Dil üzerine

Nazan Bekiroğlu
Dil üzerine

Önce söz var. Eşyanın yaratılışı sonradan. Adem’e önce isimler öğretiliyor. İsmin karşıladığı kavramlar sonradan geliyor.
“Talebe perişan. Dilini unutan bir nesil yabancı bir dili nasıl sevsin”, yazıklanmasında olan Cemil Meriç, bir aydın yabancı dil bilmese de olur, kanaatinde, yeter ki anadilini iyi bilsin ve konuşsun. Haklı. Çünkü aydının yolu bütün bir ülke adına konuşmaktan geçiyor, yani düşünmekten. Gerçek manada aydın olmanın ilk şartı yüksek bir dil bilincine sahip olmak. Bunun tartışılması bile abes.

Gündelik konuşmadan bir güzel sanat dalı olarak edebiyata kadar uzanan meşakkatli ama onurlu bir yolculukta, içsel eylemlerimizin görünür kılınması anlamına gelebilecek dil, güzelliğin de birinci şartı gibi duruyor. İlk bakışta bize çok cazip gelen insanlardan bazılarının hükmünün bazen sarf ettikleri ilk cümleden sonra düşmesi dil yetmezliğinden değil mi? Ya da tam tersi. Gözümüze ilk bakışta, sureta çirkin görünen kimi insanlara, ilk birkaç cümlesini duyduktan sonra adeta esir olmamız, bir tür çok kuvvetli büyülenmişlik hali içinde kalmamız, konuşmalarındaki güzelliğe kapılmış olmamız anlamına gelmiyor mu? Kalbin dili yok; ama kalbe giden en kestirme yol yine de dilden geçiyor.

Güzellik bir yana, düşünce de dilden başka nedir ki? Düşünce sessiz bir konuşma, öyle değil mi?

Alain, dil düşüncenin evidir, fikrinde. Heidegger’e göre ise, dil insanların evi. Yunus, dil hikmetin yoludur, böyle diyor. Büyük kültürlerin ve uygarlıkların arkasında mutlaka büyük diller var. Milletlerin düşünsel karakterlerinin büyüklüğü lügatlerin kalınlığı ile doğrudan orantılı. Dil zenginleştikçe millet olma vasfı genişliyor. Yüz kelimeyle konuşan bir kabilenin millet olma seviyesine erişememesi ve insanlık ağacına büyük kültür dalları armağan edememiş olması bundan.

Millet olmanın tanımı, toplumlar ve çağlar boyunca az çok değişen madde başlıkları içeriyor. Coğrafya, din, dil, yönetim, ırk, kültür birliği gibi şartların kimi, zaman zaman listedeki sırasını değiştiriyor ya da tümden kaybediyor. (Söz gelimi ırk kavramı millet olmanın bazen acil şartı gibi muamele görürken bazen aciliyetini tümden yitiriyor). Öyle ki bu seyyal listede yer alan madde başlıklarından hemen hepsi millet olmanın olmazsa olmaz şartı gibi durmuyor, biri hariç. Yöneticisini, devletini, ırk veya din birliğini, hatta ülkesini kaybeden bir topluluğun millet olma vasfını koruması mümkün. Yeter ki dil birliğini ve bilincini koruyabilmiş olsun. Üstelik belki dil birliği kaybolduğu anda geri kalan madde şartlarının çoğunun sağlanmış olması bile millet varlığını ve devamlılığını korumaya yetmiyor. Çünkü dil insanların evi. Milletin ülkesi bir bakıma dil.

Osmanlı Devleti’nin Batı karşısında mağlubiyet bayrağını açtığı ilk anlaşma olan Karlofça’nın, -ki tarihler 1699’u gösterdiğinde imzalanmıştı,- aynı zamanda Osmanlı’nın altına imza koyduğu Latin harfli ilk anlaşma metni olması ne kadar hem ne kadar manidar. Görünen o ki bulma gibi yitme de dilden başlıyor.

Vaktinde, sömürgeleriyle ve bu sömürgeleri sağlayan dünyanın en büyük donanmasına sahip olmasıyla kibirlenen İngilizler, muhal farz, Shakespeare’i ne sömürgeye ne donanmaya değişmeye yanaşıyorlar. Makul. Çünkü donanma ya da sömürge bir Shakespeare var edemez; ama Shakespeare hem donanmayı, hem sömürgeyi yeniden var edebilir. Çünkü Shakespeare asırların tecrübesini her bir sözcüğünde taşıyan İngiliz dili demek. İngiliz dili ise İngiliz düşüncesi demek.

İtalyan ulusal birliğinin kurulmasında Dante ya da Petrarca’nın payı, bu ulusal birliğin fiili kurucusu savaşçı komutanlar ya da keskin zekalı siyasilerden daha az değil. Her ikisi de İtalyan ulusal birliğinin sağlanmasını can ve gönülden arzuluyor ve bu uğurda kendilerine düşen görevi kalemleriyle yerine getirebileceklerini fark edecek kadar uyanık bir dikkat ve önsezinin sahibi bulunuyorlar. Ve Dante de Petrarca da bütün Avrupa üzerinde muhkem bir Ortaçağ Latincesi’nin hakimiyetinden sıyrılarak ulusal dil ile yazmaya başlıyorlar.

Bu yüzden kalem kendi tarihçesinde, en ziyade kılıçla mukayese ediliyor. Kendisine yüklenen güç kılıç kadar keskin, belki daha fazla. Namık Kemal “Lisan-ı Osmaninin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir” isimli makalesinde Türk dili ve edebiyatı hakkında derli toplu ilk fikirleri sergilerken Zemahşeri’nin bir cümlesini iktibas ediyor: Zemahşeri, İslamiyet’e karşı direnen cahiliye devri Araplarından bir kısmının kılıca direnebildikleri halde belagatin gücü ve güzelliği karşısında direnci terk ettiklerini söylüyor. Kalem kılıçtan güçlü çünkü. Bu yüzden alimlerin mürekkebinin mukayese ve müşabehe edilebileceği yegane, şehitlerin kanı. “Kaleme ve onun satıra dizi dizi yazdıklarına and olsun”; Kalem, 1.

Üsküdar randevusu

Nazan Bekiroğlu
Üsküdar randevusu

Başlar yol hazırlığı. Bu kadar kolaymış demek. Siz bile hayret edersiniz. Batmakta olan güne doğru yürürsünüz ki önünüzde yaşanmamış bir gün olsun. Sizi yol eden kederlidir. Karşılayan sevinçli. Ya ne yol eden ne karşılayana ne demelidir? Yani ne terk ettiğiniz ne gittiğiniz kent. Keder belki en çok onun nasibidir.
Sırasını şaşırmış bir yazıdır bu aslında. Bir öne bir sonraya. Yine de her şey geride kalır. Arkanızda bıraktığınız, bir gecedir. Önünüzde, eğer hızınız yeterliyse yakalayabileceğiniz bir geçmiş gün. Yarından düne doğru güzergâhta değil misiniz?

Masallarınızı arkanızda bıraktınız. Şimdi gitmek, her şeyi, en fazla da yaşadığınız ân’ı bırakıp gitmek demektir. Şimdi gitmek ölüm demektir. Ve ölüm, dizlerinizin üzerinde taşıdığınız gülden daha fazla olmakla birlikte yine de ancak bir gülün haber verebileceği bir şeydir. Sizi karşılayan, toprağında güller taşıyan şehir. Randevu her zaman vaktinde yetiştirilen bir şey midir?

Tarihçesiyle aranıza çok şey giren kentten çıkıp da sizi karşılayacak kente doğru yola girmişken, kaç kentin üzerinden geçersiniz? İçiniz bir daha bu kadar dolu olur mu? Bir daha bu kadar kendiniz olabilir misiniz?

Her şey ölü bir denizin derinliğinde olabileceği kadar derin ve dingin. Işık munis, musiki mehtabı sallayan salıncak. Neyleyim ki ne sözlerim ne hayalimin sınırları kifayetli, âh anlatabilseydim. Hangi sözcüklerle betimlemeli? En iyisi susup geçmeli.

Yine de meraktır yolların başlarken dönüp dolaşıp vardığı. Kaderim olan kenti boydan boya meraka düşmüşken bir kentin kaderi olan ben. Muharremin tam on ikisinde. Ve tam öğle vaktinde. Hasoda’nın kubbedeki güney penceresinden süzülen güneş ışığının tam alnımın üzerine düşmesi için durmam gereken yeri kestirmeye çalışırken ben. Bedeninde yara almadık yer kalmamış na-mağlup bir komutanın yatağında ölmesindeki sırrın tebessümü. Acı yok. Her şey gün ışığının içinde yüzmekte. Müsait hızlarla seyrettiğimiz takdirde arkada kalan günü önümüzde bulabilen biz değil miydik? Merak bitmek tükenmek bilmez bir silsiledir.

Kendi kavmi tarafından katledilmek kadar acı mıdır acaba dua kapılarının açıldığı o ân-ı müstesnada hangi duayı edebileceğini kestirememek? Dahası bir ömür virdine zeban ettiği duayı o biricik anda aklına getirememek?

Merak bir silsile ve şehir boydan boya merak edilecek bir yerdir. Sanat ölümle müsavi gittiğinden olacak. Ömrü, geometri nizamında bir estetiğin labirentlerinde dolaşarak geçmiş olsa da, bir hanım sultanın sandukası üzerine atılmış siyâh, -âh simsiyâh, gül-i siyâh- bir örtünün son kıvrımının düzeltilmesi için gösterilen özen hâlâ hayat demektir. Sultan vasfı türbesinde dahi yaraşırken gerçek sultan olan sultanlara, kimi türbelerin, bir köşesinde kalakalmış boş mezarın sahibini beklemesi nedendir? Beyhude! Dedim ya merak önü alınmaz bir silsiledir.

Önce merak, arkadan keşif gelir. Günlüğün hüsn-i hatimesi bir Üsküdar lâlesi suretinde sahife altına düşer. Oysa hüsn-i hatime aynı zamanda mukaddimedir. Değil mi ki sonraki bulmaklar büyük olsun diye başlarkenki yitirmekler göze bu denli büyük görünmektedir.

Dolanmış mı yollar? Çözülür günü gelince. Bekleyen mi var? Mülâkiyet, günü gelince. Kimdir bekleyen? Kimdir bir ziyaretin karşılığını kıyamete değin sürecek refaketle ödüllendiren? Kıyamete değin sahiplenilmiş olmanın emniyetinde, sebeb-i varlığı aşk olan o gülü bırakırsınız bırakabileceğiniz en uygun yere. Bir yakasından uzaklaştıkça öbür yakasına yakınlaştığınız şehrin sularına. Parmağıma dokunduğunda dikeniyle niyetimi bozan kırmızı gül. Bir damla kan. İmtihan.

Su görünür. Çözülür düğümler. Cevazlar verilir. İzin belgeleri sahiplerini bulur. Unutulmuş bir sözcüğün âniden hatırlanması kadar hoşnutluk içre. Kimse kimseden incinmez. Kimse kimseyi incitmez.

Eğer bir mülâkiyet, kapıların onca çalınmışlığına rağmen ancak şimdi gerçekleşiyorsa, taraflardan biri zamanında randevuya gecikmiş, ya da erken gelmiş demektir. Ne gam! Öyleyse mülâkiyet zamanı ancak şimdi gelmiş demektir.

Su konuşur. Rüyama hayat girer. Rüyama hayat girdiğinde yanılgı payının rüyama mı hayata mı kaldığını artık bilirim. Yolum cebre düşer, ne mutlu. Ağzımdan dökülen sözcük son-suz bir cümlenin başlangıcı değil. Olmasın da. Son, sonsuzluğa götürmüyorsa, görünmenin ne anlamı var? Suretini aynanın bu yanında bırakarak, rıza kaydıyla talepkâr, öbür yanından suretsizliğe doğan surete hayırlar olsun.

Bir gül bırakırım parmağımın ucundan suya damlayan kana.

Siyah. Simsiyâh. Âh gül-i siyâh. Ey vâh!

Sonra? Bugün Muharremin ortası. Dile dileyeceğin ne varsa. Bilirsiniz. Ne demektir sultanların sultanı. Kimdir? İlk kez yanılmazsınız. Kıymetini bilin diye uyarırlar. Bilirsiniz. Yol çetin. Kıymet? Kim ne biliyorsa o kadar değil midir? Cennetin cennetliği tahayyüllerin ötesine geçmesinden değil midir?

Dönüş güzergahı

Nazan Bekiroğlu
Dönüş güzergahı

Gidiş yolu bunaltıcıydı. Çıkış yolları kapandığında geriye kalanın adı kabustu. İçteki hikaye ile dıştaki hikaye hep ters yönde ilerledi giderken. İçte yazılan ile dışta yaşanan arasındaki güzergah farkı öykünün en bilindik tanımıydı aslında. Bedeli hayat olarak ödenen kitabın satış ücretinden de bahsedilemezdi. Kar zarar hesaplarının yapılamadığı tek yer yazı olduğundan ve neye mal olur, sorusuna bir tek yazıda cevap aranmadığından.
Giderken hayatla da başım dertteydi, yazıyla da. Hayatta yitirdiğini yazıda bulmanın, ama yazıda yitirdiğini hayatta bulamamanın yorgunluğu. Yazı vurgunu. Yazı yorgunu. Yazıda mağlup. Yazıya mağlup. Kelimelere yüklenmiş sonsuz yanılgı. İkisinin arasında bir yer yok mu?

Kaç tehlikeli kapı açıldı ve kapandı önümde ben giderken. Her birinin açılmış olması yeniden kapanabilirliğinin ve her birinin kapanmış olması da yeniden açılabilirliğinin teminatıydı. Oysa kapıların bir açılıp bir kapanmasına hiç mi hiç ihtiyacım yoktu.

Giderken böyleydim, halim buydu.

Okuyacak ve yazacak kendi içimden başka yer kalmadığını fark ettiğimde, dönüş yoluna girdim. Hiçbir vakit duymadığım bir ferahlığın sekinesi ile indi akşam vakti üzerime. Kapılar sımsıkı kapanırken, kan görmem gerekse de niyet ettim ve varlığın mahiyetini öğrendim.

Başlangıçta ağır oldu bilmeklerin bedeli. Gidip de dönmemek, dönüp de bulmamak değildi korkum. Elim emen taşına değmişti bir kere. Dönüş yolundaydım. Bir vedanın buruk tadı. Öğrendim ki yolculuk, dönüş yolu demekmiş asıl. Öğrenmekler, gitmeklere değil dönmeklere mahsusmuş.

Dönüş yolunda, yüzünden bir tek anda bir asır geçenlerin söylediğini anlamak uğruna, beyaz kağıda beyaz mürekkeple bırakılmış yazıları okumak için gerektiği kadar dikkat sarfına gerek yoktu. “Akıl risaleleri”ni okuyarak gittim de aklı yarı yollarda bırakarak döndüm geriye. Ve sahifelerinin biri hariç tümü boş bir defter kadar akıl çelici de olmadım. Giderken yağmurun seyircisiydim, dönerken bu seyirden çoktan bıkmıştım, yağmurdum. Giderken yitirdim, dönerken buldum.

Dönüş yolu buydu ki geçen sene bugün tam bu saatte uyuduğum uykunun rüyasında asılı kalmadım. Kelime haznesi mahdud, kavramları kargaşa lügatlerin yalnızlığında, eşikte bunalmadım. İçimde yakın bir lalenin hatırası, üzerine şebnem dökülmüş nisan tarhlarını tanıdım. Yine de eski seslerin hüznüydü duygusallığım.

Bir kadının duyabileceğinden de kuvvetli bir merakla burkuldu kalbim. Merakımın arkasında, önüme dikilmiş duvarın ardında ne ki var öğrendim, kalbe düşen sorunun cevabını da verdim. Ömrümü cevabına vakfettiğim sualin cevabını bilmek uğruna, ‘yazıyla hayat arasında, hem yazı hem hayat, ne yazı ne hayat olan bir yer yok mu?’ sualinin cevabını bilmek uğruna bütün bu acılara değdi doğrusu.

Duvar yıkılıp da merakımı giderdiğimde artık ne tekrarına düştüğüm imgeler rahatsız etti beni ne de sabahlara kadar bir gelenekten devşirilmiş mazmunların avcılığına yürüdüm.

Sözcüklerimi seçerken beni yapaylığa düşüren olağan dışı bir özen göstermeme ve hayatla arama girse de girmese de biricik dertlenme nedenim olan imgelerimle dertlenmeme de neden kalmamıştı.

Yıkıldı duvar, gözlerime inen perde kenara çekildi. Yazıyla da hayatla da olmadığı doğruydu. O kadar çok ümit ve temenni ettiğim gibi yazıyla hayatın arasında bir yer yoktu.

Ama gördüm ve bildim ki yazının ve hayatın üzerinde, yazının ve hayatın ortasında değilse de, bir yer var. Yazının ve hayatın üzerinde bir yer, yalanın üzerinde gerçek, kabahatten öte kabahati bir gören olduğunu öğrendiğimde yine öğrendim ki sebeb-i telifi hayat olanın kurgusundan söz açmak abes. Ama kurgu olanın da hayat olduğundan söz açmak abes.

Her şeyin üstünde olanı fark ettiğimde ki bir akşam vakti inerken üzerime oldu bu, artık bir daha arada kalmayacağımı da öğrendim. Bir çiğdem teneffüsü düştü varaklarıma. Yıkıldı duvarlar. Yıkıntının altında kaldıysam da duvarın arkasında ne varmış, bildim. Öylesine bildim ki artık ne yazıdan şikayet ettim, ne de hayattan şikayet ettim.

Su, sardunya ve soru

Nazan BEKİROĞLU
Su, sardunya ve soru

Bir türlü kıvama gelmemiş bir su yazısı ikinci kez yazıldığında suyun kıvamı nasıl olup da bahis mevzuu olur?
Soru, su ve sardunya ile başlar yazı. Soru kipinde yazılacak bir yazıya başlar yazıcı. İnsana mahsus olanca hafiflikle üzerine bir kez düşülen; ama olanca ağırlığıyla üzerine düşenin üzerine düşen bir dünyada, artık ne üslup endişesi, ne istifham sanatı. Ne sözcük oyunu, ne “edebiyat” tutkusu. Sadece merak, sadece acının arkası, ki sardunya bu muydu?

Merak: Ağustos sabahında su sardunyaya dokunduğunda, kokusunu salan sardunya mıdır, yoksa su mudur? Her şey ezelde söz verilip sonra bir kez unutulduktan sonra, ilk kez hatırlandığında. Öyleyse bir kez yitirilip de bulunmuş olan bir kez daha yitirilebilirlik ihtimali taşındığında. Yani bir kez hatırlanan bir kez daha unutulduğunda. Su unutuş mudur? Sardunya su mudur? Öyleyse sardunya unutuş mudur?

Su ile soru arasında, oyalanma ile bulma, hatırlama ile unutma arasında o incecik sınır, tam şakak üzerindeki damara dönük silahın namlusu.

Bir silahın namlusunda ölüm sudur.

Su, sardunya ve yağmuru eksik bir soruya dair cümlelerini bir defterde biriktiren zakir, yağmurda nasıl yürüneceğini bilmiyor mu? Hilal görününce öğretir su. Bir şeyler kirlenmiş gibi hissediyor mu? Temizler, ölümden yakındır su.

Çıkılan yolculuğun sonunda avuçlara dolan, kor ateş. Üstelik avuçları daha başlangıçtan böyle köz doluyken. Yolcu neyin yolcusudur? Yarı yolda yakaladığında beni, ben diye başlayan soru, içilmemiş sular, köz dolu avuçlar. Bunu anlayınca soru su mudur?

Acının içe bakan yüzü önce. Vehim. İki nokta üst üste. Korunmuşluk, bir vehim. Seçilmişlik, bir vehim. Her an sınav, doğru da, ruha dokunmazsa sardunyanın doğrusu, cezadır zannolunur. Sardunya mükafat, sardunya ceza mıdır? Had midir, kısas mıdır?

Kışın soğuğunda yanan alnını serinletir zakir. Yazın sıcağında donan alanını ısıtır zakir. Alnına değen ilk damla sudur. Çenesinden damlayan son damla sudur. Bir damla. Damla damla bir hilal uykusuzluğu.

Sabahı bulur gözlerinden yaşlar akıtan zakir. Bin bir Fettah. Bin bir Vedud. Bin bir Nur. Bin bir gündür çilesi garip dervişin, bin bir gecedir. Derviş de, zakir de, ikisi de uykusuzdur, susuzdur. Çile hücresinde ve parmakların ritminde. Bini bin birinciye bağlayan hece. Sabır. Bir damla su mudur ki yerine koyulmazsa o, her şey boşlukta sallanır durur.

Suyun eski imla üzre mazisini harfleri arasında saklar da sabır, S-AB-IR, o ki Sabır’dan suyu çıkardığımızda geriye kalan yalnızca Sır’dır. Sır. Kendi iradesinin gücü kadar güçsüzleşen refakatçiyi temin eden sır; hastaya vermediğinin su oluşu mudur? Yoksa su vermediğinin hasta oluşu mudur? “Su uyur, düşman uyur”. Hicran hastasının uyuyamadığı gecelerde düşmanlaşarak uyuyan, nasıl olur da su olur?

Yatağından boşanmayacağına duyduğum güvenle, bir balkonun kenarına dizilmiş sardunyaların arkasından bakarken ufka dolan denize. “Denizler taştığında” diye başlayan apaçık cümleleri okuduğumda duyduğum korku neyin korkusudur?

Yanılgı, kalbin, kendi yaşantısının yazıldığına dair duyduğu güvende. Birbirinin aynı iki rüya bile kayıtlara geçmemişken, birbirinin tıpatıp aynı olan yegane, iki damla sudur. Ama yağmur başladığında bozulur çehreler. İlk kez kaçırılan bir vaktin sorumluluğu, teyemmüm varken, nasıl olur da susuzluğun olur?

Beyhude değilken korkuya, suya, soruya, kuşkuya, tutkuya ve sardunyaya dair seslerin böyle bir arada bulunması. Hep “u”. Uğuldayarak aktığından su. Oysa “bu değildi niyyetim bu”.

Dönüp de geriye baktığımda daha niyetinde boğulduğum su, vakti geçmiş bir bengisu mudur? Hu de bakalım, bir kez olsun hu!

Su ile başlayıp soru ile biten bu yazı: Sırrı yazıcısına da meçhul. İşte öyle! Sardunya? Hikaye!

Çekip gider yolcu. Bildiğini zannettiği yolun bilinmedik yolcusudur. Yol sudur, yolcu sudur.

Korku sudur. Yaşam, ibtidası su, nihayeti sudur. Ölüm budur.

Bir ceylan içmeye eğildiği suyun kıyısında boğulur. Önce dizlerine değer su. Sonra? Gerisin geriye mi? Değil işte! Neyi gizlememiş, neyi örtmemiş ki su?

Toprağa düşünce lale

Nazan Bekiroğlu
Toprağa düşünce lale

Hiç görmediğim halde var olduğundan kuvvetle emin olduğum yerin adıydı hayat. Bir mesneviden düştüm gerçeğe, kendi seçimimdi.
Arkamda bıraktığım, başı ve sonu gibi gidişatı da besbelli bir mesnevi emniyeti. İnkar etmeye niyetim yok; bir çininin sathından gerçek bir bahar bahçesinin derinliğine düştüğüm daha ilk anda, alınlığındaki kitabede yer aldığım kapıdan çıkarak dışarıya geçtiğim o anda, hayat vurdu beni. Daha ilk günden yenilgiyi öğrendim. Lakin ne kadar yenilsem de beni bir yokluğa götüren sened zinciri kurulduğunda her defasında satırlarının altını çizerek okuduğum Kitap yok olmadı. Bu yüzden hayattan korkmam artık imkansız. Böyle başladı.

Hayatı tanıdım zahirde, zorluğu. Yapacak çok işi olmakla birlikte hiç zamanı kalmamış olmanın hüznünü tanıdım. Acı, hüzün ve kabus arasına yayılmış girift farkları defalarca öğrettiler. Elimden gelse hüzünde karar kılacaktım. Ama dünya yıkıldı üzerime de kaç kez, kaç kez altında kaldım. Kaç kez haberci bir rüya kadar kısa olmayan yorucu rüyalarla dolu uykularımdan haykırarak uyandım. Neticede bütün korkulu rüyalarda duyulana benzer bir korkudan farklı değildi duyduğum. Ne de olsa ben bir mesneviden düşmüştüm bu bahçeye. Hayat uzmanlık alanım hiç değildi. Ama hevesli ve yürekliydim.

Gördüğüm korkulu rüyaları bir ben bir de Allah bilirken. Ve ilk kez gördüğüm kente kendimi ilk kez gösterirken; gördüğüm rüya kendisinden başka kaç rüyanın tevili? Sınav sınav içindeydi. Kimi iyilikle, kimi kötülükle sınandım. Öyle canım yandı ki kimi, az kalsın kaçacaktım. Kimi, çöllere inen akşamın genişliğinde kalbime inşirah indi. Kalbim kendi darlığında genişledi.

Hayallerine amadeliğini gerçeklerine mahkumiyeti bozmayan öfkeli ruhum kısa cümlelerle konuşmayı sevse de biteviye uzun cümleler kurdum. Başlangıçta hayatın hep beni haklı çıkarmasından korktumsa da bir gün bana hayallerimi ne yaptığım sorulduğunda, onları israf ettiğimi söylemek mecburiyetinde kalmaktan artık korkum yok. Yeni sözcüklerim var çünkü benim. Daha da yeni sözcüklerim olsun istiyorum. Bilirim ki sözüm bittiğinde giderim. Ama eski sözcüklerle iktifa etmem düşünülmesin. Çünkü hayat kadar yeniyim. Artık küçük haberlerle oyalanamayacak kadar derin boğulduğum yer. Daha fazlasını istiyorum. Büyük haberi bekliyorum.

Bir nikabın kalkışı kaç gözyaşı damlasına bedel, bir gecede öğrenmek istedim. Aceleciydim. Son bölümünden başladım ellerime tutuşturulan ilk kitabı okumaya. Çarmıhını sırtlayanın kendi kentini son kez dolaşmasını anlatıyordu. Vakit akşam, günlerden gecikmiş bir cumaydı. Irmakla karşılaştım. Bana konuşacağını bile bilmeden başlangıçta, bir merak başlangıçta. Irmak bana konuşsun istedim. Konuştu vakti gelince. Öğrendim. Kendi özgeçmişimi yazabilecek en uygun kişi olduğum hususunda endişeliydim ya yine de hayat ne ise, kendi hayatımda onun özetini çıkarmak istedim. Hayat, çarpma demekti. Ben, kalbimin iki çarpıntısı arasında ne kadar hayat varsa o kadar hayattım.

Ölüm hayattı. Yitirmek bulmanın bedeli. Yumdum gözlerimi kendi üzerime. Ölümü öğrendim. Ölümümü sevdim. Yaptığım her şeyin kaderim olduğuna güvenerek kaderim olan her şeyi yaptım. Eylemdim. Hiçbir şey zamanını bırakmasındı benden geriye. Ne duvarda mavi bir lale, ne hoş bir seda gök kubbede. Toprak yeterdi. Ne iptal, ne erteleme.

Bir mesnevi gölgesi değil, artık yüzü ateşe dönük bir laleydim. Yazıydım ve şahittim.

Kırmızı bir mürekkep lekesi nasıl büyürse susuz bir kağıdın kuraklığında öyle büyüdü aldığım tüm yaralar. Ama aldığım tüm yaraların, huzura çıktığım anda birer kan çiçeğine dönüşeceğini bilmenin sevinciyle indi kalbime neşve.

Bir bitkinin gövdesine yürür gibi yürüdü hayatın suyu gövdeme. Bir sunak kalıntısının önünde papatyadan bir örtüyü örterek saçlarımın üzerine gökyüzüne gösterdim avuçlarımın içini. Su gibi aktım. Nisan yağmuru gibi döküldüm kendi içimdeki boşluklara. Kendi derinliğimde boğulmaya çoktan razıydım. Razılık benimle, kalbime muhabbeti koyduğu halde benim muhabbetimi kıskanan arasında. Evvelimden razıydım, ahirimden razıydım. Diğerde kalmış bütün hakların helalliğini dilenecek kadar ve bende kalmış bütün hakları helal edecek kadar razıydım.

Nefsimizden özge için gözyaşı dökerken biz, elimizden düşüveren narın halı üzerine dağılan taneleri kadar bereketliydi hayat. Yenilgim, altında ezilmezsem eğer, yengimin garantisi oldu. Taşıyabileceğimden fazlasının yüklenmeyeceğini bilmekle birlikte, taşıyamadığım yükün altında ezildiğimi zannetmemi ve buna razı olmamı sevdim. Yani ki uçurumların kenarına getirip de beni sonra elimden tutarak gerisin geri çekeceğinin emniyetiyle, ümitten korkuya, korkudan ümide geçişimi, darlıktan feraha ferahtan darlığa geçişimi çok sevdim. “Nazlı ve zelil” olmamı mı istiyordu benden? Zelil olmayı öğrendim Naz? Zaten ezelden ismim. Hiçbir şey istemezdim, bilebilseydim. Perdeler kalksaydı aradan, görebilseydim. Bir mağara. Bir dost. Bir yılan. Varlığın teyidi, ölebilseydim.

F. Halid Engin ; “Mor Mürekkep Ya !”, Kitap-Haber , sayı 13 , Nisan-Mayıs 2000

Mor Mürekkep Ya !
F. Halid ENGİN

Bu kitap “tahta masada bir yazıdır”, “Bir bilinçte yer almaktır çünkü bütün mesele. Yazan dairenin başlangıcıdır. Sonsuzluğu sağlayan daireyi tamamlayansa okuyandır”. Daire tamamlanır, okur okur ve bildirmek ister. Ve hatta der ki; birkaç yıldır pazar günü gazete bir tek sebep için alınır. Yine ve hatta popüler olandan nefret eden okur gazete dahi okumazken haftada bir tek gün aldığı gazetede bir tek sütunun yerini bilir.

Baş ucu kitaplarımdan birini okuyorum. İlk okuyuşumda altını çizdiğim bir satır var; “Bir kez olsun aynı şeyleri hissetmeyi başarabilen iki insan birbirini hep anlayacaktır…”, “Elimde bir kitap, onu okutacak başkalarını arıyorum” ve altı çizili satırlarda altını çizdiğim satırı buluyorum “Bir kez olsun..”.

Şair bir kadının ölümünden yıllar sonra açılan kapılardan ulaşılan günlükler ve bir kitap; Şair Nigar Hanım.. Sonra bir başka kadın; şair değil, belki romancı: Halide Edip. Bir dergahta yazılıveren uzun hikayeler. Zamanın hangi aralığında belli değil. Kim yaşamış, belli değil. Bitmiş mi belli değil. İsmi de bir harfin macerası: Nun Masalları..

Gelelim Mor Mürekkep’e. Soralım neden mürekkep ve niye mor.. “Mürekkep neredeyse tarihe karışıyor. Kağıda düştükten biraz sonra rengini mora teslim eden sabit kalemler de öyle. Hele mor mürekkep. Aramaya kalkışsanız kırtasiyeci yüzünüze bir garip bakacak. Yine de ben işte, bütün bunları yazdım. Yazdıklarımın bir kısmım kalemime mor mürekkebi çekmeden önce ben de bilmiyordum, yazarken öğrendim. Bir kısmım ise biliyordum. Keder gözyaşlarının mor olduğunu biliyordum örneğin. Gözyaşları mor olan teyzeler de vardı hayatımda. İkiye katlanmış kağıtlar arasında bir damla mor mürekkeple oyalanan bir çocuktum. Buyurun işte burası benim içim. Bunlar ters ayaklı cücelerim. Şu köşede gece kelebeklerim, şunlar da devlerim, perilerim ve cinlerim.”

Fevkalade emniyetteyim, “Helal ettim gitti aklımı”. Anlatmalıyım. Ne zaman kitap olacak da bir gecede okuyacağız derken vitrinde bir Mor Mürekkep. Mor Mürekkep’i kitapçıdan alınca zaman kaybı olmasın diye belediye otobüsünde başlıyorum okumaya. Gariptir kitap yine bir belediye otobüsünde bitiyor. Her yazının bitiminde -Bunlara deneme mi diyelim, hikaye mi.. Peki ne?- yeni bir film izlemiş bir sinema düşkünü gibi tedailerin sonsuz koridorlarında dolaşmaya başlıyorum. Ateş üzerinde mumdan bir gemiyim. Elindeki incileri denize atan bir Sultan İbrahim. Rahmet olması için duasına çıktığım yağmurda boğulabilirim, hiç emniyette değilim. Hele nakkaşlığım… Kendi içimde kanattığım bir ormanın en uçunda ille de gökyüzünü boyamam nakkaş olduğumdan, nakkaşlığımdan. Tam anlamıyla tamamlayıp çizdiğim her şeyde eksik kalışım… Ah nakkaşlığım…

Başa dönelim, hayat ve kelimelere… Yaşı kırka gelen adamın münzevi çabasına… Ve bir çiçek ismi kelebek. Söze hayatın fedası. Yazı için tüketilen ömür ve niçin. “… Çünkü içinden bir cehennem geçen ve cehennemin içinden geçen, cehennemi anlatmayı aklından geçirmez. Cennette yaşayan da yazmaz. Arşimed’e çok da aldanmayın, bulan her zaman çığlık atmaz. Sessiz sedasız yaşayıp gider. Öyleyse yaşayan yazmaz ve ölen de yazmaz. Ölmemek isteyen yazar, ölmeyi bilmeyen, ölmeyi beceremeyen…”

Ölmemek isteyen yazardan bir soru; “Sadece güzel düşler mi kaydedilecek rüya defterine?”

Ölmeyi beceremeyen okurdan bir cevap; elbette…

Kara bir denizin maviliğine bakan açık bir pencereden yeryüzü insanlarının içine dolan bir meltem Mor Mürekkep. Akşam ve sabah, yağmur ve güneş… Her daim yeni bir melodi, bir martı çığlığı değil, belki bir serçe… Kimi zaman bir gül ve kimi zaman masum bir papatya çimlerin üzerinde…