Abdullah Kılıç ; “Kağıt Arasında Bir Damla Mor Mürekkep”, Zaman , 16 Mart 2000

Abdullah KILIÇ …(Zaman 16 Mart 2000)

Kagit arasinda bir damla Mor Mürekkep

Bu sayfanin müdavimleri arasindaysaniz pazar günlerini iple çektiginize inaniyorum. Kültür Sayfasi okurlarini iki yildir ‘Mor Mürekkep’ sütununa tutuklu birakan Nazan Bekiroglu ‘yazar’ duyarliliginin ötesinde tarif edilemez bir ugrasla olusturuyor yazilarini… Tipki ipek böceginin kozasini örmesi gibi. Dagarcigindan seçtigi kelimeleri bir satranç ustasi edasi ile yerine koyan Bekiroglu, bununla da yetinmeyip onlara ruh veriyor. Bekiroglu, renklere, hele mor’a olan tutkusu; güle, sümbüle, laleye olan sevgisi; mehtaba, yildizlara, bulutlara ve yagmura vurulmuslugu ile naif bir yazar olarak karsimiza çikiyor. Türkçeye tutkunlugundan ödün vermeden, cümlelerindeki ahengi bozmadan, her kelimeye yükledigi ayrinti ve duygu ile siir gibi yazilar çikiyor ortaya.

Herhangi bir sebeple Nazan Bekiroglu’nun bundan önceki yazilarini okuyamayanlarin artik üzülmesine gerek yok. Çünkü Nazan Bekiroglu yazilarini ‘Mor Mürekkep’te bir araya getirdi. Siir tadinda atmis yedi denemeden olusan eseri Iyi Adam Yayinlari’ndan çikti. Nazan Bekiroglu ile yazi serüvenini; ‘Mor Mürekkep’i konustuk…

“Ben: Nilüfer, suçiçegi”, “Ben: Suzidilara Yürük Semai”, “Ben: Kiraz agaci, pembe çiçekli”… Öznesi ben olan ve esya ile özdeslesim bildiren bir dizi metin altina imza attiniz. Bireyin esya ile özdeslesmesi ne demek?

Ben’in kendi disinda kalan yasantilari yüklenme kabiliyetine empati diyelim. “Obje” konumundaki hayatlar karsisinda kontrolünü kaybeden yazarin, onunla her seyi paylasmasi bir bakima, ölüm hariç. Yasanmis olana zaafiniz vardir çünkü. Ama öyle bir an gelir ki yüklenme kabiliyetiniz/ihtiyaciniz insani asarak esyaya kadar sirayet etmeye baslar. Buna çok da sasmamali. Esyanin ruhu vardir çünkü. Çünkü esya onu var eden insan ile vardir, onun ruhunu tasir. III. Selim’in kalbinden süzülerek gelen Suz-i dilara Yürük Semai, kat karsiligi satilan bir bahçenin kesilen kiraz agaci… Bunlar kendilerinden çok daha fazla seylerdir. Dahasi toplumlarin ve zamanlarin ruhunu tasir esya. Ve esyanin kimligi, insanin/toplumlarin/zamanlarin kimligini vaz etmek için, hikaye edilebilecek en uygun kimliktir, insanin kendisinden sonra tabii. Bir on altinci asir hattinin, naksinin özgün Osmanli kimligi ile bir on dokuzuncu asir hattinin, tezhibinin, naksinin artik dejenerasyona ugramis, dünyaya bakis açisini kaybetmis kimligi bir midir? Onun için bazen silik soluk bir satih olan bir minyatür çok fazla anlatir. Anlatsin da!

Nazan Bekiroglu kendi ben’i ile mi sinirliyor bizi yoksa bu ben, öznelliginden siyrilarak benlerin tercümani mi oluyor, yani bir bakima nesnellesiyor mu?

Benim anlattigim ben, sadece benim öznelligimle sinirli kalirsa bunun ne anlami olabilir ki? Baskalarina ait özel hayatlar zannedildigi kadar oyalamaz bizi. Herhangi bir yazar ben’i, onda kendimizi bulmuyorsak bizi ilgilendirmez. Bizim asil istedigimiz biz’iz. Yazici, bana ben’i göstermeli. Onun için yazar, ben’ine baska benlerin bileskesini yerlestiriyorsa ben öyküleri bir kiymet tasir. Suçiçegi olan nilüferde bütün nilüferler kendisini bulmali ki ‘ben’ kivamini bulsun. Yoksa kime ne ben’den? Degil mi ki çok bireysel gibi görünen yazilara olan ilgimiz o yazilar öznel beni astigi noktada baslar. Ve çok bireysel gibi görünen yazilarin fevkalade toplumsal karakterli olmasi bundandir. Huzur için bireysel bir roman diyebilir miyiz?

Peki bu dizi devam edecek mi?

Söylemistim, bir Osmanli çinisinin sag alt kösesine imza düsürülmüs mavi bir Osmanli lalesi neler düsünür, merak etmedeyim.

Bu çagda yazarin yazidan beklentisi nedir? Çok bireysel bir sey mi yoksa toplumsal bir misyon mu?

Yazi külliyesinde toplumsal ya da bireysel olan arasinda zannedildigi kadar keskin bir çizginin var oldugunu zannetmiyorum. (Toplumsal ya da bireysel mevzularin islenmesi ile karistirilmamali bu.) Bir kez olsun biz demeden, biz bilinci uyandirabilir bir yazar. Ama kastettiginizi zannettigim bireysellik eger toplumsal profilin disinda kalan bir görüntü vermekse, en bireysel ve aykiri gibi görünen yazar bile bunu, kendisini, kendince ideal gördügü bir toplumun bireyi olarak hissettigi için yapar. Yani onu, içinde yasadigi toplumdan farkli ve yalniz kilan ideal bir toplumu duydugu özlem adina kendi toplumundan kopmuslugudur. Yazar yalnizligi burada baslar. Hülasa; yazi insan kadar toplumsaldir. Insan gibi toplumsaldir. Yazar kendisi için yazmadigi müddetçe, buna da imkan var mi? Kendim için yaziyorum, diyen yayimlamayandir, onu da varsa bile biz bilmeyiz. Varligin temel ilkesi görülmek degil mi? Bir vahdet, iki tesniye, üç olunca cemaat! Hiçbir seyin, hiçbir seye, zamanin bile, konsantre olmadigi olamadigi bir zaman diliminde yasiyoruz. Bu çagda yazar olmak kisisel tercihiniz mi? Yoksa uzun vadede bir seyler birakmak isteyen birinin attigi emin adimlar mi?

Zamanin seyyalliginden bahsediyorsunuz. Günümüzde her sey su üzerinde bir o yana bir bu yana gidip gelen nilüfer gibi görünüyor. Ama bu çalkantilari tehlike olmaktan çikaran bir kök varsa bahsettiginiz sallanti zaaf olmaktan çikar. Yaptigim seye yazarlik denebilirse eger, ne bilinçli bir seçim ne gelecege kalmanin emniyetli bir yolu olarak atilan adimlar. Baslarken oyunun beni bu noktaya getirecegini mümkün degil kestiremezdim, bunu sik sik dile getirdim. On alti yasimda iken, “yazar olmak için yaratilmis oldugumu” filan fark ettigimi asla söyleyemem. Ama ne oldugunu bile bilmedigim sancinin varligini da asla inkar edemem. Ben sadece aradim. Ama içimde aradim. Yolculuklarim kendi içime olmak mecburiyetindeydi. Ararken kendimi ifade etmek bir ihtiyaç halini aldi. Ararken yazdim. Sussam ölürdüm noktasi. Sonra? Yazdigimi paylasmak istedim, bu kaçinilmazdi. Kimle? Beni okumaya tahammül edebilecek olanla. Çünkü onun da bana söyleyecegi vardi ve söyledi de. Her sey böyle oldu iste.

Dile yönelik tercihlerinizle birlikte düsünsel ve duygusal olani öne çikarmanizin sebebi okuyucu ile daha iyi bir diyalog mu amaçliyor?

Sinifta ögrenci, yazida okuyucu olmasa her sey eksik kalir. Tek tarafli anlatma olmaz. Okuyucu yaziyi tamamlayan son katmanin sahibidir. Ama yazi okuyucusuz olamayacagi halde, yazici okuyucuyu hesaba katmak için yazmaz. O gelir ve kendisi hesaba katilir. Yani diyalog sözcügü burada fazla bilinçli kaçiyor. Baslangiç olarak degil; ancak sonuç olarak iyi durabilir. Düsünsel ve duygusal olani öne çikardim; çünkü bundan kaçmadim. Çünkü ben böyleyim. Benim kainat karsisinda durdugum bir kavrama noktasi var ve bunu göstermekten çekinmiyorum.

Yusuf’un, Züleyha’nin bulunmadigi, Leyla ile Mecnun asklarinin yasanmadigi, Gül ile Bülbüllerin söylesmedigi bir dünyanin yazari Mor Mürekkep’te vermek istedigi bir mesaj var mi?

Mesaj fazla çiplak bir sözcük. Göstermek istedigim kalbin yeriydi, kalbe duyulacak güveni onamak istedim. Kalbin gösterdigi istikamete güvenmek ve bunu göstermek istedim.

Nazan Bekiroglu’nun renk siralamasinda mor renginin yeri nedir? Neden mor rengi edebiyatimizda bu kadar çok kullanilmakta? Neden Mor Mürekkep?

Mor hem anlamsal hem görsel olarak zor renk. Kimlikli ve derinlikli, hüzünlü ve hoyrat. Kullanissiz ve acili. Dindar ve uhrevi. Bazen de dünyevi. Seyyal ve degisken. Bir arada çok sey. Bunlari mor denemelerinde anlattim. Neden Mor Mürekkep? Bu, galiba en çok karsilastigim soru. Bir yaniyla eski yazili orijinal metinlerle sik sik ugrasan bir edebiyatçinin estetik sartlanmasi. Mor mürekkep, ehli erbabi bilir, eski metinlerde yaygin mürekkep rengidir. Sabit kalem de mor renk birakarak direnir zamana. Fakat somut olarak isaret etmek gerekirse, benim Mor Mürekkep’im, “La’l Kuslari” isimli bir öyküm vardi. Orada, ikiye katlanmis bir kagit arasina birakilan bir damla mor mürekkep vardir, iste odur.

Mor Mürekkep sütununda yazdiginiz yazilarda yitirilmis ya da üzerini küller kaplamis tarihi hikayeliyorsunuz. Mesela mor mürekkepler gibi… Bu yazilar yazarin yasanmisa duyulan özlemleri mi? Ya da bugüne yaptigi göndermeler mi?

Mazi ile muasaka tehlikeli serüven, demistim o yazilarin birinde. Nostaljik bir karakter olmadigim kendi hakkimda verebilecegim hükümlerden birisidir. Geçmisin, geçmiste ve geçmis için yazilmasi/yasanmasi en fazla nostalji olusturur, onun da varabilecegi en iyimser nokta sark odasidir. “Gizli Mabed”, “Gurebahane-i Laklakan”, Oryantalist seyyahlar. Tarih, hikaye anlatmak için/demek degildir. Hikaye de tarih anlatmak demek degildir. Ama yalan gibi görünen hikaye, yalanlarin üstündeki gerçegin isareti ise, ki öyledir, tarihten degilse de tarihin malzemesinden ödünç talebinde bulunabilir. Söylemek istedigim, beni ilgilendiren, tarihçinin ilgilendiginin disinda kalan seydir. Fakat rüyalarini yazacak kisi ne kadar uyanik kalmak mecburiyetindeyse, tarihte gezinecek kisi de o kadar bugünde dahasi yarinda olmak mecburiyetinde. Bugündeyim. Ve dünden çok yarinla ilgiliyim. Ama yarin, dünsüz asla olamayacak, bunun bilincindeyim.

Su günlerde ne yapiyor Nazan Bekiroglu?

Su günlerde bir Yusuf ile Züleyha yaziyor, daha dogrusu yazdi da son gözden geçirmeleri yapiyor.

Abdullah KILIÇ

Leave a comment

Your comment