Refakat, mavi lâle ve ölü şehzade

Nazan BEKİROĞLU
Refakat, mavi lâle ve ölü şehzade

Ben’im. Hani o mavi lâle. Bir kapının üzerinde sülüs hurufattan arda kalan boşluklarına dolduğum çini kitabede. Her şeyin, arkasındaki hayatla birlikte yükseldiği devirden kalma bir külliyede. Duvarlarından en rutubetlisine servi fidanı işlenmiş bir türbede. Sayamadığım kadar çok yüzyıldır ki bir şehzadenin ölüsünü beklemekteyim.
Sessizlikte. Eylemsizlikte.
Refakat. Mavi lâle. Ve ölü şehzade.
Düşüncenin yoğunluğunda bir burguyla oyulur gibi oyulurken içim. Alınlığında yer aldığım kapının dışında neler olup bittiğini başlangıçta hiç merak etmedim. Her şey bir gölge gibi geldi ve geçti yüzümü döndüğüm duvarın üstünden. Bütünün bilgisi içinde olması gereken bir parça idiysem de bütüne dair bir şey görmedim. Refakatteydim. Eylemsizdim. En fazla ölü bir şehzadeydim.
Mavi bir lâle olarak sahip olduğum kimliğimde ölü bir şehzade kadar eylemsizken, düşüncelerimde, yazgısına baş kaldıran bir kahraman kadar hareketteydim. Garip çelişki yaman kader. Çinilerin sessizliğini beklediğime göre sessizliğin ta kendisiydim. Ne çok sorularım vardı oysa cevaplarını beklediğim. Üstelik hangi sorulara karşılık olduğu bir türlü kestirilemeyen cevapları olan da bendim. Zihnimde çok şey vardı da onları ne yapacağımı hiç bilmedim. Ne yapacağımı bilmeyerek sahip olduklarımın ağırlığı altında ezilmekten korkmaya başladığımda kitabesinde yer aldığım kapının dışında neler olduğunu ilk kez merak ettim.
Merak suretinde serildi başkaldırının örtüsü üzerime. Var olduğunu bildiğim halde bir türlü bulup çıkaramadığım yazı, okunması gerektiği halde okuyamadığım metin, ya da söylenmesi gerektiği halde söylenmeyen söz; bütün bunları merak edebileceğim kadar dışarıda neler olduğunu merak ettim. Gece midir gündüzleri yutan, gündüz müdür gecelerden sıyrılan? Aslolan gelmekler midir, yoksa gitmekler midir? Görüp de unuttuğum rüyaları değil gördüğümü bile bilmediğim rüyaları merak ettim.
Hep merak ettim. İşleme yönü değiştirilmiş bir zihin, akış yönü değiştirilmiş bir yürek. Süveydası iptal edilmemiş bir merakın sancısı. Bana öğretilen anlam katmanlarının dışında farklı anlam katmanlarını öğrenmenin şaşkınlığı. Günleri sayarken bir şehzadenin ölüsüne refakatte, bitmek ve tükenmek bilmezmiş gibi görünen günleri, aslında azalmadığımı çoğaldığımı öğrendim.
Şaşılacak derecede bana benzeyen gölge kahraman ile karşılaştığımda gördüm ki ne kadar hoşça kal dediysem o kadar geri dönmüşüm. Kaç kez geri döndüysem o kadar hoşça kal demişim. Eylemsizmişim. Sadece refakatçiymişim. Bir kez olsun pencerenin dışındaki dünyanın oluşlarına katılabilseymişim düşüncelerimi eyleme dökmeyi başarabilecekmişim. Oysa ben sadece içi boşaltılmış monolog cümleleri ile konuşup yangınların üzerinden karanfil tütsüsü geçirmişim. En büyük eylemim eylemsizliğim.
Dışarıda, küçücük sebepler için alınan büyük kararların kılavuzluğunda muhteşem fırtınalar kopardı. Dağ lâleleri. Her bahar kıyamet bir kez daha kopardı. Ne güzel! Ben? Düşünüp de eyleyememekten neredeyse taş kesilecektim. Öyle ürktüm ki kendi hareketsizliğimden elimden gelse bir daha düşünmeyecektim.
Ama yine de hep düşündüm. Yazılması gerektiği halde, yazılması için yeterli zaman kalmayan cümlelerimin telâşında kendisi için hazırlanan ziyafete daveti unutulan çocuğun hüznü vardı. Geç gelse de uzun süren bir kışı da, erken gelse de çabuk biten bir yaz’ı da sadece fark ettim. Sadece duvara düşen gölgelerinden onları tanıdığımı nasıl iddia edebilirdim? Bu yüzden sahici değildim. Ama çevirdikçe sayfaları arasından kurumuş gül yaprakları çıkan bir kitabın şaşırtıcılığından daha fazla şaşırtıcı olan hayatı istedim. Giderek örselenen bir yüreğin taşımakta zorlanacağı kadar hayat, dedim. Razıydım.
Çünkü gölgenin yerini bulduğumda sebebini de merak etmem gerektiğini anladım. Sesim bu yüzden boğuk, bakışlarım muğlaktı. Aklım dışarıda, kalbim kendisini beklediğim ve bana hiçbir şey öğretmeyen şehzadede. Refakatle ihanet arasında kaldığımda ilk ölümcül yarayı aldım. Bir mesnevinin sıyrılıp satırlarından, sessiz sedasız çıkıp gitmenin tam zamanıdır, anladım.
Ben, onca zaman bana ayrılmış olan yeri bırakıp da giderken. Ne kadar meşakkatle sözcükleri bulunup da zahire çıkarılmış bir mesnevinin hâtimesi yazılırken duyulan hüzne benzedi hüzünlerin alâsı. Çünkü tetimme deyince bir kere, kendi mesnevisinden sessiz sedasız çekip giden ilk kahramandır onu yazan. Geride kalan: Her biten şeyin ardından geriye kalan; hüzünlerin leylâsı. Bir zamanlar bir boşluğu doldurmuş olan ve gerçek hayattaki lâlelere benzemeyen garip ve mavi bir lâlenin hatırası.
Ben, bütün bunları merak ettim. Önündeki ve arkasındaki mevsimin resmini aynı anda içinde taşıyan bir mart serinliğinde ölüme tarih düşürüldüğüm kapının alınlığından indim. Sabaha karşı değil, düpedüz geceydi. Son bir çığlık. Son bir sancı. Ama o da sessiz. Son sessizliğim. Yumdum gözlerimi. Bir kurgudan hayata düştüğüm yerde aldığım ilk nefesi iliklerime kadar içime çektim. Beni elbette yağmur karşıladı. Kendimi dışarıda, gölgelerin sebebi olan asılların arasında bulunca, dönüp de geriye baktığımda. Artık ben de duvara düşen gölgelerden biriydim. Gülümsedim. Arkamda bir mesnevi kaldı. Önüm hayattı. İçimi dolduran sesi ve nefesi sonuna kadar salıverdim.

Dilenci ve Züleyha’ya dair

Nazan Bekiroğlu
Dilenci ve Züleyha’ya dair

İki gülümseme öykü I- Züleyha’nın Dilenciye Gülümsemesi
Bir gün Züleyha, arkalığına beyaz sümbül dalları işlenmiş tahtırevanıyla geçiyordu kütüphanelerin ve tapınakların kenti olan kentinin sokaklarından.

Görkemli bir alayla geldiğini görenler saygı ve hayranlıkla kenara çekiliyor ve Mısr’ın parlak seheri Züleyha’ya yol açıyorlardı. Zengin ve güçlüydü, en fazla da güzeldi. Ve kimse kırmızı gülleri saçına Züleyha gibi takamazdı.

Birden bir meczub, ehil arslanları, atları ve arabaları aşarak Züleyha’nın tahtırevanının önüne dikiliverdi, yürüyüş durdu. Züleyha tül cibinliği aralayarak bu duraklamanın nedenini anlamak istedi.

Gözlerini kaldırarak Züleyha’nın yüzüne bakmaya başladı meczub. Züleyha, dedi, sevindir beni. Züleyha kölelerine meczubun sevindirilmesi için işaret etti.

Köleler mor renkli kadife bir keseyi uzattılar avcuna ama meczup oralı bile olmadı.

Züleyha, dedi, sevindir beni, bana gülümse. Başka bir şey istemem.

Züleyha, bu sesi hatırladı ve yüzüne dikkatlice bakınca, aşkını reddettiği silik bir yığın sima arasından bir zamanların ordu kumandanını tanıdı, Mısr’ın en güçlü komutanını. Usulca gülümsedi.

Züleyha gülümsedi, açıldı bütün beyaz zambaklar, bütün bahçelere bahar geldi.

Züleyha gülümsedi, mamur sarayların ve yıkık sarayların kentinde bütün dilenciler bir eşi daha bulunamayacak devletle donandılar.

Başını önüne eğen meczub sessiz ve sakin, geldiği gibi çekiliverdi.

O günden sonra Mısr’ın lisanına, sadaka vermek anlamına gelen yeni bir deyim yerleşti: Züleyha’nın gülümsemesi.

II- Dilencinin Züleyha’ya Gülümsemesi

Bir gün Züleyha, ki o artık Yusuf’un özlemiyle bütün serveti ve bütün gücü de, gençliği ve güzelliği gibi kendisini terk etmiş bir kadındı, bir zamanlar görkemli alaylar eşliğinde ve bir ışık topu halinde geçtiği kentinin sokaklarından sessizce geçiyordu. Adımları hastalıklı ve ağırdı.

Acımasız bir yaşlılık ve çok kollu bir ahtapota benzeyen hastalık tarafından kuşatılmışsa da kalbinden daha fazla acıyan bir yeri yoktu. Züleyha hala aşktı.

Ateşe düşen yaş kütüğün önce boğula boğula, sonra alev alev, sonra köz, yanması gibi Züleyha da yanıyordu. Ne bir çığlık, ne bir şikayet. Çıt yok! Züleyha dayanıyordu. Züleyha’nın içinde büyüyen hu yangını, bunu kendisi de bilmiyordu. Bir ah’tı Züleyha sadece. Kelam yoktu, eylem yoktu. Yürüyordu ama yürüdüğü yolun mahiyetini henüz fark etmiyordu.

Bütün istediği Züleyha’nın, kendisine Yusuf’tan haber getirecek birisiyle karşılaşmak, onun soluk alıp verdiği havayı içine çekmek, onun adımlarını ya da gözlerini iz düşürdükleri yerden toplamaktı. Züleyha böyle var oluyordu. Yittiğini zannediyordu da zahirini görenler, Züleyha böyle büyüyordu.

O gün Züleyha, ki o artık ne zengin ne de genç ve güzel bir kadındı, çok kez ölmüştü de gövdesinde bir kez bile ölümü duymamıştı kalbinde, bacaklarındaki derman kesilince yavaş yavaş, olduğu yere çömeliverdi. Sırtını dayadı da bir duvara yumdu gözlerini.

Gözlerinin önünden geçerken Yusuf’un dahil olduğu eski zaman düşleri, efendiyi köleye, köleyi efendiye dönüştüren hikayenin özeti. Züleyha bir sesle irkildi. Bir dilenciydi bu. Elinde asa, sırtında yırtık bir hırka vardı. Gözlerinde; düşenin dostu olan o yeganeden başkasına güvenmemenin emniyeti.

Dedi: Züleyha, bir zamanlar ne kadar, hem ne kadar yardım ettiğin bu yoksulu sen elbet hatırlamazsın. Ölümün ürpertili uçurumunun kıyılarından tutup da geri çekiverdiğin onca muhtaç arasından bu silik soluk simayı elbette bulup çıkaramazsın.

Ama sen şimdi ben olmuşsun. Belin bükülmüş, Mısr’ın aysız gecelerine benzeyen saçların beyazlamış, Nil’in pürüzsüz sathına benzeyen tenin buruşmuş. Yoksul düşmüşsün, aç ve yalnızsın. Keşke ben de senin yerinde olmuş olsam da ellerinden tutabilsem. Ama gel gör ki sana verebilecek hiçbir şeyim yok, kalbimin dışında. Böyle diyerek dilenci Züleyha’ya gülümsedi. Gülümsemesinde dilencinin şefkat vardı.

Züleyha’nın kalbi Yusuf’u yitirdiğinden bu yana hiç olmadığı kadar genişledi. İlk kez Züleyha derin bir nefes alabildi.

Ve bildi ki durur gibi görünen hayat, devamlı değişmektedir ve şehin gedaya dönüşmesi zannedildiği kadar da zor değildir. Yeni bir deyim daha girdi Mısr’ın lisanına bu anlamda; Dilencinin Züleyha’ya gülümsemesi.

Beşir Ayvazoğlu ; “İki Güzel Kitap”, Zaman , 18 Mart 2000

İki Güzel Kitap
Beşir Ayvazoğlu

Bir yazımda, bazı adamları toprağı sessizce ve cömertçe besleyen gözlerden ırak sular yeraltı sularına benzetmiş ve demiştim ki; “Geçmişe gömülmek istenen muhteşem bir medeniyeti koruyup geleceğe aktarmak için inanılmaz bir cehtle bir insan ömrüne sığması mümkün olmayan işler başarmış bir kısmı hâlâ keşfedilmeyi bekleyen mübarek insanlardır onlar. Bazıları çevrelerini sözlü olarak “tenvir” etmiş, bazılan bugün ortalama bir aydının okuduklarının toplamından fazla yazmış, bazıları da hem yazarak,hem konuşarak ışık saçmışlardır.

Merhum Fethi Gemuhluoğlu, daha çok insanlarla bire bir ilişki kurarak ve konuşarak hizmet etmeyi tercih edetlerdendi Zeki ve kabiliyetli Anadolu çocuklarını koruyup kollar, yönlendirir, burs temin ederek okumalarını sağlardı. İlim ve sanat alanlarında varlık göstereceğine inandıklarına daha özel bir ilgi gösteren Gemuhluoğlu, sevdiği, koruyup kolladığı veya bir şekilde dostluk kurduğu şair ve yazarların kendisi için yazdığı şiir ve yazılarla ebedileştirilmiştir. Bu yazı ve şiirler oğlu Selman Gemuhluoğlu tarafından bir araya getirildi, “Gerçek Olan Aşktır” adını taşıyan ve özel bir yayın olan kitap, merhumun kültür ve sanat çevreleriyle ilişkisini bütün açıklığıyla gözler önüne seriyor,

Necip Fazıl’dan Sezai Karakoç’a, Nihal Atsız’dan Cahit Tanyol’a,. Asaf Halet Çelebi’den Özdemir Asaf’a, Hilmi Yavuz’dan Yavuz Bülent Bakiler’e kadar, farklı çevrelerden çok sayıda şair ve yazarla yakın dostluk ilişkileri bulunan Fethi.Bey’in kendisi de az yazmış ve yazdıklarını gün ışığına pek çıkarmamış bir şairdi.Bazı güzel denemeleri ve “Dostluk Üzerine” gibi hafızalardan hiç silinmeyen konuşmaları da vardır. Şiirleri “Gerçek Olan Aşktır”ın hemen başında yer alıyor, Yazıları, bu kitabın önsözünden öğrendiğimize göre ikinci kitapta, hakkında yazılmış bütün yazılar ise üçüncü kitapta toplanacak.

Merakla bekliyoruz.

Başka bir yazımda da Nazan Bekiroğlu’nun bir hikâye ve deneme yazarı olarak geçmişi sorgulayıcı bir tavrı benimsediği, hayran olduğu ve derinden etkilendiği Tanpınar gibi, geçmişte yaşamayı, fakat orada kalmayıp bugüne bir şeyler taşıyarak yeni şeylere “dönüştürmeyi” çok iyi bildiğini yazmış ve şöyle devam etmiştim.

“Ne pasif bir hayranlık, ne anlamsız bir düşmanlık. Önce anlamak ve anladığını iyi ifade etmek, iyi ifade edememenin
bir yazar için nasıl dayanılmaz bir sancı olduğunu, esasen sanatın bu sancıdan, en iyi ifâdeyi bulma cehdinden doğduğunu da biliyor. Cemil Meriç’in deneme üslubunu benimsemiş; eksilte eksilte yazıyor , yani yazdıklarının en acımasız eleştirmeni kendisi. Sade ve çocuksu bir cümlenin, sadelikteki beşerinin peşinde Peki bunu başarabiliyor mu ? Hem de nasıl inanmazsanız, Nun Masalları’nı ve Zaman’daki Mor Mürekkep yazılarını okuyunuz.

Nazan Hanım’ın, pazar günleri bu sayfanın sol üst köşesinde yazdığı Mor Mürekkep yazıları, aynı adla kitap oldu. Şiir tadında tam altmış yedi deneme. Nefis bir Türkçe, zengin bir kültür, hayal gücü, ince bir duyarlılık ve ayrıntılara nüfuz eden olağanüstü bir dikkat… yani iyi bir yazar için ne gerekiyorsa hepsi bir arada.

Özellikle gençlerin mutlaka okumaları gereken bir kitap.

Abdullah Kılıç ; “Kağıt Arasında Bir Damla Mor Mürekkep”, Zaman , 16 Mart 2000

Abdullah KILIÇ …(Zaman 16 Mart 2000)

Kagit arasinda bir damla Mor Mürekkep

Bu sayfanin müdavimleri arasindaysaniz pazar günlerini iple çektiginize inaniyorum. Kültür Sayfasi okurlarini iki yildir ‘Mor Mürekkep’ sütununa tutuklu birakan Nazan Bekiroglu ‘yazar’ duyarliliginin ötesinde tarif edilemez bir ugrasla olusturuyor yazilarini… Tipki ipek böceginin kozasini örmesi gibi. Dagarcigindan seçtigi kelimeleri bir satranç ustasi edasi ile yerine koyan Bekiroglu, bununla da yetinmeyip onlara ruh veriyor. Bekiroglu, renklere, hele mor’a olan tutkusu; güle, sümbüle, laleye olan sevgisi; mehtaba, yildizlara, bulutlara ve yagmura vurulmuslugu ile naif bir yazar olarak karsimiza çikiyor. Türkçeye tutkunlugundan ödün vermeden, cümlelerindeki ahengi bozmadan, her kelimeye yükledigi ayrinti ve duygu ile siir gibi yazilar çikiyor ortaya.

Herhangi bir sebeple Nazan Bekiroglu’nun bundan önceki yazilarini okuyamayanlarin artik üzülmesine gerek yok. Çünkü Nazan Bekiroglu yazilarini ‘Mor Mürekkep’te bir araya getirdi. Siir tadinda atmis yedi denemeden olusan eseri Iyi Adam Yayinlari’ndan çikti. Nazan Bekiroglu ile yazi serüvenini; ‘Mor Mürekkep’i konustuk…

“Ben: Nilüfer, suçiçegi”, “Ben: Suzidilara Yürük Semai”, “Ben: Kiraz agaci, pembe çiçekli”… Öznesi ben olan ve esya ile özdeslesim bildiren bir dizi metin altina imza attiniz. Bireyin esya ile özdeslesmesi ne demek?

Ben’in kendi disinda kalan yasantilari yüklenme kabiliyetine empati diyelim. “Obje” konumundaki hayatlar karsisinda kontrolünü kaybeden yazarin, onunla her seyi paylasmasi bir bakima, ölüm hariç. Yasanmis olana zaafiniz vardir çünkü. Ama öyle bir an gelir ki yüklenme kabiliyetiniz/ihtiyaciniz insani asarak esyaya kadar sirayet etmeye baslar. Buna çok da sasmamali. Esyanin ruhu vardir çünkü. Çünkü esya onu var eden insan ile vardir, onun ruhunu tasir. III. Selim’in kalbinden süzülerek gelen Suz-i dilara Yürük Semai, kat karsiligi satilan bir bahçenin kesilen kiraz agaci… Bunlar kendilerinden çok daha fazla seylerdir. Dahasi toplumlarin ve zamanlarin ruhunu tasir esya. Ve esyanin kimligi, insanin/toplumlarin/zamanlarin kimligini vaz etmek için, hikaye edilebilecek en uygun kimliktir, insanin kendisinden sonra tabii. Bir on altinci asir hattinin, naksinin özgün Osmanli kimligi ile bir on dokuzuncu asir hattinin, tezhibinin, naksinin artik dejenerasyona ugramis, dünyaya bakis açisini kaybetmis kimligi bir midir? Onun için bazen silik soluk bir satih olan bir minyatür çok fazla anlatir. Anlatsin da!

Nazan Bekiroglu kendi ben’i ile mi sinirliyor bizi yoksa bu ben, öznelliginden siyrilarak benlerin tercümani mi oluyor, yani bir bakima nesnellesiyor mu?

Benim anlattigim ben, sadece benim öznelligimle sinirli kalirsa bunun ne anlami olabilir ki? Baskalarina ait özel hayatlar zannedildigi kadar oyalamaz bizi. Herhangi bir yazar ben’i, onda kendimizi bulmuyorsak bizi ilgilendirmez. Bizim asil istedigimiz biz’iz. Yazici, bana ben’i göstermeli. Onun için yazar, ben’ine baska benlerin bileskesini yerlestiriyorsa ben öyküleri bir kiymet tasir. Suçiçegi olan nilüferde bütün nilüferler kendisini bulmali ki ‘ben’ kivamini bulsun. Yoksa kime ne ben’den? Degil mi ki çok bireysel gibi görünen yazilara olan ilgimiz o yazilar öznel beni astigi noktada baslar. Ve çok bireysel gibi görünen yazilarin fevkalade toplumsal karakterli olmasi bundandir. Huzur için bireysel bir roman diyebilir miyiz?

Peki bu dizi devam edecek mi?

Söylemistim, bir Osmanli çinisinin sag alt kösesine imza düsürülmüs mavi bir Osmanli lalesi neler düsünür, merak etmedeyim.

Bu çagda yazarin yazidan beklentisi nedir? Çok bireysel bir sey mi yoksa toplumsal bir misyon mu?

Yazi külliyesinde toplumsal ya da bireysel olan arasinda zannedildigi kadar keskin bir çizginin var oldugunu zannetmiyorum. (Toplumsal ya da bireysel mevzularin islenmesi ile karistirilmamali bu.) Bir kez olsun biz demeden, biz bilinci uyandirabilir bir yazar. Ama kastettiginizi zannettigim bireysellik eger toplumsal profilin disinda kalan bir görüntü vermekse, en bireysel ve aykiri gibi görünen yazar bile bunu, kendisini, kendince ideal gördügü bir toplumun bireyi olarak hissettigi için yapar. Yani onu, içinde yasadigi toplumdan farkli ve yalniz kilan ideal bir toplumu duydugu özlem adina kendi toplumundan kopmuslugudur. Yazar yalnizligi burada baslar. Hülasa; yazi insan kadar toplumsaldir. Insan gibi toplumsaldir. Yazar kendisi için yazmadigi müddetçe, buna da imkan var mi? Kendim için yaziyorum, diyen yayimlamayandir, onu da varsa bile biz bilmeyiz. Varligin temel ilkesi görülmek degil mi? Bir vahdet, iki tesniye, üç olunca cemaat! Hiçbir seyin, hiçbir seye, zamanin bile, konsantre olmadigi olamadigi bir zaman diliminde yasiyoruz. Bu çagda yazar olmak kisisel tercihiniz mi? Yoksa uzun vadede bir seyler birakmak isteyen birinin attigi emin adimlar mi?

Zamanin seyyalliginden bahsediyorsunuz. Günümüzde her sey su üzerinde bir o yana bir bu yana gidip gelen nilüfer gibi görünüyor. Ama bu çalkantilari tehlike olmaktan çikaran bir kök varsa bahsettiginiz sallanti zaaf olmaktan çikar. Yaptigim seye yazarlik denebilirse eger, ne bilinçli bir seçim ne gelecege kalmanin emniyetli bir yolu olarak atilan adimlar. Baslarken oyunun beni bu noktaya getirecegini mümkün degil kestiremezdim, bunu sik sik dile getirdim. On alti yasimda iken, “yazar olmak için yaratilmis oldugumu” filan fark ettigimi asla söyleyemem. Ama ne oldugunu bile bilmedigim sancinin varligini da asla inkar edemem. Ben sadece aradim. Ama içimde aradim. Yolculuklarim kendi içime olmak mecburiyetindeydi. Ararken kendimi ifade etmek bir ihtiyaç halini aldi. Ararken yazdim. Sussam ölürdüm noktasi. Sonra? Yazdigimi paylasmak istedim, bu kaçinilmazdi. Kimle? Beni okumaya tahammül edebilecek olanla. Çünkü onun da bana söyleyecegi vardi ve söyledi de. Her sey böyle oldu iste.

Dile yönelik tercihlerinizle birlikte düsünsel ve duygusal olani öne çikarmanizin sebebi okuyucu ile daha iyi bir diyalog mu amaçliyor?

Sinifta ögrenci, yazida okuyucu olmasa her sey eksik kalir. Tek tarafli anlatma olmaz. Okuyucu yaziyi tamamlayan son katmanin sahibidir. Ama yazi okuyucusuz olamayacagi halde, yazici okuyucuyu hesaba katmak için yazmaz. O gelir ve kendisi hesaba katilir. Yani diyalog sözcügü burada fazla bilinçli kaçiyor. Baslangiç olarak degil; ancak sonuç olarak iyi durabilir. Düsünsel ve duygusal olani öne çikardim; çünkü bundan kaçmadim. Çünkü ben böyleyim. Benim kainat karsisinda durdugum bir kavrama noktasi var ve bunu göstermekten çekinmiyorum.

Yusuf’un, Züleyha’nin bulunmadigi, Leyla ile Mecnun asklarinin yasanmadigi, Gül ile Bülbüllerin söylesmedigi bir dünyanin yazari Mor Mürekkep’te vermek istedigi bir mesaj var mi?

Mesaj fazla çiplak bir sözcük. Göstermek istedigim kalbin yeriydi, kalbe duyulacak güveni onamak istedim. Kalbin gösterdigi istikamete güvenmek ve bunu göstermek istedim.

Nazan Bekiroglu’nun renk siralamasinda mor renginin yeri nedir? Neden mor rengi edebiyatimizda bu kadar çok kullanilmakta? Neden Mor Mürekkep?

Mor hem anlamsal hem görsel olarak zor renk. Kimlikli ve derinlikli, hüzünlü ve hoyrat. Kullanissiz ve acili. Dindar ve uhrevi. Bazen de dünyevi. Seyyal ve degisken. Bir arada çok sey. Bunlari mor denemelerinde anlattim. Neden Mor Mürekkep? Bu, galiba en çok karsilastigim soru. Bir yaniyla eski yazili orijinal metinlerle sik sik ugrasan bir edebiyatçinin estetik sartlanmasi. Mor mürekkep, ehli erbabi bilir, eski metinlerde yaygin mürekkep rengidir. Sabit kalem de mor renk birakarak direnir zamana. Fakat somut olarak isaret etmek gerekirse, benim Mor Mürekkep’im, “La’l Kuslari” isimli bir öyküm vardi. Orada, ikiye katlanmis bir kagit arasina birakilan bir damla mor mürekkep vardir, iste odur.

Mor Mürekkep sütununda yazdiginiz yazilarda yitirilmis ya da üzerini küller kaplamis tarihi hikayeliyorsunuz. Mesela mor mürekkepler gibi… Bu yazilar yazarin yasanmisa duyulan özlemleri mi? Ya da bugüne yaptigi göndermeler mi?

Mazi ile muasaka tehlikeli serüven, demistim o yazilarin birinde. Nostaljik bir karakter olmadigim kendi hakkimda verebilecegim hükümlerden birisidir. Geçmisin, geçmiste ve geçmis için yazilmasi/yasanmasi en fazla nostalji olusturur, onun da varabilecegi en iyimser nokta sark odasidir. “Gizli Mabed”, “Gurebahane-i Laklakan”, Oryantalist seyyahlar. Tarih, hikaye anlatmak için/demek degildir. Hikaye de tarih anlatmak demek degildir. Ama yalan gibi görünen hikaye, yalanlarin üstündeki gerçegin isareti ise, ki öyledir, tarihten degilse de tarihin malzemesinden ödünç talebinde bulunabilir. Söylemek istedigim, beni ilgilendiren, tarihçinin ilgilendiginin disinda kalan seydir. Fakat rüyalarini yazacak kisi ne kadar uyanik kalmak mecburiyetindeyse, tarihte gezinecek kisi de o kadar bugünde dahasi yarinda olmak mecburiyetinde. Bugündeyim. Ve dünden çok yarinla ilgiliyim. Ama yarin, dünsüz asla olamayacak, bunun bilincindeyim.

Su günlerde ne yapiyor Nazan Bekiroglu?

Su günlerde bir Yusuf ile Züleyha yaziyor, daha dogrusu yazdi da son gözden geçirmeleri yapiyor.

Abdullah KILIÇ

Zaman – 16 Mart 2000 – Abdullah Kılıç (Mor Mürekkep)

SİYAH KELEBEKLER

-evvel gidenler için-

Neden bu kadar çok ve çabuk gidiyorlar? Sahi bu kadar çok ve çabuk mu gidiyorlar, yoksa biz mi terk ediyoruz bunca gönüllü kendimizi dalgaların hüznüne?

Deniz büyüdükçe gemiler ne denli küçülüyor, limanlar ne denli anlamsızlaşıyor.

Neden yokluklarında bıraktıkları boşluk, varlıklarıyla doldurdukları yerden bunca geniş? Her defasında kendimizi de çoğaltarak ilave ettiğimizden mi?

Neden bazı kimselerin ölümü, ölümü güzelleştiriyor içimizde?

Onlarda yangın yok, bize tevekkülü öğretecek kadar güzelleşerek gidiyorlar.

Hamid haklı mı, bir sevilenin ölümü mü güzelleştiriyor ölümü bunca; bunca, dünyayı boşalttığı gibi.

Bazı kimselerin ölümü ılık bahar yağmurlarına denk geldiğinden mi munisleşmiş bir sevdaya benziyor? Ve ansızın hatırlıyoruz, o bahar ilk gördüğümüz kelebeğin siyah olduğunu.

Neden bazı kimseler ölünce, bir daha asla girmeyeceklerini bildiğimiz odalarına, eskisinden daha fazla siniyorlar? Neden hala “onlara” gidiyor oluyoruz? Neden arkada bıraktıkları bir yığın ayrıntının, kendilerinden daha uzun ömürlü oluşunun sırrını bir çırpıda çözüyoruz? Çini mavisi lambalarını, ceviz oymalı sehpalarını, bordo çizgili porselen çay fincanlarını ilk gördüğümüz günleri tekrar hatırlıyoruz. Teker teker hatırlıyoruz bütün gülücüklerini; bir zamanlar küçücük bir kızken bize armağan edilmiş. Bir küçücük kızken biz eski zaman kokulu serin bir taş mutfakta, tahta bir masanın basında sunulan bir dilim çilekli pasta örneğin, ya da fanusunda incecik bir balerinin döndüğü porselen bir saati tecessüsle seyretmenin öğretisi. Nasıl birdenbire ve bunca yıl üzerine anlamını kaybetmiş tüm limanların yerini tutuyor.

Ve bir çocuk gönlünü, verecek başka şeyi kalmayanların, bir gülücükle okşamasının anlamını birden çıkarıveriyoruz.

Onları güzele götürecek yüklerinin çokluğunu bildiğimizden mi hafifliyor yüreğimizde, çok ağır olması gereken ölümleri?

Ve nasıl olup da geriye bırakıyorlar, bir gün mutlaka, onların ölümlerinin bizde bıraktığı boşluğu onlarla konuşabilecek olma umudunu. Hani siz öldüğünüz gün, diye başlayan cümlelerle. Dahası, hani ben öldüğüm gün.

Ne denli ılık yağmurlarla uyanıyoruz kimi, zamanı ve mekanı geri saran düşlerimizden. Yeniden çocukmuşuz, yeniden bütün boşluklarımızı doldurmuşuz. Baharmışız yeniden. Hayat törpülememiş bizi, mazur ve masummuşuz. Yazdıklarımızın altına tarih atacak yüreklilikte çökmüşüz, gelecek yıl aynı günden umutluymuşuz.

Ne denli ılık yağmurlarla uyanıyoruz kimi, zamanı ve mekanı geri saran düşlerimizden. Ne denli içimiz sızlıyor da, oysa bir yangınmışız, anlamsızmışız, yokmuşuz.

Neden bazı kimselerin yokluğu, varlıklarında ummadığımız kadar büyük bir boşluk bırakıyor içimizde.

Cennet; hayatımızda sevdiklerimizin ölümü haberiyle başlayan süreçlerin geri alınması imkanı mı olacak bir başka zamanda ve mekanda, bir kez kaybetmiş olmanın bilincini yitirmemekle birlikte?

Mor Mürekkep, İyiadam Yayıncılık, Aralık 1999, İstanbul, s.214 , 215

Kapı

Nazan Bekiroğlu
Kapı

Ben: Nilüfer, bir öykü çiçeği. Ben diye bilinen bir dizi öykünün sonlara doğru zuhur eden kahramanlarından biri. Ahir zamanlarda olduğumuz tartışma götürse de, size anlatamayacağım hadisatı yaşadığım zamanlarda denizin yüzünü doldurdu evler. Arkamda deniz önümde evler. Ne yaptımsa denize bakarak yaptım. Denize bakarak işlediğim hatalar da denize bakarak bulduğum doğrular kadar gerçekti. Dahası denize bakarak yandım denize bakarak dayandım.
Ben ki bir oyunun hem başrol oyuncusu hem de şeref konuğuydum. Yaşlı gözlerle ve hayretle seyrettim hem sahnedeki hem koltuktaki kendimi. Fecrin, ilk ipliklerini çöle bıraktığı yerde kaçırılan bir vakit ne kadar kıyametse o kadar kıyamettim.

Sahne: Özgürlük meydanı. Özgürlük meydanı, perde ile dekor arasındaki kadar mesafe. Gong! Perde açılır, başlar özgürlüğün oyunu. Tekrar gong! Kapanır perde. Gürültü patırtı, sandalye sesleri arasında salonu terk eder seyirciler. Oyuncu perde ile dekor arasında şimdi şaşkın. Salon kapıları kapanmaktadır.

İnanmadan söylemeyi oyuncuyken yani sesimin perdesi beni ele vermezken öğrendim. Oyun bittiğinde ve sesim beni ele verdiğinde ise verdiğim tüm sözleri geri alan yine bendim.

Şehrin öbür ucundan koşarak gelen haberciyi ben taşlamadım. Hayal ufuklarım, üzerinden rüzgar geçen gri denizin ufkundan öteye de geçmedi. Kendim için tahayyül ettiğim ölüm kendi ölümüme uymadı hiç. Siyah bir ölüm olamadım. Siyah bir ölüm olsam, aklanmayı hak edebilirdim. Oysa en fazla beyaz bir ölüm olarak kararmayı göze alabildim. Süslediğim metinlerden de sakil çıktı hayat. Üstelik hayata güvenmiş de değilim.

Ama bir özet cümlesiyle; cümle kapılar kapandı yüzüme. Kalbimin kapılarını acıya açmaya en az niyetli olduğum zamanda oldu bu. Ve ben kapıların önünde kalakaldım. Önünde kalakaldığım, korkulu bir mesnevinin sonunda serin bahar sabahının ferahına açılan yedinci kapı; ya da sadece en küçük şehzadenin açabildiği kırkıncı kapı değildi. Tövbe kapısı, azap kapısı, çiçekler kapısı? Bunlar da değildi.

Ben, bana ait evin kapısında kaldım mevsimlerce. Ne anahtarlarım uydu bana ait kapının değiştirilmiş kilitlerine ne de bir izin olsun alabildim bana ait evi gezmeye.

Bir firavn mezarı demek olan ehramın karanlığında hakiki kapılarla birlikte kendisini inşa edeni de içinde tutarak kapanan yalancı kapının öyküsü gibidir bu öykü. Hazır olun, ya da kaçın! Kapanıyor kapılar: On’dan geriye doğru sayım başlar. Dokuz, sekiz, yedi. Kuğunun başı kanadının altında. Altı, beş. Kuğunun kulağının arkasında bir nilüfer çiçeği. Dört, üç. Kuğunun gözleri kapalı. Kuğu aç gözlerini. Bir, sıfır! Kuğu öldü! Ölüm kalbe gökyüzünün neresinden iniyor? Ve ölüm gökyüzünün katlarını aşarak ve kalbin tabakalarını da aşarak o en içteki fuada değdiğinde ölümsüz olanlar ne yapıyor? Menekşe mendilin düşe! Oysa ben hiçbir şey yapmadım. El ayak çekilmişken ve eşya ışığın içinde yüzmeye başlamışken. Bir kitabın üzerine eğilmişlerin yüzünde, uzak ve güzel bir yolculuğa çıkanların yüzlerinde götürdüğü her ne ise onu gördüm sadece. Bunu gördüm göreli ben evimle arama giren kapının önünde bekletilirken, siz tahammül edemediklerimi gördünüz. Tahammül ettiklerimi bilen varsa böyle gelsin. Tatlı hurmalar dökülmedi elini attığı yerden Meryem’in üzerine. Sancıyla akıttığı göz yaşları da mavi peygamber çiçeklerine dönüşmedi, buhurumeryemlerden de eser yok henüz.

Kapı girince benim olan evle benim arama, ben artık görünürde refakatçi bir karakterim. En fazla, acının içine girmeden acıya refakatçi olabilirim. Bir bela örtüsü örtüldü Meryem’in üzerine. Ama çarmıhını sırtında taşıyanın göğe çekilmesi sanıldığı kadar uzak değil. Değil mi ki kapılarda hakkım var. Şahit olarak bana O’nun yeteceği Divan’dan kapılarla devam var.

Şimdi dikkat edin, kulaklarınızı tırmalayacak olsa da şimdiki zamanla çekeceğim geriye kalan bütün cümlelerimi.

Bana ait öyküyü her sabah uyandığımda yeniden hatırlıyorum ve yeniden yazıyorum. Suçumu ikrar etmezsem hem orada hem burada yanacağım. İkrar edersem cürmümü bir kez yanmakla kurtuluyorum!

Bu öyküyü kalbinin yerini hatırlayanlar okusun. Ben her sabah, yine her sabah, bana ait ülkeyi benden ayıran bana ait kapının önünde bir kez ölüyorum. Yeniden doğacağımın bilinciyle ölümlü oluşumu çok seviyorum. Kendi kapımın önünde aç ve açık beklerken üzerime kar yağdığı günden beri karlı havaları sevmiyorum. Yuvasından düşen yavrusunu kanatları olduğu halde kaldıramayan anne kuşun neler hissettiğini de artık bilmek istemiyorum.

Canımın yanması, kendi canının yanması anlamına gelmesi gerekenler canımı yaktığından beri. Yüzüme kapanan kapılarımdan gerisin geri döndürüldüğüm andan beri. Karşıma çıkan ilk sokak köpeğinin -Mecnun’un sarıldığı Leyla’nın köpeği olmasa da fark etmez- boynuna sarılarak yaşlı gözlerinden öpebilseydim. Halimden sorarsanız işte bu hallerdeyim efendim.

Ben: Nilüfer, suçiçeğiyim. Lekesiz alınlarda kuşkusuz kalır izim.

O nun artık burada oturmuyor

Nazan Bekiroğlu
O nun artık burada oturmuyor
O nun artık burada oturmuyor.

Gökyüzünün lacivert yorganında görünür kılınan ilk yıldız ile ışığı ilk kaybolan yıldız arasındaki zamanda oldu ne olduysa. Varım zannediyordu yok oldu. Suretini terk etmeye kalkıştı da en fazla yeni bir surete kalb oldu. Bir sureti yok etmek için onun üzerine çekilen her sütrenin yeni bir suretten farklı bir şey olmadığını bir türlü öğrenemediğinden ve bir sureti terk etmenin yolunun yerine yeni bir suret koymaktan geçmediğini bile bilmediğinden oldu bu.

O nun artık burada oturmaz oldu.

Eskimiş kimliklerin gömlekler gibi çıkarılabileceğini ve yenilenmiş kimliklerin gömlekler gibi giyilebileceğini öğrenememiş olduğundan değil ama. Yükü taşıyan, taşıdığının, yüklenebileceğinde fazlası olmadığını fark edemediğinden belki böyle oldu. Ve bunu fark etmenin tek yolunun da yükü altında ezilmeye rıza göstermekle eş anlamlı olduğunu bilmediğinden. Yani kaldıramadığının altında ezilmeye bir türlü razı olmadığından. Yani hep denediğinden, hep denediğinden. Hiç teslim olup da yolculuğa çıkmadığından. Oysa gidilecek yer belliyse yolu uzatmanın anlamı yoktu.

Bu yüzden işte o nun artık burada oturmaz oldu.

İki uygarlık arasında yitmenin öyküsü kadar görkemli, iki lale arasındaki yol kadar uzun değil bu öykü. Her yitiğin yüzünden okunabilecek kadar sade. Bir büyük sus! Sadece bu. Gün gelir mürşid olan öğreticinin öyküsü tersine döner, aniden. Aniden, öğretici olan, öğrettiğinden öğrenmeye başlar. Ve hiç umulmadık bir ilham kaleme dolmaya başladığında o nun artık burada oturmamaya başlar. Öğrencinin öğrettikleri geleceğe doğru yürürken, öğrenenin öğrettikleri geçmişe doğru yürür. Sıddiyk olanın taşıdığı sonsuz güvenin mahiyetini kimse bilmeyecek. Oysa başı ve sonu gibi söz dizimi de ters yüz olmuş yazıların labirentlerinden selametle çıkmak sanıldığı kadar zor değildir. “Kimse inanmazsa o inanır”. Zamansız ve tanımsız. Amenna!

Önce ezberlenen, sonra yırtılıp atılan ve en son ezberde kalan haliyle yeniden yazılan, hayat bu olduğundan. Yazılacak şeylerin hepsinin yazılması için her şey hazırlandığında hiçbir şey yazılamadığından. Bir ışık ve kuş kanadına konup gelir balıklar. Yırtılıp atılan çokça ırmak olsun. Balıklar sağ olsun.

Suyu esirgenen çiçeğin öleceğini bilmekle, suyunu vermeyerek bir çiçeği öldürmenin aynı şey olmadığını fark ettiğimde, yazılması bitmiş bir hikayeyi besleyecek kitabın okunma zamanı gelmiştir artık. Ama son kez yazdığım şeyi ilk kez okuduğumda, okuduğumun, yazdığımı hatırladığım şey çıkmamasından korkuyorum. Ben ki ruhum ile cesedim arasında kaldığımda, cesedime girmekten korkan ruhumu mest ve esir eden musıkinin hatırasıyla, Kabe ile örtüsü arasına giren yeganenin dua ve göz yaşı olduğunu artık biliyorum.

Bana ait amel defterleri açılıp döküldüğünde geçecek adlar var. Açılıp döküldüğünde adımın geçeceği amel defterlerinin varlığı gibi. Kendi kaderimizi başkasına da kader olsun diye yaşadığımızdan. Hayat bu kadar ortadayken, bir imaj kalabalığında zihni bulanan kendi imgesiyle karşılaşır suyun kıyısında. Yazık olur sadece! Nerede kaybettiğimi bile bilmeden onu kaybettiğim şey. Hiç uyumadan, gecenin örtüleri kentin üzerine çekildiğinde ne olacaksa şahidi olmaya niyet ederek başladığım gece. Ve ben şahitlik öyküleri yazarken gecenin içinde, yitirdiğim şehadet. Sırrın aralanan perdesi sırrımı saklamayı aklettiğim anda yüzüme kapanıyor. Aklın akçesi geçmiyor aşk mezadında.

Yitik suhufa dair merak içe gömülmek mecburiyetinde. Bir kuyuda yiten yüzük ki kuyuya sevinç bulana acı. Veri sayısı yeterince girilmemiş bir denklemin ortasına düşüldüğünde çıkışlar aniden kapanır. Geriye bir tek hayatın hükmü kalır. Cümlenin mantıki sırası bozulduğunda noktanın hükmü kalkar. Giderek uzaklaşır bir iftar vakti ezikliği. Ve mutena yürekte başlar bir türlü kabul görmeyen şarkıların tercihi.

Ölümcül bir sarsıntıdan salimen çıkacak olanları bekleyen dünyanın emniyetsizliği içinde unutulan yegane kapıdır meyyit kapısı. Oysa kapı üzerinden isim ansızın yere düşer. Kurumaya bırakılmış gülün yapraklarını savuran bir rüzgar değildir üstelik isimlikleri yerinden çeviren. Yağmalandıkça azalmanız hükümdar olmadığınızdan, hep böyle olur.

Ve o nun artık burada oturmaz olur.

Ben istemesem sesim beni böyle ele vermezdi. Böyle büyümezdi sözcüklerim. Böyle sararmasına izin vermezdim suretimin, istemesem. Ama olsun! Ölmeye razı olmayanın bir kez olsun, gerçek anlamda yaşadığından söz edilemeyeceğini kestiremediğinden değil bu olmayana ergilik, o nun’un.

Dalgalar, derinliği malum suların üzerinde kırılmaya başladıysa, deniz diplerinin eskisi gibi derin olmadığını kestiremediğinden de değil.

Çoktandır, O Nun Artık Burada Oturmuyor başlıklı bir yazı yazmayı kurduğundan, bundan da değil.
Sadece ve sadece, ağyara setr olunsa da ef’ali kendi kalbine aşikar olduğundan, sadece bundan. Öyle ki O nun artık burada oturmadığından: O nun artık burada oturmuyor.

Ve dahi o nun burada hiç oturmadı. Dahası o nun diye birisi hiç olmadı.

Emine Eroğlu ; “Mor Mürekkep ve Yazıcısı”, Yeni Şafak , 2 Mart 2000

MOR MÜREKKEP ve yazıcısı…
Emine EROĞLU

Nazan Bekiroğlu “Mor Mürekkep” yazılarını kitaplaştırdı. Kitap, “İyi Adam” yayınları tarafından yayımlandı. “Mor Mürekkep”te denemeden ziyade “Acaba Nazan hanım kısa hikâyeye mi yöneldi?” sorusunu sorduracak kadar hikâye tadı var… Eşik, kitabın ikinci bölümünün : adı ama Nazan hanımın asıl eşiği o muhteşem üçüncü bölüm daha çok… “Ateş Bahçeleri”nden “lbrahim”e, “Mavi Kuş”tan “Hiç Emniyette Değilim “e kadar yaşamın tersinden okunan öyküsü Yol Arkadaşım. Dâirenin ikinci, üçüncü, dördüncü., turu. Her turun yazıya eklediği yeni anlam katmanları arasında şaşkın ve mütehayyir okuyucu… Asi olan yazı. Eşyanın hakikatine nüfuz nedir ki?.. Ateş yakmıyor, su boğmuyor, gülün dikeni acıtmıyor… Hatırlamak, mukavele, nakkaş, sem ü pervane, nakş-ı ber-âb.. tasavvufun vurguları. Nazan Hanım, yazılarını çok iyi tanımlayan “mor” rengini de bu bölümde çözümlüyor. Yüreğiyle saklanamayacak kadar ortada oluşu bir kadın kalbi taşıyor olmasından mı? Ay, gölgesini dünyanın üzerine düşürmeden onun yüreğine düşürüyor. Gül onu vuruyor önce. Kâf-nun tezgâhında sürekli dokunan o. inci hep onun hakkı… Kitabın son bölümü Senin için, Nazan hanımın annesine ithafı. Nazan hanım kendi akademik eğitimini “roman uzmanlığı” olarak niteliyor. Mor Mürekkep yazıları arasında yayınlanan ve epey bir yekûn teşkil eden kitap tanıtımı yazıları vardır. Onlar kitabın hacmine sığmamış olacak ki bir başka vakte tehir edilmiş. Dilerim çok gecikmez!

Salih Zeki Şahin ; “Mor Mürekkep Ya da Tasavvufun Moderncesi”, Genç Adım , sayı 12 , Mart 2000

MOR MÜREKKEP VEYA TASAVVUFUN MODERNCESİ
Salih Zeki ŞAHİN

Orhan Veli. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı’nda öğrenimine başlamış evvela; daha sonra Uygurca, Göktürkçe gibi dersler öğretilmeye başlanınca canı sıkılmış ve “Ben buraya,Uygurca öğrenmeye gelmedim” diyerek okulu bırakmış.

Orhan Veli sanatçı olmak istiyordu. Böylesini daha uygun görmüştü. Doğrusu hem sanatçı hem de akademisyenlik bir arada yürümüyor herhalde.

Fakat Nazan Bekiroğlu bu müstesna kişiliklerden biri. Yani hem sanatçı hem de akademisyen.

Oysa ben yazmamalıyım, okumalıyım sadece ve anlamalıyım hayatı. Mora alışmalıyım. Fakat bir içgüdü: Mor Mürekkep’i yazmalıyım.

Yazar kalbini ve ruhunu koymuş ortaya. Ben nasıl resmiyete bürülü bir tanımla daha doğrusu tanımsızlıkla çıkarım karşısına.

Nazan Hanım’ı, hemşehrisi ve biraz daha yakından tanıyan biri olarak giriyorum bu nârefza yükün altına.

Odasına girdiğimde şaşakalıyorum ayakta: Her yer kitap. Alınmakla, sayılmakla, okunmakla bitirilemeyecek kadar kitap. Ve Nazan Bekiroğlu mütebessim çehresiyle karşılıyor sizi. Kitaplara motiflik yapan bir de kurutulmuş güller var vazolarda.

Zarif ve narin bir hayat… Arayışların potasında eriyen bir serüven sahibi! Yazılarına, hayatını nakış nakış işleyen müellif. Şunu söylemeliyim ki ne hayatı ne de yazıları hiç bir resmiyet kuralına boyun eğmiyor.

Yazılar; İşte ortada. Hayatı ve sanatı mı? Öğrencilerinden sorduk…

Yazılar; Masallarından sonra zamana meydan okuyan yazılar. Yani Mor Mürekkep. Zaman gazetesindeki Mor Mürekkep köşesinden seçtiği derlediği birbirinden güzel yazılar. Fakat günlük haftalık yazılar asla değil. Dedim ya zamana meydan okuyan yazılar.

Diyebilirim ki bütün yazılarını kesip saklamışımdır. Pazar gününü ve Mor Mürekkep’i daha pazartesiden özlerdim. Şimdi müstakil bir kitap olarak karşımızda. Ne güzel.

Kitap bir arayışın, bir sorgulayışın, arayanlara bir gösterişin, hayattan hesap soruşun îfadesi.

Kitap; kelimelere, tahta masaya. söze, yağmura, ölüme, şaire, Puşkin’e, Ariye, Simurga… Daha nicelerine karşı bir yorumlama savaşı.

Kitap: “Bir gün,bu hayat benim değil” diye haykıran, başkaldıran “verin benim hayatımı”diye. Sesi gökkubbede yankılananların serencamı. “Mavi Kuş”u anlatan bir masal velhasıl.

Kitap; Hayat ve Kelimeler, Eşik, Yol Arkadaşım, Hüsn-î Tatil ve Senin İçin’den oluşan beş bölümden müteşekkil.

Mor Mürekkep altmış yedi yazıdan oluşmakta. Gazete yazısı diye geçmeyin, her biri insanı kuşatmakta.

İsterseniz Nun Efendim’i. Bir Sis Yazısını, Siyah Kelebekler’i. Pazarlanan Şiirim’i bir okuyun. Kanaatiniz çoktan değişti değil mi?

Kendi hediyesi kitabını imzalarken kalem mor mürekkepli idi. “Hocam, kalem de mor. Niçin bu kadar?”dedim. Tebessüm etti. “Kitapta” dedi. “İki yazı var. mor üzerine”okudum, haklıymış. Anladım ki moru anlatmak bu kadar kolay değilmiş. Ki ancak en iyi Nazan Hanım anlatırmış.

Mor Mürekkep, içe bakışla karşımızda içimize baktığımızda görebileceğimiz şeyleri koyuyor önümüze kitap. Bunu Nazan Hanım’ın hikayemsi kurguları da eklenince, doyumsuz güzellikte okunası yazılar çıkıyor karşımıza. Hem deneme hem de hikaye tadı bulunan yazılar göz ucunuzda akıp giderken aynı zamanda insanın içinde mekan ve boyut anlamında izler bırakabiliyorsa bunu kurgusundaki hikaye tadına borçlu.

Ve bütün bunların ötesinde bir yolu takip ediyor yazılar; Sufilik yolu. Belki de kitap tasavvufun modern bir izdüşümünü yaşatıyor, temsil ediyor günümüzde. Varoluşu, her şeyden öte insan oluşu sorgulayışı da harikulade.

En iyi anlama her halde okuma iledir. Bunca güzellikleri barındıran kitap elbette okunmayı hakediyor. Sanıyorum siz de okuduğunuzda bana hak vereceksiniz

Genç Adım – sayı 12 – Mart 2000 – Salih Zeki Şahin (Genel)

NAZAN BEKİROĞLU iLE MÜLAKAT

Salih Zeki ŞAHİN

Genç Adım Mart 2000 (sf.24-25)

Bu güne gelinceye kadar sizi edebi alanda etkileyen birileri oldu mu?

Elbette. Başlangıçta her güzel olandan bir şey aldım. Bu bilinçsiz bir biriktirme dönemi. Sonra etkilendiğiniz şeyin ne olduğunu fark etmeye başlıyorsunuz. Etkilenme olarak adlandırılan asıl şey bu olmalı. Oscar Wılde’ın hikayelerindeki sadeliği çok sevdim. O sadeliğe sığdırılmış beşeriliğin sıcaklığını. Dostoyevski’yi de hep sevdim. Üstelik onu hayatıyla sevdim, sar’asıyla sevdim, Omsk’yi sevdim, yoksulluğuyla sevdim. İnsana gidişini, insanı buluşunu, bulma yolunu sevdim. Ayrıca maddenin ihlalini, gerçekliğin deformasyonunu (fantezi anlamında değil ama) mümkün gören her tür yazı ve yazar bana gülümsedi. Bu anlamda modern ve modern ötesi dönemden de kazanımlarım fazladır. Kafka, Woolf. Joyce. Tanpınar.

Erzurum’dan Orhan OKAY hocanın ne gibi tesirleri oldu?

Orhan Hocam teşvik edicidir sanatkar karşısında. Eline doktora öğrencisi olarak düştüm. Zannediyorum teknik ağırlıklı bir roman çalışması yaparken bir yandan da kendi hikayemi besleyeceğimi o biliyor fakat ben bilmiyordum. Hocam ruhundaki enginlik ve hoşgörü ile de benim yer yer hayat karşısındaki sert sayılabilecek tavırlarımı yumuşatmıştır.

Kahraman Maraş’ta çıkan Dolunay dergisi Bahaettin KARAKOÇ ve Mustafa KUTLU sizde ne derece öneme sahip?

Dolunay öğrencilik yılları hariç, yetişkin olarak ilk hikayemin ve şiirlerimin çıktığı yer. Bahaettin Karakoç’tan ilgi gördüm, onun gençler karşısındaki adil kuşatımını bilirsiniz. İlgi özgüveni arttırır. Güven ise yazmak için gereklidir. Bir tuzak olabileceğini de hesaba katmalı elbet. Kutlu ile yazışma ve tanışma sürecim İstanbul dergilerine ve Dergah’a açılmamı sağladı. İstanbul önemlidir. Nabız orada attığı için. Dergah ruhi ve fikri anlamda da bana bir tür dergah olmuştur. Fakat taşra dergilerine karşı hala zaafım var. Taşra bazen bir meziyete dönüşebiliyor. Mustafa Kutlu’nun şark hikayesiyle kurduğu bağ beni etkilemiştir.Bu, geleneği geleneğin sınırları içinde yorumlamaktan çok farklı bir şey. Bugünün malzemesi ve ihtiyacına dair bir dönüşüm diyelim. Bu önemli. Ondan geçmişte yaşamadan geçmişi yazmanın, bugünden bakarak geçmişi yazmanın güzelliğini ve mümkünatını öğrendim. Dahası Müslüman şarklının da bir birey olarak iç dünyasını seyretmenin olabilirliğini getirdi bu yedeğinde. Bugünden baktığınız ve kendi bireyselliğinizden baktığınız anda müslüman şarklıyı da bugünün ölçüleriyle yorumluyorsunuz.

Mustafa KUTLU’nun “şiiriniz oluşmakta olan hikayenize zarar verebilir” uyarısı olmasaydı şiire devam edecek miydiniz?

Bunu kestirebilme imkanım yok artık. Bilemiyorum. Ancak bu tür bir seçim yapmış ve uyarılmış olmaktan dolayı pişman olmadığımı söyleyebilirim. Sanırım şiirle hikayeyi birlikte sürdürmeye kalkışırdım ve bu hikayemin içini boşaltırdı. Yoğunluğu daha az, daha “nesir” bir hikaye çıkardı. Fakat şu an şiirden uzak kaldığım şu noktada fevkalade şiirle ilgiliyim.

Hikayede denenmemiş ve oldukça modern bir tekniğiniz bununla beraber usta bir üslubunuz var. Şiire devam etseydiniz sizce bunlar olabilir miydi? .

Şiir yazsaydım bu tür bir hikaye yazabilir miydim? Zannetmiyorum. Şiir yazmamak, şiire koşan bir hikaye çıkardı ortaya gibi geliyor bana.

Nun Masalları’nda daha çok sevilebilir haliyle tarihi hikayeleştirmişsiniz hem de tarihe haksızlık etmeden… Daha çok birinci ve ikinci bölümlerde Saray-ı Amire ve çevresi konu ediliyor. Bunun sebebi ne olabilir?

Topkapı sarayı ile aramda benim onaltı yaşımdan beri süre giden ve bir aynanın önünde başlayan bir hikaye var. Bir aynadan içeri girdim ve yollarım kayboldu. Kayboldukça buldum buldukça yok oldum.

En son bölümde Nigar Hanımı, Sevgili hikayenizde Beşir AYVAZOĞLU’nun dediği gibi akademisyen kimliğiniz arasında bir gel-git, bir çatışma yaşadınız mı? Veya biraz şahsi olacak ama sizin Beşir AYVAZOĞLU’nun “Peyami” çalışmasını Aksiyon dergisinde dile getirdiğiniz makalenin sonunda, dediğiniz gibi gerçekten Nigar Hanımı rüyanızda gördünüz mü?

Bu hoş bir soru. Nigar Hanımı monografik anlamda irdeleyen bir akademisyenin, devreye giren hikayeci bir kimliği varsa eğer çatışma başlıyor. Bende başladı. “Nigar Hanım, Sevgili”yi yazmasaydım Şair Nigar Hanım monografisindeki objektivite mecburiyeti bana acı verirdi. Belki de ortaya çıkaramazdım bilimsel bir çalışma olarak. “Nigar Hanım. Sevgili” o çatışmanın öyküsüdür. Bilimsellikle sanatkarlığın çatışmasının.

Nigar Hanımı rüyamda gördüm. Fakat bilirsiniz psikoloji bilimi rüyaların macera başlarken ve biterken yoğunlaştığını söyler. Yani bilincin arka bahçesidir rüyayı doğuran. Ben Nigar Hanımı çok fazla denebilecek kadar rüyamda görmedim. Çünkü çok fazla bilincimin üstünde, yaşamınım içindeydi. Fakat bunun eksikliğini hep çektim. Onu daha fazla görmek istedim. Görüp de unuttuğum rüyaların ertesinde hele.

Ya da üzerinde gerçekten titizlikle durulan, hayatı didik didik incelenen, bir insan araştırmacısını bu kadar etkiliyor mu?

Ne kadar, hem ne kadar. Hele empati kabiliyeti yüksek biriyse. “Kadın kadına” olmanın getirilerini de hesaba katalım. Düşünün bir günlüğün üzerinden sabahlara kadar harf harf geçiyorsunuz. Her harfin kıvrımım yorumlayarak. İki sahife sonra öleceğin! biliyorsunuz günlük yazarının. Ama o bilmiyor. Birileri de sizin iki sahife sonra öleceğinizi biliyor / bilecek. Ama siz bilmiyorsunuz. Yaşanmış bir hayata kayıtsız kalmak bana göre değil. İnsana zaafım var.

Diyebilir ki edebiyat dünyası bu kadar ayrıntılarıyla Nigar Binti Osman’ı sizin sayenizde tanıdı. Acaba bununla bir vefa veya bir gönül borcu mu ödeme kaygısında mı idiniz?

Kitapların kaderleri var. Yazarların kaderleri var, onları beklerler bir yerde. Benimki bir vefa borcu gibi başlamadı. Fakat tanıdıkça onu mazi kuyusundan çekip çıkarmanın sorumluluğunu üzerimde hissettim. Başlarken değilse de sonuna doğru gönül borcuna dönüştü.
Hep kadın sanatçılar; acaba sırada kim var?
Üzerinde çalıştığım isimlerin kadın sanatçılar olması, tesadüf demeyeceğim ama benim seçimim dışında bir nasip akışı içinde gerçekleşti, desem inanır mısınız? Sırada belli bir isim yok. Ama artık kadın sanatçılar Üzerinde sosyolojik ve psikolojik anlamda yorum kabiliyeti sağlayan bir birikim sahibi oluyorsunuz, buna , akademik hayatın getirdiği edebi disiplini de ilave edelim. Bu bakımdan kadın sanatçılar hakkında bir şeyler daha söylemek gerekiyor. Kısmette ne var, ben de bilmiyorum?

Zaman Gazetesi’ndeki Mor Mürekkep köşenize nasıl başladınız? Hiç de sıradan yazılar değil. Hepsi seçilmiş özenle hazırlanmış gibi mükemmel yazılar. Daha sonra bunlardan müstakil bir kitap oluşturmayı düşünüyor musunuz?

Estağfirullah diyeyim önce. Başlangıç çok da fazla benim isteğim dahilinde olmadı diyebilirim. Sahife editörü ısrarlıydı, bense gazetenin getirisi olan sık periyodu kendi yazı anlayışımla uygun bulmuyordum. En basit hikaye Üzerinde aylarca çalışan, her cümleyi ve kelimeyi teker teker düşünen biri için haftalık gazete yazısına kalkışmak büyük cesaret. Ve bir köy gazetesinde çıkacak yazının bile benim için hayati ehemmiyeti vardır. Bir yazı altına imza atmak gerçekten büyük bir hadise’. Bu anlamda ilk tekliften bir yıl sonra ancak evet diyebildim. O sıralarda hikaye ile ifade edemeyeceğimi bildiğim fakat paylaşmak istediğim bir birikimin varlığım fark etmiştim defterimde. Paylaşmak istiyordum ve kabul ettim. Beni yoran bu yazılar kitaplaşma yolunda.

Hala taşra var mı? Bunun sıkıntısını çekiyor musunuz?

Taşra elbette var. Sıkıntıları da. Ama burada yağmuru, bulutu ve denizi seviyorum. Ve taşra bazen nimete dönüşüyor. İstanbul’u daha fazla görebilsem taşradan şikayetçi olmayacağım. Şikayetim taşradan değil, İstanbul’u istediğim kadar yaşayamamaktan.

Kadın olmanız edebiyatçı kimliğinizde bir avantaj mı?

Hayır tabii ki. Ne avantaj ne de dezavantaj olması gerekiyor. Avantaj ya da dezavantaj gibi duruyorsa edebiyatçı olunamamış demektir. Ancak kadın ruhu denen bir şey varsa, kadın üstü edebiyatçı kimliğimle buna sahip olmaktan memnunum.

Edebiyat Fakültelerinde (daha çok büyük üniversitelerde ) yaşanan, hocanın “öğrenci çalışmıyor, okumuyor, yazmıyor” şikayeti, öğrencinin “hoca teşvik etmiyor, yol göstermiyor, örnek vermiyor” sızlanışı, bu ikisi arasında yaşanan çatışma, bu bağlamda sizin meslektaşlarınıza ne gibi tavsiyeleriniz, öğrencilere ne gibi nasihatlarınız olacak?

Sınıfı ve öğrencilerimi gerçekten seviyorum. Onların da beni sevdiğini gönül rahatlığıyla ifade edebilecek kadar bahtlı bir hocayım ben. En sıkıntılı günlerimde sıkıntımın sınıfta dağıldığım bilirim. Beni anlarlar. Kalplerimiz, açmasak da, birbirine açıktır. Hoca anlatır öğrenci dinler, bu çok ciddi bir iştir ve hayati bir alış veriştir. Bazen de öğrenci söyler hoca öğrenir, bu daha da güzeldir. Okuma listeleri veririm onlara. Bunların bir kısmı müfredatın getirisi ders okumalarıdır. Biraz oflaya puflaya okurlar bunları, ama neticede okurlar. Bir de sınıfta bahsettiğim müfredat dışı okumalarım var ki en çok onunla ilgilenirler. En çok bu okumalarıyla beni mutlu ederler ve iyi bir okuyucu olduklarım gösterirler.

Geleceğin edebiyatçıları olarak bizleri bekleyen sıkıntılar nelerdir?

Geçmişin edebiyatçılarını bulmuş olan sıkıntılardan farklı değil. Kendi sesini aramanın zorluğu. Kendi dünyasını kurduktan sonra kendi sesini bulacak olan herkesi bekleyen sıkıntılar. Yani tek yanlı bulmak yetmeyecek. Aynı anda çok şeyi bulmanız gerekecek. Sesi ve manayı en başta.

Öğrencilik yıllarınızda yapmak isteyip de yapamadığınız şeyler oldu mu? Nelerdir?

Çocukluk yıllarımdan itibaren, ne olacağımın bilincini taşıyarak, daha ciddi anlamda eğitilmiş olmayı isterdim.

İstanbul Yahya Kemal’de ne ise Trabzon sizde o mu?

Hayır, değil. Yahya Kemal’e İstanbul olan kent bana da İstanbul’dur.

Öykü bir düz yazı türü olmasına karşın Romandan çok şiire yakın görülüyor. Siz de buna katılıyor musunuz?

Teknik olarak hayır, katılamam. Öykü ve roman arasında teknik anlamda bir fark yok. Şiirsellik öykünün yoğunluğundan kaynaklanıyorsa yoğun romanlar da var. Sanırım şahsi üslup sorunu bu. Şiirsel romanlar ve şiirsel olmayan öykülerde var.

Yaşamı kucaklama yönünde roman daha kapsamlı mı? Artık öyküye de bu görev düşüyor mu?

Öykü bana yeterli geliyor. Yaşamı kucaklama yönünden yeterince kabiliyetli.

Edebiyatta yaşama ve insana çok önem veriyorsunuz.

Yaşama ve insana önem vermem insana duyduğum zaaftan. Sadece insan değil, can taşıyan, hatta taşımayan her “şey”önemli. Eşya önemli. Varlığınız onların varlığıyla anlamlı çünkü. Her şey her şeyden mesul.-Hiçbir şey başıboş değil. Yaşanmışa da yaşanamayana da zaafım var.

Yeter bu kadar öykü dediğiniz oldu mu? Öykünün size haksızlık yaptığım düşünüyor musunuz?

Asla. Tam tersine hep öykünün bana yeter demesinden korktum. Öykü bana haksızlık yapmadı. Ben ona yapmış olabilirim, belki.

Ruhsal sorulara cevap vermek sizin için “zor olabilir ama öykülerinize ruhunuzu katıyor musunuz?

Ruhum da olmasa başka katacak neyim olabilir ki öyküye? Meğer ki sofist olmayalım.