Matrix

Nazan Bekiroğlu
Matrix

Truman Show benzeri filmlerin oluşturduğu bir tema kuşağında, gerçeklik olarak algıladığımız dizinin gerçekliğini sorgulayan Batı sineması bu hevesten kolay vazgeçeceğe benzemiyor. Ve Matrix bu zincire görkemli bir halkayla eklemleniyor.
Gürültülü patırtılı kurgusunu, gerçeğin gerçek zannettiğimiz şey olmadığı gibi bir modern çağ arketipi üzerine oturtuyor Matrix. Fiziğin sınırlarının çizilemediği yerde metafiziğin nerede başladığı da belli değildir. Gerçek olarak algıladığımız şey sadece beş duyu organı ile algıladığımız bir alanın dahilinde kalan şeyse, bu sınır hatalı çiziliyor demektir. Çünkü gözün göremediği renklerin, kulağın duyamadığı seslerin varlığı bizzat fiziksel gerçeklik tarafından sabitlenmiş durumda. Öyleyse fiziksel gerçeklik, gerçeğin sınırlarını belirlemiyor, tam tersine onun sınırları içinde kalıyor. Öyleyse gerçeğin sınırları sanılandan çok daha geniş. Hatta sınırı yok. O zaman gerçek nerede? Asıl gerçek zihinde. “Öyleyse zihnini özgür bırak”.

Filme adını veren Matrix, iyi kahramanın filan adı değil. Tam tersine Matrix, gerçekliğin sorgulanmadığı bir çarkı döndüren zihinsel yapının adı. Sorgusuz kabullenmişlik ve şartlanmışlık kuşatması altında köleler yetiştiren bir sistemdir Matrix. Bizzat o sistemin şekillendireceği ve insanın insanla beslendiği ürpertici karanlıkta bir gelecektir. Matrix bizatihi o sistemin efendilerinin dahi yaşadığı bir tutukluluk halidir. Tutukluluk, çünkü gerçeğin bilindiği fakat bir başka değer adına gizlendiği yerde zihinsel tutukluluk hali başlar. Değil mi ki “Biz sizin yerinize düşünmeye başlayalı beri, biz siz olduk. Peki ya biz? Zararlılar, virüsler”.

Buradan bakınca Matrix, her yerdedir, her zamandadır. Her andadır. Çünkü o zihindedir. Asırlara direnecek ehramların binlerce ton ağırlıktaki bloklarını sırtlarından önce beyinlerinde taşımayı kabullenen kölelerin zihnindedir. “Bebekliğinde” birkaç kez yüklenip de koparamadığı parmak kalınlığındaki bir zincire beyniyle bağlı kalan tonluk filin komedyasındadır Matrix.

Tipik bir “geleceği kurtarma” miti üzerinde iyilerle kötülerin mücadelesi biçiminde kurgulanan Matrix, tutsaklığı beyinlere koyulmuş ipotekle izah eder. Yani bilinçsizliğin getirdiği acı çekmeme hali, hoşnutluk ve tepkisizlik. Fakat bilenler vardır. Ve sıradan bir adam olan Bay Anderson, bilenler tarafından “Neo” kimliğine uzanacak bir serüvende geleceği kurtarma göreviyle seçilmiş kılınırken, zihinde gerçekleşen bir şey daha vardır. Matrix’in bize asıl söylediği şey budur işte: Kurtuluş da beyinde başlar, bir mucize gerekse de. Çünkü mucize, o da beyinde başlar ve kapılarını kendisine inanmayana açmaz. Seçilmiş kişi, seçildiğine inanandır. O zaman önemli ilke denemek değil inanmaktır. Öyle ki seçilmiş kişinin, seçilmiş kişi olması da buna en başta kendi duyacağı inanca bağlıdır. Kahin onaylamasa dahi hiçbir şey fark etmez! Bir yöntem olarak beyinde başlayıp beyinde biten ikna, kişinin nelere sahip olduğunun farkına varmasıdır çünkü. Kimse denemeden hangi güçleri taşıdığını kestiremez. Ama inanmadan da deneyemez. Öyleyse “deneme, öyle olduğuna inan”. Tek yol bu. Çünkü “yolu bilmek yetmez, onun yürünmesi gerekir”.

Peki seçilmiş kişi, “seçilmiş kişi” olduğuna kendisi de inanmazsa ne olacak? Sistemin silik memuru Bay Anderson, ürkütücü bir gelecekten bu günü kurtarmak için seçildiğinde, “seçilmiş kişi” olduğuna kendisi de inanmaz. Hiç önemli değil. Çünkü gelecek, her an yeniden kurulmaktadır. Ve seçilmiş kişinin seçilmiş kişi olduğuna her zaman için kendisinden daha fazla inanan biri vardır mutlaka. Değil mi ki seçilmiş kişinin gücünün açığa çıkması bazen seçilmiş kişiden çok inanmış kişinin gayretiyle gerçekleşir.

Harikalar Diyarındaki Alice telmihleriyle örülen metinde kader zannedilen şey, kapılar karşısındaki özgür seçimlerden ibarettir. Kişi kaderini yazar. Size sunulan ilaçlardan birini seçersiniz. Ya her şeyi unutarak geri dönersiniz, hiçbir şey hatırlamaz ve Matrix içindeki yaşamınıza devam edersiniz, kolay yol. Ya da diğer ilacı içersiniz ve gerçeğin ne olduğunu öğrenirsiniz. Ama sadece gerçeğe giden kapının önüne bırakılacaksınız, onu açacak olan sizsiniz, zor yol. Size vaad edilen sadece acıdır. Devam demeyi, acıyı ve gerçeği bir tek seçilmişler seçebilecek yürekliliktedir. Üstelik bazen devam dedikten sonra geri dönmeyi yani her şeyi unutmayı talep edenler olsa da. Çünkü devam etmek, o da sadece seçilmişlerin başarabileceği iştir.

Bütün bunlardan sonra; ne yapıyor “Matrix”inin içinde Matrix filmleri üreten “sistem”? Kendisini bekleyen geleceği eklembacaklı makine efendiler görselliğinde simgeleyen Batı, yerine düşündükleriyle birlikte kendisini de içine alan yapay bir çark istikametinde her şeyi tüketim metaına dönüştürmüştür. Öyle ki kendi kendisiyle yüz yüze gelmenin acı meyvesini yemeye başladığı, aynadan geçen Alice kadar gerçek olan atı, sözü geçen pazar mantığı içinde bizatihi bu problematiğin kendisini dahi metaa dönüştürerek pazarlamaktadır. Bol bol Muhyiddin Arabi yağmalayarak ve pazarlayarak. Bunu başardığı muhakkak. Muhyiddin Arabi, “okunmayan” ülkemde Simyacı “vb” kitaplar iyi “satıyor”.

Kiraz ağacı

Nazan Bekiroğlu
Kiraz ağacı

Siz beni bilmezsiniz. Ben bir kiraz ağacıyım, pembe çiçekli. Siz bir yazıcı, bu yaşa değin bir kiraz ağacının altında oturduğunuz bile şüpheli. Erken tarihli bir Osmanlı çinisinde mavi bir lalenin cezbesindesiniz en fazla. Açık renkli ipek bir kumaş üzerinde giderek büyüyen mor bir mürekkep lekesi gibi, bir minyatür sükunetine sızmış bir hayat sizin hayattan anladığınız. Bu yüzden aynı anda yazılan iki yazının, birbirine uzaklığı kadar uzak, yazıcının kalbine yakınlığı kadar yakınız nihayetinde. Siz bir yazıcı, ben bir kiraz ağacı, pembe çiçekli.
Siz cümlelere indirgeyerek yaşarken hayatı, siz sözcüklerle hükmederken hayatı, ben hayatın ta kendisiydim. Yapabildiğiniz, en fazla, namlusu kendinize dönük bir eleştiri silahının tetiğine dokunmaktı, yüreklice. Ama neticede o da kelimelerle. Vurulmak? Yapmayın, gerçekliği olmayan bir yaşamın vurulmasından söz edemezsiniz. Bu yüzden laleler çinilerin üzerine düşen ateşten çiçeklerdi de, ben köklerimle sarıldığım topraktım.

Hayatımın karşısına, beni tam orta yere alıp da ezmeleri için ikinci bir el koymamıştım. Bakabileceğim, kendi içimden başka çehre, yansımamı görebileceğim kuyudan başka ayna yoktu. Önündeki ve arkasındaki mevsimin fotoğrafını aynı anda içinde taşıyan mart gibi hayattım. Bir mumun üzerinden elini geçiren zahidin duyduğu cehennemi acı gibi hayattım. Bir Osmanlı minyatüründe, Yusuf’un gömleğini arkadan yırttığı gece Züleyha’nın sırtındaki giysinin kırmızısı kadar hayattım. Bir çiçeğimden kainatın özüne dair özeti çıkartabilecek kadar hayattım. Öykülerim yoktu. Ölüm kadar hayattım.

Bir çift elmas küpenin, cariyeler neler yaşar merak etmiş bir sultanın kulağında, bir mumun alevine söyledikleri her ne ise, hiç bilmedim. Merak da etmedim. Bir aynaya mı düşer bir ormanın derinliği, bir ormanın sathına mı düşer bir aynanın görüntüsü? Bir kiraz ağacı mı çıkar çerçevesinin dışına bir minyatürde, bir çevre mi düşer bir kiraz ağacının içine, hiç düşünmedim. İçinde olan yazıyı bulup da çıkaramayan yazıcının acısı ile, içinde bile olmayan yazıyı bulup da çıkaramayan yazıcının acıları arasındaki fark, bunu da düşünmedim. Alfabesi bilinip de harflerinin birbirine nasıl katılacağı bir türlü öğrenilemeyen bir yazı ile yazılmış metin karşısında okuyucunun duyduğuna benzer bir sıkıntım da olmadı.

İçinde yaşadığım bahçe, bahçesinde yaşadığım ev gibi kurgu değil, hayattı. Birinin çoğalması için diğerinin azalması gereken bir ilişki ikilisi değildi bizimkisi. Derinliğimize çektiğimiz kuyunun sesinde, sürekli çoğalan bir çocuk sevilmişliği vardı. Bu yüzden “sahife-i alemde adımız” baki kalmadı, sadece “yok” oldu. Tam da bu yüzden işte hayattım. O kadar ki hayatı taklit edemeyecek kadar hayattım.

Bir eşikten atlasam, bir çininin içindeki sedaya girecektim belki. Ama hayat fotoğraflardaydı. Siz yansımalarda asılı kaldınız. Bir bozgun sahnesini gösterse de, hayatın bir sahnesi karşısında bozguna uğrayan yine ve daima bir aks-i sedaydı.

Bir kiraz ağacıyken ben hayatın yorumunu bir kiraz çiçeğinden daha iyi ne yapabilirdi bana?

Ay’ı deniz üzerinde hiç görmedim. Bir denizim olsaydı; deniz yekpareyse aynasına düşürdüğü görüntü de tektir, bunu baştan bilirdim. Yolum uzundu oysa. Bir kuyunun derinliğindeki suyun üzerinden gülümserken ay bana, kuyu adedince çoğalan ay’ın gökte bir olduğunu öğrendim. Hep bir olduğunu fark ettim. Kıvama böyle geldim.

Kıvamın da üzerinde kıvam var. Bir hayat bölünürken gözlerimin tam önünde ve tam orta yerinden ikiye, kıvamın da üzerindeki kıvamı öğrendim. Bütün bağlılıkların da üstündeki bağı öğrendiğimde, razılığın ne anlama geldiğini öğrendim. Razılığın gelecek gibi geçmişe de yürüdüğü gün bütün düğümler çözüldü.

Düğümler çözülünce: Ahşap kapı. Sade çizgilerle oyulmuş kapı tokmağı. Su değdiğinde sardunyanın kokusunu saldığı ağustos sabahı. Suyu ilk kez tanıyan çocuğun, şefkatin kutsayıcı gözü önündeki üryanlığı kadar hakikattim. Peçesiz ve perdesiz. Hayat kadar güzeldim. Güzelin, güzel gösterilen; bilinenin, öğretilen olduğunu fark ettim.

Yazıcıya sitemimdir. Artık diyorum, pembe çiçeklerinin rengini gözlerinizle göreceğiniz bir kiraz ağacı dikseniz, yitik de olsa, bir bahçenin köşesine. Şöyle kuyunun tam üzerine. Yazıcıların da gün gelip kiraz ağaçlarından öğreneceği şeylerin var olduğunu bilseniz.

Ya Fettah, aç artık kapıları. Ya Basıt, çöz dilimin bağını. Ya Rezzak, ver, nasibim ne ise.

Ya Vedud!

Gözümün yaşını eksik etme. Çiçeğimi al razıyım. Ben ki Yusuf’unu yitirmiş bir kuyunun üzerine eğilmiş pembe çiçekli bir kiraz ağacıyım.

Bir kuyum vardı. Bir de Yusuf’um. Sahibinin ölümünden sonra da açık kalacak bir amel defteri olarak toprağa armağan edilmiştim. Gün geçti. Kat karşılığı müteahhide verildim.

Yitik Lale

Nazan Bekiroğlu
Yitik Lale
Zilkade hilali göründü. İncecik ve ürpertili.

Kış ortasında odasına düşen, kandırılarak açtırılmış, sarı bir lalenin cazibesine kanan yazıcı zamansız bir lale yazısı yazmaya kalkıştı. Olsun! Bir gül yazısı yazmak için vakit hiçbir zaman geç değilse, bir lale yazısı yazmak için de vakit hiçbir zaman erken değil demektir.

Yaprak üzerindeki şebnem damlasına isabet eden yıldırımın armağanı. Efsane. Lale.

Azımsanır gibi değil: “Gülün alımlı rakibi.” (*)

Ama iki lale var.

Başlangıçta lale Türk. “Yaz evvelinde Gence düzünde” açması bu yüzden. Başlangıçta kır çiçeği. Kendine mahsus tatlı bir fıtriliğin içinde taşralı. Geç İslami metinlerdeki Öztürkçe bir kelime kadar da sevimli ve yalnız. Öyle olmasaydı Divan şiirinin henüz başlangıcında Necati Bey, lalenin taşralılığını, edep erkan bilmezliğini ima ederek gülün nezih meclisine alınmadığını söyler miydi?

Taşradan geldi çemen sahnına biçare durur

Devr-i gül sohbetine laleyi iletmediler.

Böyle der miydi?

Ünlü Avusturya elçisi Busbecq’in Türk Mektupları’nda, şehir dışında ve yol kenarlarında gördüğünden hayranlıkla bahsettiği lale bu olmalı. Eski metinlerde adı Lale-i Numani tamlamasının ağır başlılığında dursa da o bildiğimiz yabani çiçek: Gelincik.

Fakat ikinci bir lale daha var. Kırların, kendi üzerine kapalı mahcup gelinciğinden, bir uygarlığı ele geçirmiş ihtişamlı ve mülteci bir kimliğe uzanan bir serüven çünkü lale. Başlangıçta taşralı sonra aristokrat, başlangıçta sadelik sonra ihtişam. Saf, sonra girift. Öyle, sonra böyle. Üstelik Lale-i Numani’yi, türlü çeşit isimlerle anılan ve bedeli ağır cazibedeki lalelerden herhangi birine dönüştüren yol, bir Türkmen aşiretinden bir “imparatorluk” çıkaran seyirden çok da farklı değil.

O seyirin alfabesinde lalenin, Allah lafz-ı celilinin yazıldığı harflerle yazılıyor olması itibarını artırdı. Hilal de öyle. Ve üçünün de ebced karşılığı altmış altı. Altmış altı, Elhamdülillah! Lalenin gördüğü itibarda bu tevafukun payı büyük oldu. Öyle ki Allah sözcüğünü oluşturan cevahir harflerinin noktasız oluşuna mebni lekeli laleler pek de makbul sayılmadı.

Noktalı ya da noktasız, lale, iki kimliği arasında Türk ve Osmanlı’ydı. Ama seven ve sevilen hakikatinde daima vedud. Bu yüzden başlangıçta birken esma-ı hüsna mukabilince çoğaltıldı. İki binden fazla çeşidinin zuhuru bu yüzden.

Tanpınar, lalenin stilizasyona son derece müsait olduğuna dikkat çeker. Tecrid esasına dayalı Müslüman-Osmanlı sanatında, gülün hayattaki tartışmasız üstünlüğüne rağmen, lalenin bu kadar yer bulmasının nedeni, bu çiçeğin biraz da “serapa üslup” olmasındandır. Mimesis esasına göre görmeye alışmış Hollandalı ressamlardan birinin tuvalindeki gerçeğine çok benzeyen sarı bir lale ile bir Osmanlı çinisindeki gerçeğine çok da benzemeyen mavi bir Osmanlı lalesi arasındaki fark iki dünya arasındaki fark kadar büyüktür. Gerçek hayatta mavi bir lale yoktur. Doğru; ama, gerçek ile irtibatı ortak bir çizgiden ibaret kalmış bir tecrid muhayyilesinde de mavi bir lalenin sarı bir laleden farkı yoktur. Ve yakalanması bir uygarlığın özümsenmesi anlamına gelen o ortak çizgi, çini üzerindeki bir lalenin lale olabilmesi için hem yeterli ve hem de gerekli şarttır.

Bu yüzden lale, bir gül medeniyeti içinde yaşamasına rağmen Osmanlı’nın remzi, Hilal ve Allah açılımlarındaki lalenin çizgisinde Osmanlı’nın hüsn-i medeniyeti inkişaf etti. Lale Osmanlı’nın ihyasıydı. Özden uzaklaştıkça ifnası oldu. Ve lale “boyunduruğa” dönüştü.

Lale devri bunun acıklı özeti. Şaşaalı görünse de.

Avusturyalı bir elçi olan Busbecq’in elinde Avrupa’ya götürülerek, bir müddet sonra bir başka Avusturyalı elçi Horn elinde yabancı bir seyyah gibi kendi ülkesine geri dönen lale, giden lale değildi artık. Lale devrinin arkasından koştuğu lale; sultanı da, şairlerinin sultanı da “lale” redifli birer gazel yazmış olan, ser-mimaranı da şaheserinin müezzin mahfiline bir “ters lale” kondurmaktan kendini alamayan muhteşem bir on altıncı asrın (Süleyman, Baki, Sinan) tanıdığı o mavi lale değildi.

Artık o sarı bir laleydi.

Bir yerlerde bir lale yitmişti.

Gülbahar’ın çeyiz sandığı içindeki örtüden bir buğday başağına, çıkışı olmayan öykülerin sancısındaki sarı bir gülden kandırılmış ve zamansız açtırılmış sarı bir laleye uzanan yolda. Sarının güzel olduğunu fark etmek bazen çok pahalıya mal olabilir.

Olsun!

Bilirsiniz, hemze elifin bir şeklidir. Elif de hilal gibidir.

Hilal laleye, lale de Allah’a çıkar sonunda.

Ben şimdilerde on altıncı asırlardan kalma çini bir pencere alınlığında, tam sağ alt köşeye imza düşürülmüş mavi bir Osmanlı lalesi neler düşünür, onu merak etmedeyim. Lale mühürlü, kendi tarihçesinin farkında mı her zaman merak edilebilir bir kağıdın sathında. Ben. Yani modern zamanların mavi laleleri kavramakta zorlanan bilinci örselenmiş, ben demekten hoşlanan çocuğu.

Sağ avcumun içinde ters bir lale, kusursuzluğuyla kem nazarları çağıran Selimiye’nin mazisinde ters huylu bir kadın olmasam da.

Bir sahaf dükkanının derinliğinde ilk sahifesi yitik bir Lale Risalesini okumaya bir türlü başlayamıyorken ben, yine ben; bir laledanlığa daldırılmış tek sap lalenin uyandırdığı aşinalığın sızısında.

(*) Beşir Ayvazoğlu, Güller Kitabı 1992, s. 11 1.

Gülbahar

Nazan Bekiroğlu
Gülbahar
Gülbahar Hatun; II. Bayezid’in kadını, Yavuz’un annesi,
Trabzon’da, adıyla anılan türbede bekliyor.

Henüz önündeki baharın resmini suhufunda taşıyamayacak kadar kışa dair bir sabahtır. Nereye gideceğinizi bilmezsiniz önce. Sadece çağırırlar. Yola çıkarsınız. Önce bir çocuk. Bir ilkokul öğrencisi belki. Bir genç kız sonra, sonra bir kadın, bir hoca. Hepsi sizsiniz. Saklı kentlerden, yitik kentlerden geçmiştir de yolunuz bunca, kendi kentinizden geçmek için neden bugüne kadar beklemişsinizdir?

Yol çeker sizi. Adımlarınız itaatkar, dahası aceleci. Bildik ormanını seke seke dolaşan ceylanın ardındaki topal avcıdan daha fazla yorulduğunuzu kimse iddia edemez nasılsa.

Pencerelerde yaşlı kadınlar. Her biri, bir zamanlar üzerinden geçtiği gençlik ve güzelliğin serüveninde eksilmiş gibi görünse de kendinden ürküntülü, her birinin yüzünde bütün yaşlarla birlikte bir on sekiz yaş da gizli değil aşikardır. Tebessüm edersiniz. İlk kez yaşlı kadınları genç olanlardan daha fazla beğenenlere hak verirsiniz.

Hayatın yüzüyle şiirin yüzü hoşça bir uyum içindedir ilk kez. Ne hayat şiire dönüşmüştür üstelik, ne de şiir hayata. Hiçbirinin buna ihtiyacı yoktur. Her ikisi de kendileri olarak öylece dururken, fazla edebi olmayan bir öykünün ölümle bitmesi kadar yerli yerindedir her şey.

Güzergah belli değildir önce. Sır katibiyle padişahın öyküsü dokunurken hayatın üzerinde, hayret, siz onu dokuyan hayatın içindesinizdir. Genç mezarlık bekçisini görürsünüz sonra. Öyle, mezarların arasında ölüm kadar güzel, ölüm kadar çağırıcı. Bir yasak gibi kente süzülen, aceleyle gelen ve aceleyle giden yolcunun, yağmurlu bir gecenin tam ortasında doğu kapısına doğru uzaklaşması kadar kararlı. Bir sunak taşının arkasından gizlice ve tutuklu, seyredilen bir Çeçen dansçının dansındaki siyahın ölümü kadar tutkulu.

Bir havuzun yüzüne görüntü bırakırsınız sonra. Yolun sonudur. Şimdi telaş bitmiş kalbe sekine inmiştir. Çağıranın çağrısı. Gülbahar türbesinin kapısına, çağrıldığınız yere gelmişsinizdir.

Yolun sonunda ve aniden. İlk defa görürsünüz. Oysa bu yoldan kaç defa geçmişsinizdir. Her şey gibi çağrılmanın ve çağrıya icabetin de zamanı vardır, bir kez daha öğrenirsiniz.

Bir külliye ki medresesi yitik, kendisinden geriye kalan bir cami, bir şadırvan. Bir avuç kuş kanadı, bir salkım su sesi. Bir de kuzey yüzünden penceresi esirgenen bir türbe. Farsça bir kitabe. Kafesli yeşil bir kapı. Mor bir kurdeleyle bend olunmuş kalemkari pembe bir gül buketi. Bir sırmalı çevre sanduka üzerinde. Kaç perde, kaç örtü, kaç peçe? Kaç karanlık, kaç sır, kaç gece? Kaç hal geçti üzerinden Gülbahar? Kaldır kalbinin nikaabını Gülbahar!

“Padişahların Kadınları ve Kızları” arasına sıkışmış baharlardan bir bahar. Gülbahar: “Hakkında bilgi azdır. Birbirine yakın iki Gülbahar vardır, vesaire vesaire…” Bu demektir ki Gülbahar, kendisinden daha ziyade, iki Gülbahar’ın (biri annesi biri kadını) ikliminde var olan bir veli Bayezid ve iki Gülbahar’ın (biri annesi biri babaannesi) gölgesinde boy veren Yavuz bir hükümdar anlamına gelmektedir.

Ömrünün büyük yarısı payitahtta geçmiş bir sultanın, oğulcuğunun şehzadeliğine refakatle, bir şehzade taşrasında ölmeye gelmesinin sırrını düşünürsünüz. Davete icabetin kuşku yok ki zamanı gibi yeri de vardır, bunu da öğrenirsiniz.

“Yavuz” bir hükümdarın çocukluğuna değmiş bir şefkat eli ve “Yavuz” bir hükümdar olacak selim bir çocuğun ellerini saçlarının örgülerinde gezdiren şefkat.

Gülbahar, suyun kıyısına kurulu kentimin üzerinde, sessiz ve gösterişsiz asılı duran şefkattir. Gülbahar, kentimi bekleyen bir kadın kalbidir.

Bir kadın kalbinin gölgesindeki hüznün terazisinde ölçülürken her şey, işte o her şey birden bire değişir. Bir iplik kopar gibi aniden verilir muştu. Türbe parmaklığının önünde omuzlarınızdan yakalayıp da sarsan sırrı biraz anlarsınız, çoğunu anlamazsınız. Sizi bu kentte en çok o anlar, anlarsınız. Çünkü o kadındır, bütün kadınların kalbiyle birlikte içinde giderek daha çok kalp sözcüğü geçen yazılar yazanın da kalbini bilir. Siz de onu bilirsiniz. Çünkü onunki de sizinkine benzeyen bir kalptir.

Deniz kuzular aniden. İyi saatler geçer üzerinizden. Kentinizi seversiniz. Birden.

Kentin anahtarları şimdi yeni sahibine devredilmiştir. Kent ona yakışır, o da kente. Değil mi ki her kenti, sahibinin kılan bir şey vardır ve her kent, anahtarlarının fettahına teslimi zamanına kadar saklanmaktadır.

Gece iner. Yol biter. Gideceğiniz yer bellidir de geri dönersiniz. Suyun kıyısında gece hiç bu kadar yağmurlu ve yağmur hiç bu kadar karanlık olmamıştır. Bir ceylan ölürken, kendisini öldürenin gözlerine baktığında, onu öldürenin gözlerine baktığı her ne ise işte onu öğrenmişsinizdir. Bu kentin neden şimdiye kadar bir türlü sizin olmadığını ve fakat bu kentin bundan sonra sizin olduğunu artık anlarsınız.