Padişah

Nazan Bekiroğlu
Padişah
Sırrımın katibiydi o.
Sırlarımı yazardı.

Ben bir padişahtım.

Padişah sözcüğünün son hecesinden bir elif geçen zamanlardı. Bir sarayım, bir ülkem, bir tebaam, bir saltanat arabam ve bir de sır katibim vardı. Bir sır katibim olmasını yeğlemezdim oysa. Çünkü ben sırrı olmayan bir padişahtım.

Sırrı olmayan bir padişahın sır katibi olmayı da o istemezdi kuşkusuz. Ama bir sır katibim vardı teşrifatta. Böylece biz, benim sırrımın değilse de sırsızlığımın birbirine bağladığı iki kişi olduk önceleri. Oysa bir kişi olmalıydık. Ben padişah olandım.

Mutsuzluktan kırılırken benim halkım, cezbe, ilim ve bilgelik arasında ilim yanımla dayandım. Cezbe yanımla yandım. Bu yüzden rüyalarımdaki bulutların arasından görünen parlak ve kocaman yıldızların bir değil birden fazla tabiri vardı daima, anlardım. Ama bir rüyanın birden fazla tabiri olmayacağı öğretilmişti çoktan. Kendi düşüme düşlenen, kendi düşüme tabirci yine ben, böyle oluşum da bilgeliğimden olsa gerekti. Söyledim ya ben cezbe, ilim ve bilgelik arasındaydım.

Ben bir padişahtım. Hiçbir kapı benim sarayımda rüzgarla açılıp rüzgarla kapanmazdı. Her kapının açılması da kapanması gibi, önceden ve dakika dakika defterlere kayıtlıydı. Nasip, gerçekleşmiş zaman demekti benim kanımca. Mutsuzluktan kırılırken benim halkım, gözlerimden benim, kendim için yaş akması yasaktı. Biri benim yerime inci gibi yaşlar döksün isterdim gözlerinden. Ben bir padişahtım. Kaybolurken dünya ile arama giren teşrifatın uğultusunda, şahlara yaraşır bir inci değil, sadece şahtım.

Kalbi, acılarıyla başka bir kalbe açmanın anlamını bilmezdim, o eşsiz lezzeti.

Ama her insan kadar insandım. Çok uzaklarda kalmış olsa da bir ölüm örneğin, beni de aniden hatırlandığında her insanı vurduğu kadar vururdu. İçim kanarken su verirdim sardunyalara. Re’lerin üzerinden uçarcasına geçerdim. Rüzgardan bir saltanatım vardı gerçekte. Kocaman ordularına savaş açardım da içinde yaşadığım eskimiş bir dünyanın, penceremin önüne konan “yaban güvercini suzinak besteler” daha bana alışmadan ben onlara alışırdım. Ve hiçbir karınca parmaklarımın arasında ufalanmazdı.

Kalbim kadar sade kalbim kadar açıktım. Cümlelerimin tümüne yayılmış bir ıztırab tenasübü, hayatımı bir kesit olmaktan çıkararak bir bütüne dönüştüren gizli müşterekti.

Ben böyle bir padişahtım. Sırrım yoktu. O ise sırrımın katibiydi. Garip işti. Teşrifat böyleydi yazık ki.

*

Ama bir sırrım oldu bir gün. Bir ezel tanışıklığı, bir çöl yangını indi kalbimin tam ortasına. Artık sırrı olan bir padişahtım. Ateşine tutulduğum ne kadarsa kalbim o kadar çoğaldı. O, katib-ül-esrardı. Ateşin sırrından anlardı.

Ona, onu anlattım. Ruhun sılasına, sürgünün yurduna dönmesinin ne kadar çok kurban istediğini. Ona bunu da anlattım. Gecelerce anlattım. Sabahlarca anlattım. En az iki minaresi olan salatin camilerin kandilleri tanıktı anlattıklarıma. Çeşmelerde sular, geceleyin arz, gündüzleyin sema tanıktı. Düşman tanık değildi. Dost da tanık değildi.

Sırrı dökülmüş aynaların derinliğinden konuşurdum ona. Hiç yüzüme bakmazdı.

Sözün hükmünde hükümsüz, sükutun hükümsüzlüğünde hükümlüydü zamana.

Yani sözden anlardı. Yani beni anlardı.

Önce sözcüklerimi verdim ona. Benim sözcüklerimle konuşmaya başladı.

Sonra rüyalarımı. Rüyalarımı görmeye başladı.

Sonra ona, git ona aşkımı söyle, dedim. Sen sırların adamısın. Kalplerin dilinden anlarsın. Öyle anlat öyle söyle ki beni anlasın. Aşikar olsun kalbim nazarında. Beni sevsin. Böyle dedim.

Ona gitti. Ona aşkımı anlattı. Ama benim aşkım gibi değil kendi aşkı gibi anlattı.(*)

Kalbimi vermiştim ona. Benim kalbimle sevmeye başlamıştı.

*

Neden, diye sormadım hiç.

Yakınlığı iç temas doğuran bir öykünün hem yazarı hem kahramanıydı. Ona verdiğim rüyaları görmeye başladı da görmem için bana rüyalarını vermedi. Kalbimle sevmeye başladı da, ben onun kalbini hiç görmedim. Kendi sözcükleri kadar kendi kalbi de yoktu çünkü sır katibinin. Sevmek için başkasının sözcüklerine, yaşamak için başkasının kalbine muhtaçtı. Başkasının sözcükleriyle konuştu ama ölümü kendi gövdesinde duydu. Başkasının kalbini kuşandı da sevmek için kendi kalbiyle öldü.

Bana gelince. Bir gün dönüp de kendi kalbimle ve kendi sözcüklerimle sevmeye gelince sıra, gördüm ki kalbim yerinde değildi, beni terk etmişti. İhanete tahammülü olanın adı padişah değil miydi? Ben bir padişahtım. Ezelden padişahtım. Hep padişahtım. Bu yüzden hayatımın sırrını başkasının kalbinde yaşadım.

Sırrımın katibiydi. Ama nasıl sır katibiydi ki o, ölümümü bildi de önceden, acının, rüya içindeyken tabir ettiğim rüyalarıma kadar sirayet ettiğini bilemedi.

Ben padişahtım. Hep başkaları için yaşadım. Mutsuzluktan kırılırken benim halkım, kendim için göz yaşı dökmeye hakkım yoktu. Tanık olsun bütün tanık olacaklar, sadece mutsuz olma hakkımı kullandım. İsim. İmza. Tarih, gün gibi aklımda.

(*) Halide Edib’in de Ateşten Gömlek’te kullandığı, Long Fellow’un bir masalından.

Leave a comment

Your comment