Matrix

Nazan Bekiroğlu
Matrix

Truman Show benzeri filmlerin oluşturduğu bir tema kuşağında, gerçeklik olarak algıladığımız dizinin gerçekliğini sorgulayan Batı sineması bu hevesten kolay vazgeçeceğe benzemiyor. Ve Matrix bu zincire görkemli bir halkayla eklemleniyor.
Gürültülü patırtılı kurgusunu, gerçeğin gerçek zannettiğimiz şey olmadığı gibi bir modern çağ arketipi üzerine oturtuyor Matrix. Fiziğin sınırlarının çizilemediği yerde metafiziğin nerede başladığı da belli değildir. Gerçek olarak algıladığımız şey sadece beş duyu organı ile algıladığımız bir alanın dahilinde kalan şeyse, bu sınır hatalı çiziliyor demektir. Çünkü gözün göremediği renklerin, kulağın duyamadığı seslerin varlığı bizzat fiziksel gerçeklik tarafından sabitlenmiş durumda. Öyleyse fiziksel gerçeklik, gerçeğin sınırlarını belirlemiyor, tam tersine onun sınırları içinde kalıyor. Öyleyse gerçeğin sınırları sanılandan çok daha geniş. Hatta sınırı yok. O zaman gerçek nerede? Asıl gerçek zihinde. “Öyleyse zihnini özgür bırak”.

Filme adını veren Matrix, iyi kahramanın filan adı değil. Tam tersine Matrix, gerçekliğin sorgulanmadığı bir çarkı döndüren zihinsel yapının adı. Sorgusuz kabullenmişlik ve şartlanmışlık kuşatması altında köleler yetiştiren bir sistemdir Matrix. Bizzat o sistemin şekillendireceği ve insanın insanla beslendiği ürpertici karanlıkta bir gelecektir. Matrix bizatihi o sistemin efendilerinin dahi yaşadığı bir tutukluluk halidir. Tutukluluk, çünkü gerçeğin bilindiği fakat bir başka değer adına gizlendiği yerde zihinsel tutukluluk hali başlar. Değil mi ki “Biz sizin yerinize düşünmeye başlayalı beri, biz siz olduk. Peki ya biz? Zararlılar, virüsler”.

Buradan bakınca Matrix, her yerdedir, her zamandadır. Her andadır. Çünkü o zihindedir. Asırlara direnecek ehramların binlerce ton ağırlıktaki bloklarını sırtlarından önce beyinlerinde taşımayı kabullenen kölelerin zihnindedir. “Bebekliğinde” birkaç kez yüklenip de koparamadığı parmak kalınlığındaki bir zincire beyniyle bağlı kalan tonluk filin komedyasındadır Matrix.

Tipik bir “geleceği kurtarma” miti üzerinde iyilerle kötülerin mücadelesi biçiminde kurgulanan Matrix, tutsaklığı beyinlere koyulmuş ipotekle izah eder. Yani bilinçsizliğin getirdiği acı çekmeme hali, hoşnutluk ve tepkisizlik. Fakat bilenler vardır. Ve sıradan bir adam olan Bay Anderson, bilenler tarafından “Neo” kimliğine uzanacak bir serüvende geleceği kurtarma göreviyle seçilmiş kılınırken, zihinde gerçekleşen bir şey daha vardır. Matrix’in bize asıl söylediği şey budur işte: Kurtuluş da beyinde başlar, bir mucize gerekse de. Çünkü mucize, o da beyinde başlar ve kapılarını kendisine inanmayana açmaz. Seçilmiş kişi, seçildiğine inanandır. O zaman önemli ilke denemek değil inanmaktır. Öyle ki seçilmiş kişinin, seçilmiş kişi olması da buna en başta kendi duyacağı inanca bağlıdır. Kahin onaylamasa dahi hiçbir şey fark etmez! Bir yöntem olarak beyinde başlayıp beyinde biten ikna, kişinin nelere sahip olduğunun farkına varmasıdır çünkü. Kimse denemeden hangi güçleri taşıdığını kestiremez. Ama inanmadan da deneyemez. Öyleyse “deneme, öyle olduğuna inan”. Tek yol bu. Çünkü “yolu bilmek yetmez, onun yürünmesi gerekir”.

Peki seçilmiş kişi, “seçilmiş kişi” olduğuna kendisi de inanmazsa ne olacak? Sistemin silik memuru Bay Anderson, ürkütücü bir gelecekten bu günü kurtarmak için seçildiğinde, “seçilmiş kişi” olduğuna kendisi de inanmaz. Hiç önemli değil. Çünkü gelecek, her an yeniden kurulmaktadır. Ve seçilmiş kişinin seçilmiş kişi olduğuna her zaman için kendisinden daha fazla inanan biri vardır mutlaka. Değil mi ki seçilmiş kişinin gücünün açığa çıkması bazen seçilmiş kişiden çok inanmış kişinin gayretiyle gerçekleşir.

Harikalar Diyarındaki Alice telmihleriyle örülen metinde kader zannedilen şey, kapılar karşısındaki özgür seçimlerden ibarettir. Kişi kaderini yazar. Size sunulan ilaçlardan birini seçersiniz. Ya her şeyi unutarak geri dönersiniz, hiçbir şey hatırlamaz ve Matrix içindeki yaşamınıza devam edersiniz, kolay yol. Ya da diğer ilacı içersiniz ve gerçeğin ne olduğunu öğrenirsiniz. Ama sadece gerçeğe giden kapının önüne bırakılacaksınız, onu açacak olan sizsiniz, zor yol. Size vaad edilen sadece acıdır. Devam demeyi, acıyı ve gerçeği bir tek seçilmişler seçebilecek yürekliliktedir. Üstelik bazen devam dedikten sonra geri dönmeyi yani her şeyi unutmayı talep edenler olsa da. Çünkü devam etmek, o da sadece seçilmişlerin başarabileceği iştir.

Bütün bunlardan sonra; ne yapıyor “Matrix”inin içinde Matrix filmleri üreten “sistem”? Kendisini bekleyen geleceği eklembacaklı makine efendiler görselliğinde simgeleyen Batı, yerine düşündükleriyle birlikte kendisini de içine alan yapay bir çark istikametinde her şeyi tüketim metaına dönüştürmüştür. Öyle ki kendi kendisiyle yüz yüze gelmenin acı meyvesini yemeye başladığı, aynadan geçen Alice kadar gerçek olan atı, sözü geçen pazar mantığı içinde bizatihi bu problematiğin kendisini dahi metaa dönüştürerek pazarlamaktadır. Bol bol Muhyiddin Arabi yağmalayarak ve pazarlayarak. Bunu başardığı muhakkak. Muhyiddin Arabi, “okunmayan” ülkemde Simyacı “vb” kitaplar iyi “satıyor”.

Comments (1)

nihalEylül 15th, 2009 at 3:07 pm

harika bir analiz… tesekkurler..

Leave a comment

Your comment