tutulmuştur, Hattat’in derdi eski derdi değil; Hattat günahkar, terkedilmeye müstehak. (Müstehak mı?)

Hattat insanı simgeliyor, günahkarlığıyla ve acizliğiyle insanı. Vefasızlığıyla ve ihanetiyle de. Ulakın her gelişinde ona kanan Hattat, her günah sonrası tevbe edip, tekrar o günaha bulaşan insanoğlu değil midir? Ve her günah sonrası elini tekrar açıp… Ve hatta, artık elini açmaya dahi yüzü kalmadığını düşünen. (En azından düşünebiliyor olan)

İdeallerine giderken, kadın, para ya da şöhretin cazibesiyle karşılaşan bir delikanlıyı da sembolize ediyor Hattat ve aynı zamanda, bir şairi bir yazarı da. Yazdığı şiirde, hikayede ya da romanda kendisini anlatan ve okuyucuların yazdıklarında kendisini bulduğu ya da bulduğunca benimsediği… (Buradakiler, tam buradakiler işte, aslında öteki hikaye kahramanına yani Genç Mezarlık Bekçisi’ne yaşatılıyor. Ama o da az çok Hattat değil mi ki?)

Bir şaire kaç kişi yetebilir. Aslında yanlış bir soru bu, sayının ne önemi var ki, bir kişi anlasın ama gerçekten anlasın yeter. Hayır, yetmez der Hattat, yazar haklıdır, herkes okusun, okusun defterlerimi. Her şair (ya da yazar) bu yüzden biraz da “Haşr”i yaşar, ölmeden evvel. Kimisi açıklıkla yapar bunu, koyar ortaya günlüklerini, kimisi kahramanın içinde kamufle eder kendisini. Ama, ama söyleyin, bir günlük kendini ne kadar açar ki okuyucuya. Hele Dostoyevski’nin; insanın, kendisinden bile saklayacak sırlarının olduğunu söylemesinden sonra…

Buraya kadar kaç kişi okudu, kaç kişi anladı ki bu yazıyı.

Genç Mezarlık Bekçisi’nin elindeki tohumlardan Lale çıkması hikayesi, şer bildiğinin aslında hayır olduğunu bilmeyen insanoğlunun hikayesi değil mi? Ve onda da kendini anlatma isteği. Ne büyük gerilimdir, anlatmazsa aşk onu boğacaktır, anlatınca o aşkı… Anlatır Genç Mezarlık Bekçisi, ama bunalır sonra. Tolstoy’un, Kroyçer Sonat’inda, kahraman, eşini bıçakladıktan sonra, sanki yaptığını tamir edecekmiş gibi geri çeker ya bıçağı. Genç Mezarlık Bekçisi de, geri çekmek ister bıçağını. Ama elden çıkmış, bıçak saplanmıştır; ilk hedef olarak konulan yere. Herkes anlasındı çünkü ya; “Görsünler içimin yangınını .öyle yargılasınlar beni, öyle kınasınlar”, hepsi bunun için… Geri çekmek ister bıçağı, çünkü bütün o şiirlerle birlikte ruhu da başkalarının olmuştur artık. Sonra; inziva… “Düşünceye söz geçiyor, ya düşlere.”

Sevgiliyi yitirmekle aşkı yitirmek arasında nasıl da fark vardır ve aşk kavuşmakla bitecektir yazara göre. Çünkü, sonsuzu arayan bir yürek, bir sonlunun içinde nasıl eriyebilir? Öyle ya, belki de bu yüzdendir Nedim’in vehmettiği dilberi bulamayışı. Ve bu yüzdendir Bekiroğlu’na göre, her öykünün bitişiyle başlar aslında öykü.

Öyle ki, eser “ortadan modern”dir. Mutlu sonlar kuran okuyucu, eserin tam ortasında bir mutlu son bulur ki, o an beyninde bir şimşek çakar: Mutlu son, gerçekten mutlu son mudur? Şair İsmet Özel’in “Bir Yusuf Masalı’nda söylediği gibi “kavuşmak/ denir mi/ hep bir arada bulunmaya”.

Fuzuli, Leyla vü Mecnun’unda, Mecnunca söyletmiştir ya “…eğer sen gerçekten Leyla isen/ bendeki Leyla ne ola”… Genç Mezarlık Bekçisi’nin içindeki şarkı bitmiştir, Cahit Külebi gibi.

Mutlu sonun, mutlu son olmadığı öyle bir öykü daha vardır ki, diğerlerine hiç benzemez. Şair M. Akif Tunç, “Uzak” şiirinde dillendirmiştir onu; VAHŞÎ’yi. Onun acısı, herkesin acısının bittiği yerde başlar asıl; inandığı zaman yani. Öyle ki Hz. Peygamber, benim gözüme seyrek görün diyecektir ona. O, artık yüzünü O’na göstermeden, O’nun peşinde olacaktır sürekli, acaba gülümser mi; “yüzümü görürüm o mahrem aynalarda”, “çünkü seyrek görülmelidir benim yüzüm”. Bir ümittir onunkisi; “bir ihtimal için/ aramızdan geçmeyecek mi yeryüzünün bütün toprakları”… Vahşinin defterlerini, biri anlasın yeterdi, yeter ki o anlasındı, burada olması önemli değildi, orada olsundu. Şair Tunç, belki de sonda söylenecek olanı başta söyleyivermiştir: “Burada yetim kalabilirim ama orada yetinemem.”

Şimdi Nun Masalları’ndaki mutlu son olmayan, “mutlu son” a dönelim. Kalfa, hemen şimdi, diyecektir Genç Mezarlık Bekçisi’ne; “benim için bir şiir yazmalısın…”

Ama, nafile… İçindeki şarkı biten biri için bu muhaldir artık.

Padişahlar da sever, çirkinler de, özürlüler de. Ama bazılarının hep yazılmadık kalacaktır hikayesi. Zweig, bir özürlünün hikayesini dillendirecektir “Acımak”ında. Erkek kahramanına onun (özürlü kızın) kadınlığını unutturacaktır. Oysa belki de şefkatin aşktan daha büyük olduğuna karar verecektir o da… Her ruhun fırtınası kendi içinde… Har acıyı, acının açılışı kadar biliriz. Her ne kadar acı açıldıkça acıyı açanda azalacaksa da. Bu yüzdendir ya “derin acıların dilsizliği”… Ve bu yüzdendir onların yazılmadık hikayeleri… Roman türünün divan edebiyatında olmayışı da bu yüzdendir.

“Divan edebiyatında roman yok. Niçin olsun? Batının ilk romanlarından biri Topal Şeytan’. Kahraman evlerin damını açar, bizi yatak odasına sokar. Roman, başlangıcından itibaren ifşadır. Osmanlı’nın ne yaraları vardır, ne yaraları teşhir etme hastalığı. Hikayeleri ya bir cengaveri edebileştirir, ya ‘hisse alınacak bir kıssa’dır.”

Böyle açıklıyor Cemil Meriç, Divan edebiyatında romanın niçin olmadığını. Bu yüzdendir, Hafız Hızır İlyas Ağa’nın martılara bakarken duyuşlarını anlatamaması.

Ne korkunç der yazar, siz, sizi bize hiç vermeyeceksiniz. Sizi bulmak bize düşüyor. Çünkü sizsiz hiç olmayacağız. Ve siz hep susacaksınız.

Yazar, bilir aslında onların niçin gizlendiklerini. Bir kadının kendinde var olanları gizlemesi gibi. İşte bu biliştendir, Hamid’in amcasını konuşturuşu: “Eğer ben senin arzuladığın gibi bir Hugo olsaydım, Levnî minyatür değil de derinlik manzaraları yapsaydı, biz biz olur muyduk? Bütün o Itrîleri, Selim-i Solistleri, Dedeleri, Galipleri, Fuzulileri besleyen ve yaratan ne?”

Onların yazılmadık hikayelerini biz dolduracağız, evet ne korkunç. Ben yakamozları izlemeden geleli çok oldu. Şimdi yıldızlara bakmadan ama o yıldızın ışığıyla bir “vehim” için yazıyorum. Ve içimde hep yazılmadık bir şeyler kalıyor. Nigar Hanım, sevgili… Ve en önemlisi; “Nun”un orijinal yazılışı..

Ömer Selim ; “Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi”, Kırkayak – sayı 5 – Mayıs 2000

Nakkaşın yazılmadık hikayesi

Ömer Selim

Her sanat eseri sanatkarın elindeki müktesebatı bir yeniden var kılış ameliyesine tabi tutmasının sonucunda ortaya çıkar. Bu sebeple o üzerine bina edildiği hakikatlerin büyüklüğü ve sarsıcılığı ve kendine has diliyle çağrışım yaptığı gerçek ya da muhayyel referansların kıymeti kadar kendisine vücut veren sanatkarın sahip olduğu yeteneğin, aksiyona dönüşen estetik kudretinin müşterek vücuda getirdikleri terkibî bir bütündür ve kendisini meydana getiren bu temel yapı taşlarının hiçbirine indirgenemediği gibi kaynağı her ne olursa olsun kainatı içine çektiği ve kendine mahsus fethetme, dönüştürme ve sentezleme istihalelerinden geçirip yeni bir suret, hatta yeni bir varlık kazandırdığı realitelerin hiçbiriyle birebir mütekabiliyet arz etmek mecburiyetinde değildir. Bilakis onları alabildiğine deforme ederek, arkalarındaki özü görme ve gösterme gibi bir imtiyazı ve mesuliyeti vardır. Çünkü sanat gerçekliğinin başlangıcındaki ilkelliğin ayakucunda değil, sonundaki aşkınlığın zirvesinde başIar. Sanatkar da Eflatun’un meşhur mağara istiaresindeki esir misali dünyanın gerçeklerine zincirlenmiş esir değil, gözleri mağaranın dışındaki varlıkları görebilen bilge kişi yani, mevcudiyetini beden oluştan insan oluşa yükseltebilen kişidir. Ancak varoluşunun hakkını vermiş yaşamanın bedelini ödeyerek onu anlamlandırmış bir insan olarak başkalarının hayatım da kelimenin en kamil anlamıyla yaşamaya hak ve istidat kazanmış, adi gerçeklikten sıyırmayı başarmış, insanın bu uçsuz bucaksız kozmostaki serüvenim sorgulamaya, bulduğu, çok defa sezgi ve sevgileriyle keşfettiği, kainatına nüfuz etmeyi başardığı hakikatlerle muhatabını yüzleştirmeye hak ve liyakat kazanmış insanlar sanatkar olabilir. Estetik süreç sanatkarın ifade vasıtalarına hakim olarak delalet ettikleri aşkın hakikatle bütünleşme çabalarıyla yoğrulmuş bir süreçtir ve üslup sanatkarın ifade vasıtalarıyla cenginin mahsulüdür. Hayatla kelime, renkle duygu arasındaki, sesle hakikat arasındaki, mısra ile hasret, cümle ile fikir arasındaki uçurumun kapanmasının imkansızlığı göz önüne alındığında sanatkarın nefsinde dış dünyadaki bütün savaşlardan çok daha korkunç ve şiddetli bir savaşın, bir nevi iç cihadın cereyan ettiği açıktır. Bunun için onun dindar hatta inançlı bir insan olması da gerekmez, varoluşunun farkına varıp ona estetik bir hassasiyetle yaklaşması kafidir.

Öyleyse en beliğ ve en mükemmel bir ifade basit bir gerçekliğin yerini tutamaması bir yana bir aşkınlık değeri ifade eden hakikatin taşıyıcılığından çok çok uzak olduğu halde, en lirik, en içten bir mısra en amiyane duygunun yerini alamadığı halde nasıl oluyor da sanat eseri bu kadar ulvî bir değere sahip olabiliyor ve sanatkar bu kadar yüce bir misyonun temsilciliğini üstlenebiliyor? Yoksa insanoğlunun yeryüzündeki estetik serüveni sesin, rengin, kelimenin, ışığın ya da taşın sahip oldukları potansiyel güçle yoku var varı yok gibi gösterebilme kudretinin kurbanı oluşunun tarihi midir? Sanatkar bu potansiyel kuvvetin sırrına bir şekilde vakıf olmuş bir büyücü müdür? Şayet değilse bu sonucu belli kavganın her asırda binlerce gönüllüsü olmuş, insanlar zaman zaman bütün bir ömrü, sahip oldukları her şeyi sanat uğruna, feda etmekten çekinmemiş üstelik bundan en küçük bir pişmanlık duymamışlardır?

Bu noktada şunu belirtmeliyiz ki, ifade vasıtalarının en kudretli ve en seçkinlerinden biri olan sanatın kendi tabiatına sadık kaldığı sürece hiçbir zaman böyle bir iddiası olmamıştır ve olamaz. Delalet ettiği değerin yerini almaya kalkışması onun kendi kendisini tahrip etmesi demektir ki bu durumda sanatkar ya aczini itiraf edecek ya da yaşadığı ve yarattığı yozlaşmayı yüceltmeye girişecektir ki, esasen bu ikisi birbirinden hiç de farklı değildir. Sanat dünyanın, ülkenin veya bölgenin içinde bulunduğu çirkefliği görüp de oranın daha yaşanılabilir bir yer olması ya da insanların refah seviyelerinin yükselmesi için çalışmak gibi gayretlerin meydana getirdiği dünyayı süslemeye yönelik bir hareket, bir reaksiyon ya da konta-reaksiyon olmayıp bilakis yaşadığı varoluş, var kalış ve var kılış serüveni itibariyle bir aksiyondur ve bu saydıklarımızın çok çok ötesinde, kendine has aşkın prensiplere sahiptir. Sanat eserinin kuvvet ve kudreti mülhem olduğu hakikate çağrışım yapma istidadı, banisini ve muhatabını onunla yüzleştirme kabiliyetiyle ölçülür, yoksa onun yerini alışıyla değil. Bunu yapmasının yolu da delalet ettiği hakikat ya da gerçeklik değeriyle kendisi arasında analojik ya da ampirik çalışmalarla kolay kolay ele geçiremediğimiz, fakat nüfuz yeteneğimiz ölçüsünde kısmen sezebildiğimiz kopmaması, hatta değişikliğe bile uğramaması gereken bir bağın varlığıdır. Bu bağın haricî müdahalelerle değişikliğe uğratılması, tahrif ve tahrip edilmesi, hatta tümüyle ortadan kaldırması şüphesiz mümkündür. O zaman sanat eseri sahip olduğu özü, metafizik tabirle söylersek ideayı kaybetmez fakat hakikat kendine has ifade vasıtasından tecrit edileceği için ellerimizin arasından bir solukta uçup gider. Pek çok sanatkarın sıradan insanlarda pek de görülmeyen ihtiyarî ya da gayr-i ihtiyarî adet ve itiyatlara sahip oluşu sebepsiz değildir. Sanat eseri sanatkarın aşkınlıkla temas ve terkibinden doğduğu için sanatkar eserinin sahibi ya da efendisi değil, kaderinin her safhasındaki sorumlusudur. Sanatla bunun dışında kurulan ünsiyet ise amatörlük, heveskarlık ya da Fuzüli’nin, şiirin en büyük düşmanları olarak gördüğü insanları tavsif etmek için kullandığı sıfatın genişletilmiş, bütün sanatlara teşmil edilmiş anlamıyla, basit bir “müteşairlik” olmanın ötesine geçemeyecektir.

Varlığın farkına varma ürperti, kaygı, korku ve coşku gibi değişik şekillerde tezahür eder. Bu farkında oluşu anlamlandırma da genellikle felsefe, ideoloji, bilim, din ve sanat gibi birbirinden kesin sınırlarla ayrılması imkansız ve gereksiz olan alanlara yönelme şeklindedir. Bu alanların birbiriyle örtüştüğü benzerlik ya da farklılık arz ettikleri üstün ya da zayıf tarafları kuşkusuz üzerinde durulması gereken bir konudur, fakat bu yazının konuşu değildir.Amaçları her zaman örtüşmemekle beraber, mutlak ve aşkın olana yönelişleri, insanın her şeyden önce nefsine ve benliğine hitap edişleri itibariyle objektifliğin peşinde olan ilime ve siyasîliği kendisine yöntem, gaye ve vasıta edinmiş ideolojiye göre nispeten bir takım imtiyazlara sahip oldukları da göz ardı edilmemelidir. Ve bu bağlamda sahip olduğu sübjektif nitellik sayesinde sanat oldukça özel bir konuma sahiptir ve sübjektiflikten aşkınlığa doğru yükselmeye çalıştıkça dinle yolları kesişir ve birleşir.

Nazan Bekiroğlu’nun, bu yazının konusunu teşkil eden “Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi” adlı hikayesi hem dönüştürdüğü referansların zenginliği hem de yazarının hissî ve edebî tavrına uygun olarak bir arada kullanılmalarının ulaştıkları ahenkli bütünlük açısından oldukça dikkate değer bir eserdir.

Her eser bir benlikte, bir ruhta yoğrulur ve bunu açıkça itiraf etse de etmese de bir benlik yoğunlaşmasının, bir mistifikasyonun hal tercümesidir. “Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi” bir bakıma bu anlamda bir itirafla başlıyor:

“Kim bilir hangi yangını sermaye, ve nakkaşı bahane edip, kendi ruhumdan söz açacaktım.”

Giriş kısmında yer alan bu ifadeleri yazarın bir itirafname olmasının yanında esere hakim olacak manevî atmosfer ve sanatkarın tavrı hakkında önemli ipuçları taşıdığını da belirtmeliyiz. Bir bakımda yukarıda arz edilen fikirlere paralel olarak ön planda hikayesi anlatılan şeylerin birer bahaneden ibaret olduğu, suretlerin ötesine sanatkarın ruhuna bakmamız gerektiği daha baştan bellidir. Ancak eserin ilerleyen bölümlerinde daha da ötelere bakmamız gerektiğini göreceğiz.

“Yalnızlığımın artık hiçbir dekorla süsleyemediği bir akşam üzerinden başlayarak birer

Yiterek ve eskiyerek.

Bir kumsalın rüzgarında karşılaşıyoruz biteviye.”

Mekan kesin bir belirginlik arz etmese de az çok herkesin gözünün önünde canlandırabileceği, bu dünyadan bildik tanıdık herhangi bir kumsal, zaman bir akşamüzeri, ancak alışılagelmiş hikaye kalıplarıyla çok arz benzerliği olan eserin bize sunacağı sürprizlere daha baştan hazırlıklı olmamız gerekiyor.

“Nakkaşla değil diğerleriyle.

Giderek kalabalıklaşıyoruz.n

Artık kumsalın bildiğimiz kumsallardan, akşamın yaşadığımız akşamlardan olmadığından eminiz; hikayenin de alışageldiğimiz hikayelerden. Fakat yazarın edebi hayatım az çok takip eden üslubundan, seçtiği konulardan haberdar olan bir okuyucunun olağanüstü bir şaşkınlığa düşmesini de beklememeli. Sanatkar bildik dünyayı, tanıdık dekoru yavaş yavaş deforme ederek içine kahramanlarını, daha doğrusu ruhunu yerleştirmeye başladı işte.

“Artık geçmiş olan bir zamandan geliyorlar ve ben hepsin! ama hepsini; azapla, tutkuyla,kan ter ve göz yaşıyla pişmanlık ve utançla tanıyorum. Hattatı, genç mezarlık bekçisini, genç kalfayı, Habeş kalfayı. Enderun ağasını, cariyeyi, padişahı. Ulak ve sahafı, türbedar ve ihvanı.”

Sanatkar mesuliyeti ölçüsünde kudretlidir. Sadece mekan deformasyona tabi tutulmuyor, zamanın kronolojik seyri bozuluyor, geçmiş, gelecek ve hal bir an haline geliyor, daha doğrusu bir an içinde birbirine kavuşuyor. Böyle bir iktisat ortamında kahramanların bugünün dünyasına mutat gerçekliğe bağlı olmak gibi bir mecburiyetleri de yok, tabii yazara bizzat yazar olarak hikayeye girmesine mani olacak bir yasak da. Yazar bir taraftan kahramanlarına çağlar astıran, üç farklı zamanı birleştiren bir kudrete sahip, öte yandan bütün kurgunun kendisine ait olduğu konusunda fikrini iğfal eden bütün kahramanlarının başkaldırısı karşısında kuşatırken kuşatılan bir hikayeci haline geliyor, yani acz içinde bir insan, yani bir beden, bu dünyaya ait, hepimizi maddi varlığı sımsıkı kuşatan yaşadığımız gerçeklikle salyangozun kabuğuyla kurduğu ilişki kadar bağımlılık derecesindeki olmasa da kıyısından köşesinden ilişkisi olan bir insan, duygularıyla, hikayedeki hakim havayla hüzünlenen, şaşkınlığa ve paniğe düşen bir insan. Bu hüzün ve şaşkınlık yukarıda işaret ettiğimiz acze düşmenin, kahramanların arasına onlardan biri haline gelerek karışmanın neticesi. Yazar kendi eserinde gönüllü değil zorunlu, hakim değil mahkum kuşatırken kuşatılan bir kahraman haline gelmesi rollerin tersyüz oluşunun değil bir başka bilincin devreye girmesi. Ama bu noktayı da yazar açısından bir terakki kabul etmek gerekiyor, zira artık zihnini kuşatan bir zihnin varlığım keşfetmiştir, ama bu da bir ölçüde trajediye dönüşüyor. Zihin kudretinin zirvesine çıkmış, en büyük keşfini gerçekleştirmiştir, sınırlarını, gücünün vardığı son noktayı yani kendisini kuşatan büyük zihnî. Üstelik bu keşfin kendisinin terakkisi ve tealisinin neticesi olduğu kadar aşkın zihnin bir tenezzülünün eseri olduğunu. Zihnin trajik, hissin aşkınlık basamağı. Artık kahramanların yargılama ve yaşamak adına hesap sorma vakti gelmiştir:

“Nasıl diyorum, yasa, diyor, inanılmaz bir kararlılıkla, inanılmaz bir acımasızlıkla. Yasa. Sen demir kepenkli kentlerine saklı kalıyordun, yaşamak bize düşüyordu. Yargılanan da bızdık kınayan da. Ayıplanan ve hor görülen. Bize yaşattıklarım yaşayabilecek kadar yürekli olduğunu göster. Al artık rolünü üzerine. Gir içine ve oyna. Bir kez de kendini kurban et.”

Hikayenin hemen tamamına yayılan bu şaşkınlık hali kimi zaman cevabı bütün kesinliğiyle ruha dolan ancak bu kesinlik sebebiyle aklın inanılmaz bir sükuta büründüğü, zihnin gür sesle aczini haykırdığı bir keşif coşkusunun, bir manevi tekessüfün terennümüne, kimi zaman kahramanları karşısında Tanrıyı oynayan yazarın biçtiği onlara biçtiği rollerin bedelini ağır şekilde ödemesinin, kendisinin bir kahraman olduğunun farkına varmasının, kendisinin de her şeyiyle, kendisine bir kader biçilmiş bir kahraman olmasını keşfetmesinin mahzun türküsüne dönüşüyor. Nakkaşın hikayesinin yazılmadık bir hikaye olmasının sebebi belki de bu trajik, daha doğrusu melankolik keşif noktası.

Sonrası bediî kısmen bediî hululü tedai ettiren ancak bir aynileşmekten çok yazarla kahramanın birbirlerinin varlık nedeni haline dönüştüğü edebî bir kader atmosferi. Varlığın idrakin bir tezahüründen başka bir şey olmadığının fark edildiği keşif ve hayret mertebesi:

“Yağmur ben gördüğüm için yağıyor, ben olmazsam yağmur olmazdı.

Ne garip nakkaş,

Yazmasam gözlerinin rengini kimseler bilmeyecek.

Kimseler bilmeyecek sabahlara dek çizip çizmediğim

Sussam yok olacaksın. Yine ne garip nakkaş seni

yazmasam beni de kimse bilmeyecek.”

Yazar bu noktada şiiriyet dolu bir üslupla hikemî lirizmin zirvesine ulaşıyor. Bu arada hikayenin terennüm ettiği hakikatin İrlandalı rahip G. Berkeley’in, idrakten bağımsız bir özün mevcut olamayacağını öne süren, bütün mevcudatın Tanrı’nın bilincinin bir aksinden ibaret olduğunu savunan teziyle şaşırtıcı derece de örtüştüğünü söylemeliyiz. Ben varlığı idrak ettiğim için varlık, var öyleyse beni de idrak eden bir bilinç var, ve bu bilinç hem beni hem de benim idrakimdekileri kuşatıyor. Varlık benim bilincime, ben de beni kuşatan bilince muhtacım. Her şeyi kuşatan bilinç ise bilinmek, var olmak için beni yarattı. Kısaca var etmeyen var olamaz. Ancak bu eserin ilham kaynağının Berkeley felsefesi olduğu anlamında alınmamalıdır. Çünkü iki duyuş tarzı birbirinden tamamen farklıdır; birincisinde aklın soğukkanlı bir keşfi, tam bir rasyonel tavır hakim olduğu halde ikincisinde hissin dizginlenemeyen bir coşkusuyla keşfedilen bir hakikat söz konusudur. Hikayenin sonunda ise eserin genel atmosferine hakim olan coşkun şaşkınlık duygusunun tasavvuftaki vahdet-i şuhüd haline denk bir ruhi dinginliğe, kelimelerin tükendiği bir aşkınlığa dönüştüğünü görüyoruz:

Ezcümle, Eflatun’un mağarasında bir gölge. Bütün inançlara bitişik olarak bütün anlamları yitirince. Müstamele dönüşür kullanılan bütün sözcükler neticede. Nokta vessalem.