Su, sardunya ve soru

Nazan BEKİROĞLU
Su, sardunya ve soru

Bir türlü kıvama gelmemiş bir su yazısı ikinci kez yazıldığında suyun kıvamı nasıl olup da bahis mevzuu olur?
Soru, su ve sardunya ile başlar yazı. Soru kipinde yazılacak bir yazıya başlar yazıcı. İnsana mahsus olanca hafiflikle üzerine bir kez düşülen; ama olanca ağırlığıyla üzerine düşenin üzerine düşen bir dünyada, artık ne üslup endişesi, ne istifham sanatı. Ne sözcük oyunu, ne “edebiyat” tutkusu. Sadece merak, sadece acının arkası, ki sardunya bu muydu?

Merak: Ağustos sabahında su sardunyaya dokunduğunda, kokusunu salan sardunya mıdır, yoksa su mudur? Her şey ezelde söz verilip sonra bir kez unutulduktan sonra, ilk kez hatırlandığında. Öyleyse bir kez yitirilip de bulunmuş olan bir kez daha yitirilebilirlik ihtimali taşındığında. Yani bir kez hatırlanan bir kez daha unutulduğunda. Su unutuş mudur? Sardunya su mudur? Öyleyse sardunya unutuş mudur?

Su ile soru arasında, oyalanma ile bulma, hatırlama ile unutma arasında o incecik sınır, tam şakak üzerindeki damara dönük silahın namlusu.

Bir silahın namlusunda ölüm sudur.

Su, sardunya ve yağmuru eksik bir soruya dair cümlelerini bir defterde biriktiren zakir, yağmurda nasıl yürüneceğini bilmiyor mu? Hilal görününce öğretir su. Bir şeyler kirlenmiş gibi hissediyor mu? Temizler, ölümden yakındır su.

Çıkılan yolculuğun sonunda avuçlara dolan, kor ateş. Üstelik avuçları daha başlangıçtan böyle köz doluyken. Yolcu neyin yolcusudur? Yarı yolda yakaladığında beni, ben diye başlayan soru, içilmemiş sular, köz dolu avuçlar. Bunu anlayınca soru su mudur?

Acının içe bakan yüzü önce. Vehim. İki nokta üst üste. Korunmuşluk, bir vehim. Seçilmişlik, bir vehim. Her an sınav, doğru da, ruha dokunmazsa sardunyanın doğrusu, cezadır zannolunur. Sardunya mükafat, sardunya ceza mıdır? Had midir, kısas mıdır?

Kışın soğuğunda yanan alnını serinletir zakir. Yazın sıcağında donan alanını ısıtır zakir. Alnına değen ilk damla sudur. Çenesinden damlayan son damla sudur. Bir damla. Damla damla bir hilal uykusuzluğu.

Sabahı bulur gözlerinden yaşlar akıtan zakir. Bin bir Fettah. Bin bir Vedud. Bin bir Nur. Bin bir gündür çilesi garip dervişin, bin bir gecedir. Derviş de, zakir de, ikisi de uykusuzdur, susuzdur. Çile hücresinde ve parmakların ritminde. Bini bin birinciye bağlayan hece. Sabır. Bir damla su mudur ki yerine koyulmazsa o, her şey boşlukta sallanır durur.

Suyun eski imla üzre mazisini harfleri arasında saklar da sabır, S-AB-IR, o ki Sabır’dan suyu çıkardığımızda geriye kalan yalnızca Sır’dır. Sır. Kendi iradesinin gücü kadar güçsüzleşen refakatçiyi temin eden sır; hastaya vermediğinin su oluşu mudur? Yoksa su vermediğinin hasta oluşu mudur? “Su uyur, düşman uyur”. Hicran hastasının uyuyamadığı gecelerde düşmanlaşarak uyuyan, nasıl olur da su olur?

Yatağından boşanmayacağına duyduğum güvenle, bir balkonun kenarına dizilmiş sardunyaların arkasından bakarken ufka dolan denize. “Denizler taştığında” diye başlayan apaçık cümleleri okuduğumda duyduğum korku neyin korkusudur?

Yanılgı, kalbin, kendi yaşantısının yazıldığına dair duyduğu güvende. Birbirinin aynı iki rüya bile kayıtlara geçmemişken, birbirinin tıpatıp aynı olan yegane, iki damla sudur. Ama yağmur başladığında bozulur çehreler. İlk kez kaçırılan bir vaktin sorumluluğu, teyemmüm varken, nasıl olur da susuzluğun olur?

Beyhude değilken korkuya, suya, soruya, kuşkuya, tutkuya ve sardunyaya dair seslerin böyle bir arada bulunması. Hep “u”. Uğuldayarak aktığından su. Oysa “bu değildi niyyetim bu”.

Dönüp de geriye baktığımda daha niyetinde boğulduğum su, vakti geçmiş bir bengisu mudur? Hu de bakalım, bir kez olsun hu!

Su ile başlayıp soru ile biten bu yazı: Sırrı yazıcısına da meçhul. İşte öyle! Sardunya? Hikaye!

Çekip gider yolcu. Bildiğini zannettiği yolun bilinmedik yolcusudur. Yol sudur, yolcu sudur.

Korku sudur. Yaşam, ibtidası su, nihayeti sudur. Ölüm budur.

Bir ceylan içmeye eğildiği suyun kıyısında boğulur. Önce dizlerine değer su. Sonra? Gerisin geriye mi? Değil işte! Neyi gizlememiş, neyi örtmemiş ki su?

Leave a comment

Your comment