Yitik Lale

Nazan Bekiroğlu
Yitik Lale
Zilkade hilali göründü. İncecik ve ürpertili.

Kış ortasında odasına düşen, kandırılarak açtırılmış, sarı bir lalenin cazibesine kanan yazıcı zamansız bir lale yazısı yazmaya kalkıştı. Olsun! Bir gül yazısı yazmak için vakit hiçbir zaman geç değilse, bir lale yazısı yazmak için de vakit hiçbir zaman erken değil demektir.

Yaprak üzerindeki şebnem damlasına isabet eden yıldırımın armağanı. Efsane. Lale.

Azımsanır gibi değil: “Gülün alımlı rakibi.” (*)

Ama iki lale var.

Başlangıçta lale Türk. “Yaz evvelinde Gence düzünde” açması bu yüzden. Başlangıçta kır çiçeği. Kendine mahsus tatlı bir fıtriliğin içinde taşralı. Geç İslami metinlerdeki Öztürkçe bir kelime kadar da sevimli ve yalnız. Öyle olmasaydı Divan şiirinin henüz başlangıcında Necati Bey, lalenin taşralılığını, edep erkan bilmezliğini ima ederek gülün nezih meclisine alınmadığını söyler miydi?

Taşradan geldi çemen sahnına biçare durur

Devr-i gül sohbetine laleyi iletmediler.

Böyle der miydi?

Ünlü Avusturya elçisi Busbecq’in Türk Mektupları’nda, şehir dışında ve yol kenarlarında gördüğünden hayranlıkla bahsettiği lale bu olmalı. Eski metinlerde adı Lale-i Numani tamlamasının ağır başlılığında dursa da o bildiğimiz yabani çiçek: Gelincik.

Fakat ikinci bir lale daha var. Kırların, kendi üzerine kapalı mahcup gelinciğinden, bir uygarlığı ele geçirmiş ihtişamlı ve mülteci bir kimliğe uzanan bir serüven çünkü lale. Başlangıçta taşralı sonra aristokrat, başlangıçta sadelik sonra ihtişam. Saf, sonra girift. Öyle, sonra böyle. Üstelik Lale-i Numani’yi, türlü çeşit isimlerle anılan ve bedeli ağır cazibedeki lalelerden herhangi birine dönüştüren yol, bir Türkmen aşiretinden bir “imparatorluk” çıkaran seyirden çok da farklı değil.

O seyirin alfabesinde lalenin, Allah lafz-ı celilinin yazıldığı harflerle yazılıyor olması itibarını artırdı. Hilal de öyle. Ve üçünün de ebced karşılığı altmış altı. Altmış altı, Elhamdülillah! Lalenin gördüğü itibarda bu tevafukun payı büyük oldu. Öyle ki Allah sözcüğünü oluşturan cevahir harflerinin noktasız oluşuna mebni lekeli laleler pek de makbul sayılmadı.

Noktalı ya da noktasız, lale, iki kimliği arasında Türk ve Osmanlı’ydı. Ama seven ve sevilen hakikatinde daima vedud. Bu yüzden başlangıçta birken esma-ı hüsna mukabilince çoğaltıldı. İki binden fazla çeşidinin zuhuru bu yüzden.

Tanpınar, lalenin stilizasyona son derece müsait olduğuna dikkat çeker. Tecrid esasına dayalı Müslüman-Osmanlı sanatında, gülün hayattaki tartışmasız üstünlüğüne rağmen, lalenin bu kadar yer bulmasının nedeni, bu çiçeğin biraz da “serapa üslup” olmasındandır. Mimesis esasına göre görmeye alışmış Hollandalı ressamlardan birinin tuvalindeki gerçeğine çok benzeyen sarı bir lale ile bir Osmanlı çinisindeki gerçeğine çok da benzemeyen mavi bir Osmanlı lalesi arasındaki fark iki dünya arasındaki fark kadar büyüktür. Gerçek hayatta mavi bir lale yoktur. Doğru; ama, gerçek ile irtibatı ortak bir çizgiden ibaret kalmış bir tecrid muhayyilesinde de mavi bir lalenin sarı bir laleden farkı yoktur. Ve yakalanması bir uygarlığın özümsenmesi anlamına gelen o ortak çizgi, çini üzerindeki bir lalenin lale olabilmesi için hem yeterli ve hem de gerekli şarttır.

Bu yüzden lale, bir gül medeniyeti içinde yaşamasına rağmen Osmanlı’nın remzi, Hilal ve Allah açılımlarındaki lalenin çizgisinde Osmanlı’nın hüsn-i medeniyeti inkişaf etti. Lale Osmanlı’nın ihyasıydı. Özden uzaklaştıkça ifnası oldu. Ve lale “boyunduruğa” dönüştü.

Lale devri bunun acıklı özeti. Şaşaalı görünse de.

Avusturyalı bir elçi olan Busbecq’in elinde Avrupa’ya götürülerek, bir müddet sonra bir başka Avusturyalı elçi Horn elinde yabancı bir seyyah gibi kendi ülkesine geri dönen lale, giden lale değildi artık. Lale devrinin arkasından koştuğu lale; sultanı da, şairlerinin sultanı da “lale” redifli birer gazel yazmış olan, ser-mimaranı da şaheserinin müezzin mahfiline bir “ters lale” kondurmaktan kendini alamayan muhteşem bir on altıncı asrın (Süleyman, Baki, Sinan) tanıdığı o mavi lale değildi.

Artık o sarı bir laleydi.

Bir yerlerde bir lale yitmişti.

Gülbahar’ın çeyiz sandığı içindeki örtüden bir buğday başağına, çıkışı olmayan öykülerin sancısındaki sarı bir gülden kandırılmış ve zamansız açtırılmış sarı bir laleye uzanan yolda. Sarının güzel olduğunu fark etmek bazen çok pahalıya mal olabilir.

Olsun!

Bilirsiniz, hemze elifin bir şeklidir. Elif de hilal gibidir.

Hilal laleye, lale de Allah’a çıkar sonunda.

Ben şimdilerde on altıncı asırlardan kalma çini bir pencere alınlığında, tam sağ alt köşeye imza düşürülmüş mavi bir Osmanlı lalesi neler düşünür, onu merak etmedeyim. Lale mühürlü, kendi tarihçesinin farkında mı her zaman merak edilebilir bir kağıdın sathında. Ben. Yani modern zamanların mavi laleleri kavramakta zorlanan bilinci örselenmiş, ben demekten hoşlanan çocuğu.

Sağ avcumun içinde ters bir lale, kusursuzluğuyla kem nazarları çağıran Selimiye’nin mazisinde ters huylu bir kadın olmasam da.

Bir sahaf dükkanının derinliğinde ilk sahifesi yitik bir Lale Risalesini okumaya bir türlü başlayamıyorken ben, yine ben; bir laledanlığa daldırılmış tek sap lalenin uyandırdığı aşinalığın sızısında.

(*) Beşir Ayvazoğlu, Güller Kitabı 1992, s. 11 1.

Comments (2)

akkaNisan 10th, 2009 at 3:53 pm

sitenin dizaynını ziyadesiyle beğendim
ayrıca el altında bulunan hoş bir arşiv olmuş bizim için

gençNisan 18th, 2009 at 3:52 pm

kitaplarınızı çok beyenerek okuyorum.. sayğılarımla..

Leave a comment

Your comment