Kapı

Nazan Bekiroğlu
Kapı

Ben: Nilüfer, bir öykü çiçeği. Ben diye bilinen bir dizi öykünün sonlara doğru zuhur eden kahramanlarından biri. Ahir zamanlarda olduğumuz tartışma götürse de, size anlatamayacağım hadisatı yaşadığım zamanlarda denizin yüzünü doldurdu evler. Arkamda deniz önümde evler. Ne yaptımsa denize bakarak yaptım. Denize bakarak işlediğim hatalar da denize bakarak bulduğum doğrular kadar gerçekti. Dahası denize bakarak yandım denize bakarak dayandım.
Ben ki bir oyunun hem başrol oyuncusu hem de şeref konuğuydum. Yaşlı gözlerle ve hayretle seyrettim hem sahnedeki hem koltuktaki kendimi. Fecrin, ilk ipliklerini çöle bıraktığı yerde kaçırılan bir vakit ne kadar kıyametse o kadar kıyamettim.

Sahne: Özgürlük meydanı. Özgürlük meydanı, perde ile dekor arasındaki kadar mesafe. Gong! Perde açılır, başlar özgürlüğün oyunu. Tekrar gong! Kapanır perde. Gürültü patırtı, sandalye sesleri arasında salonu terk eder seyirciler. Oyuncu perde ile dekor arasında şimdi şaşkın. Salon kapıları kapanmaktadır.

İnanmadan söylemeyi oyuncuyken yani sesimin perdesi beni ele vermezken öğrendim. Oyun bittiğinde ve sesim beni ele verdiğinde ise verdiğim tüm sözleri geri alan yine bendim.

Şehrin öbür ucundan koşarak gelen haberciyi ben taşlamadım. Hayal ufuklarım, üzerinden rüzgar geçen gri denizin ufkundan öteye de geçmedi. Kendim için tahayyül ettiğim ölüm kendi ölümüme uymadı hiç. Siyah bir ölüm olamadım. Siyah bir ölüm olsam, aklanmayı hak edebilirdim. Oysa en fazla beyaz bir ölüm olarak kararmayı göze alabildim. Süslediğim metinlerden de sakil çıktı hayat. Üstelik hayata güvenmiş de değilim.

Ama bir özet cümlesiyle; cümle kapılar kapandı yüzüme. Kalbimin kapılarını acıya açmaya en az niyetli olduğum zamanda oldu bu. Ve ben kapıların önünde kalakaldım. Önünde kalakaldığım, korkulu bir mesnevinin sonunda serin bahar sabahının ferahına açılan yedinci kapı; ya da sadece en küçük şehzadenin açabildiği kırkıncı kapı değildi. Tövbe kapısı, azap kapısı, çiçekler kapısı? Bunlar da değildi.

Ben, bana ait evin kapısında kaldım mevsimlerce. Ne anahtarlarım uydu bana ait kapının değiştirilmiş kilitlerine ne de bir izin olsun alabildim bana ait evi gezmeye.

Bir firavn mezarı demek olan ehramın karanlığında hakiki kapılarla birlikte kendisini inşa edeni de içinde tutarak kapanan yalancı kapının öyküsü gibidir bu öykü. Hazır olun, ya da kaçın! Kapanıyor kapılar: On’dan geriye doğru sayım başlar. Dokuz, sekiz, yedi. Kuğunun başı kanadının altında. Altı, beş. Kuğunun kulağının arkasında bir nilüfer çiçeği. Dört, üç. Kuğunun gözleri kapalı. Kuğu aç gözlerini. Bir, sıfır! Kuğu öldü! Ölüm kalbe gökyüzünün neresinden iniyor? Ve ölüm gökyüzünün katlarını aşarak ve kalbin tabakalarını da aşarak o en içteki fuada değdiğinde ölümsüz olanlar ne yapıyor? Menekşe mendilin düşe! Oysa ben hiçbir şey yapmadım. El ayak çekilmişken ve eşya ışığın içinde yüzmeye başlamışken. Bir kitabın üzerine eğilmişlerin yüzünde, uzak ve güzel bir yolculuğa çıkanların yüzlerinde götürdüğü her ne ise onu gördüm sadece. Bunu gördüm göreli ben evimle arama giren kapının önünde bekletilirken, siz tahammül edemediklerimi gördünüz. Tahammül ettiklerimi bilen varsa böyle gelsin. Tatlı hurmalar dökülmedi elini attığı yerden Meryem’in üzerine. Sancıyla akıttığı göz yaşları da mavi peygamber çiçeklerine dönüşmedi, buhurumeryemlerden de eser yok henüz.

Kapı girince benim olan evle benim arama, ben artık görünürde refakatçi bir karakterim. En fazla, acının içine girmeden acıya refakatçi olabilirim. Bir bela örtüsü örtüldü Meryem’in üzerine. Ama çarmıhını sırtında taşıyanın göğe çekilmesi sanıldığı kadar uzak değil. Değil mi ki kapılarda hakkım var. Şahit olarak bana O’nun yeteceği Divan’dan kapılarla devam var.

Şimdi dikkat edin, kulaklarınızı tırmalayacak olsa da şimdiki zamanla çekeceğim geriye kalan bütün cümlelerimi.

Bana ait öyküyü her sabah uyandığımda yeniden hatırlıyorum ve yeniden yazıyorum. Suçumu ikrar etmezsem hem orada hem burada yanacağım. İkrar edersem cürmümü bir kez yanmakla kurtuluyorum!

Bu öyküyü kalbinin yerini hatırlayanlar okusun. Ben her sabah, yine her sabah, bana ait ülkeyi benden ayıran bana ait kapının önünde bir kez ölüyorum. Yeniden doğacağımın bilinciyle ölümlü oluşumu çok seviyorum. Kendi kapımın önünde aç ve açık beklerken üzerime kar yağdığı günden beri karlı havaları sevmiyorum. Yuvasından düşen yavrusunu kanatları olduğu halde kaldıramayan anne kuşun neler hissettiğini de artık bilmek istemiyorum.

Canımın yanması, kendi canının yanması anlamına gelmesi gerekenler canımı yaktığından beri. Yüzüme kapanan kapılarımdan gerisin geri döndürüldüğüm andan beri. Karşıma çıkan ilk sokak köpeğinin -Mecnun’un sarıldığı Leyla’nın köpeği olmasa da fark etmez- boynuna sarılarak yaşlı gözlerinden öpebilseydim. Halimden sorarsanız işte bu hallerdeyim efendim.

Ben: Nilüfer, suçiçeğiyim. Lekesiz alınlarda kuşkusuz kalır izim.

Leave a comment

Your comment