F. Halid Engin ; “Mor Mürekkep Ya !”, Kitap-Haber , sayı 13 , Nisan-Mayıs 2000

Mor Mürekkep Ya !
F. Halid ENGİN

Bu kitap “tahta masada bir yazıdır”, “Bir bilinçte yer almaktır çünkü bütün mesele. Yazan dairenin başlangıcıdır. Sonsuzluğu sağlayan daireyi tamamlayansa okuyandır”. Daire tamamlanır, okur okur ve bildirmek ister. Ve hatta der ki; birkaç yıldır pazar günü gazete bir tek sebep için alınır. Yine ve hatta popüler olandan nefret eden okur gazete dahi okumazken haftada bir tek gün aldığı gazetede bir tek sütunun yerini bilir.

Baş ucu kitaplarımdan birini okuyorum. İlk okuyuşumda altını çizdiğim bir satır var; “Bir kez olsun aynı şeyleri hissetmeyi başarabilen iki insan birbirini hep anlayacaktır…”, “Elimde bir kitap, onu okutacak başkalarını arıyorum” ve altı çizili satırlarda altını çizdiğim satırı buluyorum “Bir kez olsun..”.

Şair bir kadının ölümünden yıllar sonra açılan kapılardan ulaşılan günlükler ve bir kitap; Şair Nigar Hanım.. Sonra bir başka kadın; şair değil, belki romancı: Halide Edip. Bir dergahta yazılıveren uzun hikayeler. Zamanın hangi aralığında belli değil. Kim yaşamış, belli değil. Bitmiş mi belli değil. İsmi de bir harfin macerası: Nun Masalları..

Gelelim Mor Mürekkep’e. Soralım neden mürekkep ve niye mor.. “Mürekkep neredeyse tarihe karışıyor. Kağıda düştükten biraz sonra rengini mora teslim eden sabit kalemler de öyle. Hele mor mürekkep. Aramaya kalkışsanız kırtasiyeci yüzünüze bir garip bakacak. Yine de ben işte, bütün bunları yazdım. Yazdıklarımın bir kısmım kalemime mor mürekkebi çekmeden önce ben de bilmiyordum, yazarken öğrendim. Bir kısmım ise biliyordum. Keder gözyaşlarının mor olduğunu biliyordum örneğin. Gözyaşları mor olan teyzeler de vardı hayatımda. İkiye katlanmış kağıtlar arasında bir damla mor mürekkeple oyalanan bir çocuktum. Buyurun işte burası benim içim. Bunlar ters ayaklı cücelerim. Şu köşede gece kelebeklerim, şunlar da devlerim, perilerim ve cinlerim.”

Fevkalade emniyetteyim, “Helal ettim gitti aklımı”. Anlatmalıyım. Ne zaman kitap olacak da bir gecede okuyacağız derken vitrinde bir Mor Mürekkep. Mor Mürekkep’i kitapçıdan alınca zaman kaybı olmasın diye belediye otobüsünde başlıyorum okumaya. Gariptir kitap yine bir belediye otobüsünde bitiyor. Her yazının bitiminde -Bunlara deneme mi diyelim, hikaye mi.. Peki ne?- yeni bir film izlemiş bir sinema düşkünü gibi tedailerin sonsuz koridorlarında dolaşmaya başlıyorum. Ateş üzerinde mumdan bir gemiyim. Elindeki incileri denize atan bir Sultan İbrahim. Rahmet olması için duasına çıktığım yağmurda boğulabilirim, hiç emniyette değilim. Hele nakkaşlığım… Kendi içimde kanattığım bir ormanın en uçunda ille de gökyüzünü boyamam nakkaş olduğumdan, nakkaşlığımdan. Tam anlamıyla tamamlayıp çizdiğim her şeyde eksik kalışım… Ah nakkaşlığım…

Başa dönelim, hayat ve kelimelere… Yaşı kırka gelen adamın münzevi çabasına… Ve bir çiçek ismi kelebek. Söze hayatın fedası. Yazı için tüketilen ömür ve niçin. “… Çünkü içinden bir cehennem geçen ve cehennemin içinden geçen, cehennemi anlatmayı aklından geçirmez. Cennette yaşayan da yazmaz. Arşimed’e çok da aldanmayın, bulan her zaman çığlık atmaz. Sessiz sedasız yaşayıp gider. Öyleyse yaşayan yazmaz ve ölen de yazmaz. Ölmemek isteyen yazar, ölmeyi bilmeyen, ölmeyi beceremeyen…”

Ölmemek isteyen yazardan bir soru; “Sadece güzel düşler mi kaydedilecek rüya defterine?”

Ölmeyi beceremeyen okurdan bir cevap; elbette…

Kara bir denizin maviliğine bakan açık bir pencereden yeryüzü insanlarının içine dolan bir meltem Mor Mürekkep. Akşam ve sabah, yağmur ve güneş… Her daim yeni bir melodi, bir martı çığlığı değil, belki bir serçe… Kimi zaman bir gül ve kimi zaman masum bir papatya çimlerin üzerinde…

Leave a comment

Your comment