Münakaşaları ve Cenab Şehabeddin’in İki Mektubu

MÜNAKAŞALARI ve CENAB ŞEHABEDDİN’İN İKİ MEKTUBU

“Şu içinde bulunduğumuz Dünya Harbi biter

fakat edebî harp bitmez”.

Elhan-ı Şita şairi, kendisini fazla tanımayanlar arasında ihtimal ki hassas, insanları incitmekten çekinir, münakaşadan hoşlanmaz bir imaj bırakmıştır. Ancak hayatı gözden geçirildiğinde Cenab’ın bu imajın çok dışında bir kimlik sergilediği görülür. Bu kimliğin hakim vasıflarının güvensizlik ve istihza olduğu hususunda hemen bütün eleştirmenler görüş birliğindedir. Kendisi Güneş gazetesindeki bir mülâkatında hayata belkiler ve şübheler arkasından baktığını ifade eder: “En ziyade emin olduğum hayatım bile bence bir milyon ‘belki’ arasında bir kaza-yı uzvîdir. Hayatta ilmimi her neye taksim etsem bakıyorum ki ‘şübhe’ adlı ve müteaddid haneli bir kesir kalıyor. Bu cihetle her ‘evet’ime ve her ‘hayır’ıma gizli ve sarih bir ‘belki’ karışır”[1]. Cenab hekim ve askerdir. İnci Enginün onun böylesine realist bir karakter taşımasında hekimliğinin rolü bulunduğu kanaatindedir2. Kimliğindeki sivri yanlara rağmen, Cenab’ın san’at gücü itibarıyla büyük olduğu tartışılamaz bir gerçektir. Hakkında ilk kapsamlı araştırmanın sahibi bulunan Saadettin Nüzhet, Cenab’ın edebi kimliği kadar fikri münakaşalarını da irdelediği eserinde

“Sanat tarihimizde Cenab’ın elbette büyük bir mevkii vardır. Fakat tefekkür tarihimizde menfi tipleri gösterirken daima Cenab’ı mevzuubahs etmek zaruretindeyiz. Çünkü onu hayatının sonuna kadar yalnız bu güne değil hattâ yarına tahaküm etmek isteyen bir şahsiyet olarak görüyoruz” der3. Saadettin Nüzhet’e göre Cenab bu fikrisabit yüzünden edebiyatta “yeniliği pek tabii” görmekle birlikte “buna tahammül edemiyordu”. Çünki o “daima bir edebî otorite olarak kalmak” istiyordu4 Döneminde Cenab’ın şair olarak büyük ilgi gördüğü doğrudur, ancak bu itibar onun kimi edebi, kimi fikri, kimi doğrudan politik münakaşaları esnasında çok defa zedelenir. Denebilir ki kullandığı dilin ağır olmasından daha önce5, özellikle Milli Mücadele aleyhtarı bir tavır sergilemiş olması, sonraları bu tavrından rücu etmiş olmakla birlikte samimiyetine kimseyi inandıramamış bulunması, Cenab’ın Cumhuriyet döneminde büyük ölçüde unutulmaya terkedilmesinin ilk sebebidir.

Cenab, fikrî ve edebî münakaşadan adeta zevk alır. Ruşen Eşref’le yaptığı bir söyleşide bunun edebiyatıma sulhun büyük bir âşıkı değilim. Kalem kardeşlerimizle aramızda sulh imzalandığı gün, sanırım ki edebiyat âlemini yalnız can sıkıntısı dolduracak” 6 . Cenab münakaşadan hiç uzak durmamıştır. Onu ölümüne kadar takip edecek, daha doğrusu kendisinin davet ettiği kalem tartışmaları, Paris dönüşü (l894)başta Mektep dergisi olmak üzere çeşitli yerlerde yayımlanan şiirlerinin garipsenmesi ile başlar.

Bu münakaşaların en ünlülerinden biri Ahmed Midhat’le arasında geçen Dekadanlar münakaşasıdır. Esasen Cenab o sindeki bir mülâkatında hayata belkiler ve şübheler arkasından baktığını ifade eder: “En ziyade emin olduğum hayatım bile bence bir milyon ‘belki’ arasında bir kaza-yı uzvîdir. Hayatta ilmimi her neye taksim etsem bakıyorum ki ‘şübhe’ adlı ve müteaddid haneli bir kesir kalıyor. Bu cihetle her ‘evet’ime ve her ‘hayır’ıma gizli ve sarih bir ‘belki’ karışır”[1]. Cenab hekim ve askerdir. İnci Enginün onun böylesine realist bir karakter taşımasında hekimliğinin rolü bulunduğu kanaatindedir2. Kimliğindeki sivri yanönden tepki çekti. Ahmed Midhat gibi devrinin yenilik yanlısı bir yazar dahi bu havadan etkilenerek Sabah gazetesinde Dekadanlarbaşlıklı bir yazı ile münakaşaya karıştı. Dekadan (decadent) Fransızca “gerileme” anlamında bir kelime olup, ilk kez Fransız lbette büyük bir mevkii vardır. Fakat tefekkür tarihimizde menfi tipleri gösterirken daima Cenab’ı mevzuubahs etmek zaruretindeyiz. Çünkü onu hayatının sonuna kadar yalnız bu güne değil hattâ yarına tahaküm etmek isteyen bir şahsiyet olarak görüyoruz” der3hmed Midhat’e cevaben Servet-i Fünun mecmuasında “Dekadizm Nedir başlıklı bir makale yayımladı10 . Bunu başkalarının da katılmasıyla karşılıklı bir yığın makale izledi. Sonunda Ahmed Midhat Efendi “Teslim-i Hakikat” başlığıyla Tarik gazetesinde yayımladığı yazıda 11 -Naci-Ekrem kavgasının hatıraları zihninde taze bulunuyor olmalıdır- hadiselerin geldiği noktayı kâfi görmüş olacak ki itidali davet eder. Saadeddin Nüzhet, Ahmed Midhat’in o sıralarda devam etmekte olan Klasikler mübahasesinde “Benim Cenab Şehabeddin ve Halit Ziya Beylere sözüm yok. Asıl sözüm kızım sana söylerim gelinim sen anla kabilinden olmak üzere Dekadanlar’a aittir” dediğini kaydeder12 .

Dekadanlar münakaşasının arkasından Servet-i Fünun şairlerinin bir kısmı, ortak edebi anlayışları yerine Cenab’ın ya da Halit Ziya’nın şahsını müdafaa etmek mecburiyetinde kalmış olmalarından dolayı huzursuzluklarını beyan etmek istediler. Ali Ekrem Bey, Edebiyat-ı Cedidecileri eleştiren bir yazı yazdıysa da, Fikret yazıyı Servet-i Fünun’da ancak kısmen değiştirip bazı yerlerini de çıkardıktan sonra yayımladı. Bunun üzerine Ali Ekrem, “Ayın Nadir” imzasıyla rakip dergi Malûmat’‘ta bir tenkit yayımladı13 . Cenab kendisini yine bir münakaşanın tam ortasında bulmuştu.

Fakat Dekadanlar’dan sonra Cenab’ın yaşadığı en geniş kalem münakaşası kuşkusuz Genç Kalemler mecmuası etrafında ve “Sade Dil-Yeni Lisan” anlayışı hususunda zuhur etmiştir. Ömer Seyfeddin, l5 Kânunısani l326 (28 Ocak l9lO) tarihinde Ali Canip’e “Edebiyatta, lisanda bir ihtilâl vücuda getirelim. Ah, büyük fikir say, sebat ister” şeklinde biten bir mektup yazmıştı. Sade dil-yeni lisan hareketinin kıvılcımını oluşturacak bu cesur mektuptan çok etkilenen Ali Canip, Ziya Gökalp’de saflarında olduğu halde Genç Kalemler mecmuasını bu işin adeta neşir organı haline getirmeye çalışmıştı. Genç Kalemlerin yeni tarzda çıkmaya başladığı ilk sayısında imza yerinde kocaman bir soru işareti ile ünlü “Yeni Lisan” makalesi yayımlandı14. Yazıda Servet-i Fünun dönemi “Avrupa mektebi” olarak gayr-i millî bulunuyor, otuzbeş sene evvel başlayan sadeliği öldürmekle suçlanıyor, Fikret’le Cenab’ın gerçekten güzel fakat son derece milliyetimize, hissimize, zevkımize muhalif Fransızca şiirler vücuda getirdiği öne sürülüyordu. Servet-i Fünun lisanına son derece yoğun bir tepkiyi dile getiren yazı, o güne kadar varlığı tabiî addedilen pek çok yabancı unsurun lisandan tasfiyesini teklif ve telkin ediyordu. Bu anlayış ilk anda tepkiyle karşılandı. Epeyce sert ve müstehzi bir eda ile cevap veren Cenab’ın yazıları Hak, Şehbal ve Servet-i Fünun’da intişar etti. Cenab’ın “İnkılâb-ı Lisan” yazısı ile münakaşa kızıştı15. Yeni Lisan hareketi ona göre “yalılar argosu”uydu, bu hareketi “cebri ve sun’i buluyordu”16. Genç Kalemler’in polemik kısmını Yekta Bahir müstearıyle Ali Canip yönetmekteydi . Bu polemiklerin bir kısmını daha sonra Milli Edebiyat Meselesi ve Cenab Bey’le Münakaşalarım adlı bir kitapta bir araya getirecektir17 .

Cenab’ın o sıralarda özellikle Hak’ta çıkan yazıları bir başka kitlenin yıldırımlarını çekmesine de neden olmaktaydı: K a d ı n l a r. Cenab, başta “Bizde Nisaiyyun ” başlıklı yazı 18 olmak üzere kadınlarla da uğraşmaya başlamıştı. “İstanbul’a avdet ettiğim zaman birkaç risalede birkaç makale gösterdiler: Tesettür-i nisvana ait beyanname-i fetvapenahiye karşı adem-i memnuniyet ifade eden makaleler… Bunları gözden geçirince kendi kendime dedim. Hımmm… Bizde de nisaiyyun varmış”. Cenab’ın bizde kadın varlığının evveliyatını böyle bir kalemde silip atması, mevcut olanları da küçümser bir eda takınması, dönemin bir kısım erkekleri ile kadınlarını, özellikle Nigâr ve Halide Hanımları kızdırmış ve küstürmüştür19 . Ancak Hamdullah Suphi, Cenab’ın “Bu defa gülmek için lüzumundan fazla feci bir meseleyi vesile ittihaz ” ettiği kanaatindedir20 . Kadınlarla ilgili tartışmanın çok fazla genişlemediğine bakılırsa Cenab bile bu hususta fazla ısrar etmeye cesaret edememiş olmalıdır.

Cenab Cumhuriyet’ ten sonra da münakaşalardan uzak kalamaz. Politik mahiyetli olanların yanı sıra edebî mahiyetli olanlar da devam etmektedir. Bir gürültü de hece ölçüsü etrafında kopar. Akşam gazetesinde “Nazımda Ahenk” hususunda yayımladığı makalede21 hece veznine karşı çıkıyordu. Çeştli gazete ve dergilerde bu alaycı yazıya karşı tepki dolu cevaplar yükseldi. Varlık‘ta Yaşar Nabi’nin düzenlediği anket genç şairlerin Cenab’ı reddettiğini gösteriyordu22 . Oysa daha Edebiyat-ı Cedide döneminde Mektep Mecmuası tarafından düzenlenen”En İyi Şair” anketinde İsmail Safa’nın ardından Fikret’le birlikte ikinciliği paylaşmıştı. Cenab bu yoğun tepkiler karşısında Anayurt’ta “Nazmımız ve Vezin Meselesi” adlı bir yazı neşrederek nisbeten yumuşama yoluna gitti23 . Yeni Lisan hareketinin ilkelerine hâlâ tepkiyle bakan Cenab, 26 Eylül l932 tarihinde toplanan I. Türk Dili Kurultayı’na katıldı. Münakaşalara girmemekle birlikte bu kurultayın etkisiyle yazılarında bir sadeleşme hissedildiği hususunda görüşler vardır. Yayımlanan son şiirinde de sadelik dikkat çeker24 .

Ömrünün sonuna doğru Cenab, Cumhuriyet’te yayımlanan İnkılâp” başlıklı üç sayı süren bir makalesinde “Mazi ahtapotunun cıvık ve sıvışık kollarından” bahisle Gazi ve inkılâpları yüceltmektedir25. Ancak bu yazının yüksek tonu, yine onun samimiyetsizliğinin gündeme gelmesine neden olur. Darülfünun gençlerinin çıkardığı Birlik mecmuasında “Cenab Bey Susunuz” başlığıyla imzasız bir yazı yayımlanır26 . Bu yazıda Cenab, mazisindeki hesaplarla değerlendiriliyor, Milli Mücadele aleyhtarlığı, Ali Kemal ile arkadaşlığı, Peyam Sabah günleri hatırlatılıyordu.

Cenab’ın hayatındaki polemikler kuşkusuz bu kadar değildir. Denebilir ki o ömrünün her anında bir münakaşanın içindedir, az ya da çok ölçüde. Elhân-ı Şitâ şairi, l934 yılının karlı ve soğuk bir Şubat günü öldüğünde, kendisini bir türlü bırakmayan münakaşa dolu bir geçmişi noktalıyordu, kırgın ve yorgundu.

“Edibe-i Necibe Efendim Hazretleri”

Elimizde Cenab Şehabeddin’den Nigâr Hanım’a gönderilmiş ve Aşiyan Müzesi’nde muhafaza edilmekte olan iki mektubun örneği bulunmaktadır.

Bu mektuplardan biri l Kânunısani l313 ( l3 Ocak l898 ) tarihini taşımakta ve sahife başında, tarih yanında “kamarada” ifadesi yer almakta. Cenab l896-l9O8 arasında Cidde’de Sıhhiye Müfettişi olarak görevlidir. Bu durumda mektubun bu zaman zarfındaki bir vapur yolculuğu esnasında yazıldığı düşünülebilir. Mektup Cenab’ın Nigâr Hanım’a teşekkürüyle başlıyor. Çünki Nigâr Hanım “Pek kıymetdar bir albüme nâm-ı hakîrâne”sini de “tenezzülen kabul buyurmuş”tur. Üstelik “vazife-i teşekkür uhde-i tilmizâne” ye “müterettip iken” Nigâr Hanım bu arada “Kulûb-ı necîbeye has bir rikkat-i nezaket eseri” daha göstererek Cenab’a yeni bir kart göndermiştir. Cenab, Nigâr Hanım’ın gönderdiği bu kartı “bahâdar eser-i âtıfet” olarak niteleyerek “büyük bir şair-i garbînin mecmua-i neşâidi içinde hıfz” ettiğini ilâve eder. “Daha muhterem bir makam bulamadığı içinsindeki bir mülâkatında hayata belkiler ve şübheler arkasından baktığını ifade eder: “En ziyade emin olduğum hayatım bile bence bir milyon ‘belki’ arasında bir kaza-yı uzvîdir. Hayatta ilmimi her neye taksim etsem bakıyorum ki ‘şübhe’ adlı ve müteaddid hanatırlarda Cenab, İstanbul’a avdetinde “Hakk-ı fezâilpenahinizde mükemmel bir intikadname neşrine karar verdim” demektedir: “Bir intikadname neşri: Garip bir nimetşinaslık, değil mi efendimiz. Vakıa bizde intikada verilen mânâya göre öyle, fakat bendeniz inlara rağmen, Cenab’ın san’at gücü itibarıyla büyük olduğu tartışılamaz bir gerçektir. Hakkında ilk kapsamlı araştırmanın sahibi bulunan Saadettin Nüzhet, Cenab’ın edebi kimliği kadar fikri münakaşalarını da irdelediği eserinde

“Sanat tarihimizde Cenab’ın eve Niran‘ı 29 temel olarak aldığını, her mısraı evirip çevirdiğini, “nâzıme-i fazılanın rûh-ı rakikine müteallık bir şey bulmadıkça” öbürüne geçmediğini yazar. “Bir ruh-ı umumi ” aramak niyetindedir. Burada dikkate değen şey usul bilgisi vererek”ilm-ür-ruh ve usûl-i tahlîl delâletleriyle” hareket ettiğini belirtmiş olmasıdır. Öyle ki bir nevi psikolojik test uygulamak üzere Nigâr Hanım’a “perception, conception, volition… ” gibi şimdilik dokuz terimden müteşekkil ilerde artabilecek bir kavram listesi göndererek bunların kendisinde ne gibi çağrışımlar uyandırdığını sorar. Bunun bir “examen psychique” olduğunu ilâve etmekten de geri kalmaz. “Edibe-i necibe Efendim Hazretleri” diye başlayan “şâkird-i irfanınız” diye imzalanan bu mektup tenkit faaliyetlerinin Servet-i Fünun döneminde kazandığı mahiyeti göstermesi bakımından ilginç bir örnek.

“Ancak şîkeste-beste kendi âheng-i şiirimi dinlemek emelindeyim”.

Söz konusu mektuplardan ikincisi, yazımızın ilk kısmında kısaca hatırlatmaya çalıştığımız kalem münakaşalarından birinin epeyce hararetlendiği bir sırada yazılmış olmalı. Sert, yer yer Cenab’ın kendi ifadesi için kullandığı tabirle “kaba”laşan bu mektupta yazık ki ay belirtilmiş olmasına rağmen yıl kaydedilmemiş. Bu durumda mektubun hemen tamamında sözü edilen muarızların hangileri olduklarını, hangi münakaşanın izlerini seyrettiğimizi tahmin etmek gerekiyor. Bunu gerçekleştirmek çok zor değil. Evvelâ Nigâr Hanım l9l8’de öldüğüne ve mektupta Cenab’ın çok etkilenmiş ve kırılmış olduğu açık olduğuna göre l9l8 evveli münakaşalarının şiddetlilerini gözden geçirmek gerek. Bu durumda Dekadanlar münakaşası ile Yeni Lisan münakaşası üzerinde durmak makul görünüyor.

Söz konusu mektubun ilk cümlesinde Cenab “Valide-i necibeleleri Hanımefendi hazretleri tarafından inayet buyrulan kart”tan bahsetmekte. Burada söz konusu edilen Nigâr Hanım’ın annesi gibi görünüyor. O zaman mektubun yazılış tarihi valide Hanım’ın ölümü tarihi olan l313 (l897)’den öncesine denk düşüyor. Ayrıca mektupta “teceddüd-i hâzır-ı edebî aleyhinde gevezeliklerde bulunarak diğer cihetten dava-yı teceddüd savuranlar”dan bahsedildiği, bunların Resimli Gazete‘de30 yazdıklarının sezdirildiği dikkate alınırsa söz konusu münakaşanın Dekadanlar münakaşası olduğu ihtimali epeyce artar.

“Azizim Efendim” hitabıyla başlayan mektup altı sahifelik bir hacme sahip. Cenab daha ilk sahifeden itibaren, Nigâr Hanım’ın kendisine “efendimiz” şeklinde hitap etmiş olmasından bir istihza payı çıkararak, muarızlarının bunu kendisinde mevcut bir “ambition liteare”e yorabilecekleri ihtimaliyle mes’eleye giriyor. “İştihar” arzusunda olmadığını, sadece “edebiyat” arzusunda olduğunu söylerken haksızlığa uğradığına inanan insanların takındığı cinsten bir kırgınlık içinde görünüyor. Belli ki muarızları Cenab’ın şiirlerindeki yeni imajları ve söyleyişi onun kısa zamanda şöhreti yakalamak için seçtiği ucuz ve basit bir yol gibi değerlendiriyorlar. Cenab, arkadan gelen satırlarda edebiyatın kendisi için ne ifade ettiğini ve sanat anlayışını açıklıyor. “Ancak şikeste-beste kendi aheng-i şiirini dinlemek” emelindedir. Böylece son derece ferdî bir san’at anlayışına sahip olduğunu ve “Makber’i kendim okuyayım diye yazdım” diyen Hamid’in açtığı yoldan geldiğini görüyoruz. Şu ki Hamid, tepkici bir disiplinsizlikle iftihar ederken, Parnas ekolün etkisinde kalan Cenab;Hamid ve Ekrem’i tabiat tasvirlerinde” çerçevesiz” olmakla suçlayacaktır. Okuyucularının “takdiratına karşı bîteessür, adem-i itibarına karşı bilkülliye lâkayd ” bulunan Cenab’ın fırtınalı hayatında yegâne sığınağın şiir olduğunu fark ediyoruz. Hayatta yegâne gayesi saadettir, onu da şiirle özdeşleştirir. Üstelik hemen bütün Servet-i Fünun edipleri için ideal sayılan üçlüyü, şiiri, kendisi ve sevgilisinden ibaret bir aşk üçgenini de özlemektedir. Bir gün bu üçgeni kurabilirse bir daha hiç bir şey neşretmemeğe yemin bile edebilir. Bu tarihten sonra Cenab’ın pek çok şiir yazdığı ve yayımladığı ortadadır. Lâkin “ruhunu aydınlatan bir yirmi sekiz yaş güneşinden” kocamama güvencesi aldığı Senin İçin şiirinin okuyucuya sunulan son şiiri olmasına bir tesadüf olarak mı bakmalı?Bir gün ruhunun intikal edeceği bir “küre-i bekada” kendisine “Dünya nedir” diye sordukları zaman ise”Bir hizaya dizilmiş hoş mânâlı kısa satırlar” cevabını verebilmeyi ümid etmektedir. Şöhret arzusu olmadığını belirtirken, meşhurların mutlu olamadığı gerçeğini mesned alıyor ve kadın, erkek-yaşayan ve yaşamış olanlarla, “eşhas-ı muhayyele” arasından bir yığın mutsuz ünlü örneği veriyor.

Cenab’ın bu derece ferdî ve neredeyse münzevî bir mizac ve sanat anlayışını, bir ömrü kuşatan polemiklerle nasıl bağdaştırabildiği son derece şaşırtıcı bir noktadır. Dahası, aldırmaz ve üstten bakar imajını vermeye gayret göstermesine rağmen, Cenab’ın bu mektupta, çok kırılmış ve hırpalanmış bir insanın ruh halini gizleyememiş olması. Muarızlarını kolay kolay affedemeyeceğini yazarak “bu müsabakada ” kendi mağlûbiyetini şimdiden ilan ettiğini belirtmekte ve böylece bir nevi sessiz protesto sergilemektedir. İnci Enginün, Cenab’ın hayata daima bir “belki'” adesesi arkasından baktığını hatırlatmakta, bu yüzden onun basılı eserlerinden gerçek kimliğini yakalamanın çok kolay olmadığı kanaatini beslemekte ve özel mektuplarında Cenab’ın gerçek kimliğine daha rahat yaklaşabileceğimize işaret etmektedir31 . Sanatçıların hepsi için geçerli olan bu görüşün ışığında ve bütün o samimiyetsizlik, istihza ve güvensizlik ithamlarına rağmen; bu mektup bizi Cenab’ın içinde çok kırılgan, çok samimi, son derece beşerî bir noktanın mevcudiyetini fark etmemiz hususunda ikaz ediyor.


[1]l5 Mart l927, (Künye Saadeddin Nüzhet, Cenab Şehabeddin‘den nakil).

2 Cenab Şehabeddin, Kültür Bak. Yay. Ankara l989, s. V.

3 Cenab Şehabeddin, Güneş Matbaası, l934.

4 4 a. g. e. s. 95 .

5Beşir Ayvazoğlu’ya göre “Vokabüleri Türk şiirinin genel çizgisi dışında kaldığı için, Cenâb’ın şiiri tadılmayan bir şiirdir. Aslında bazı bakımlardan Servet-i Fünûh şiirinin bir uzantısı olan Hâşim, büyük bir damarı yakalayarak Şeyh Galib kanalıyla divan şiirine yaslandığı için, Cenâb’ın yapmak isteyip de yapamadıklarını gerçekleştirir”.

İslâm Estetiği ve İnsan, Çağ Yay. İstanbul 1989, s. 280-281.

6 Ruşen Eşref Ünaydın, Diyorlar ki, Kültür ve Turizm Bak. YayAnkara l985, s. 84.

7 BeşirAyvazoğlu “şahsiyâta dökülmesi ve bir ‘kördövüşü’ haline gelmesi yüzünden bu tartışma fikir tarihimizde sonuçsuz tartışmalar arasında yer alır” demektedir. İslâm Estetiği ve İnsan, s. 235.

Klâsikler tartışmasını dört bölüm halinde inceleyen Ramazan Kaplan, “Klâsikler tartışması hakkında varılabilecek sonuçları” sekiz noktada toplar. Klasikler tartışmasının,”tartışılan konulardaki anlaşma noktaları ve oranları ne olursa olsun özellikle edebiyat felsefesi içinde ele alınabilecek eser-yazar ilişkileri, edebi eserde güzellik problemi gibi konulardaki görüşlerle, gerçekten doyurucu ve renkli bir tartışma” olduğu kanaatini sergilemektedir. Ramazan Kaplan, “Klâsikler Tartışması”, Ankara l993 (basılmamış araştırma). Ayrıca bakınız: Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri (III. baskı), TDK. Yay. Ankara, 1972, s. 254-263. Ayrıca bakınız: Durali Yılmaz, “Edebiyatımızda Klâsik Tartışmaları”, Yedi İklim, Mart l988, nr. l3.

8 nr. 41, 27 Haziran 1312 (9Temmuz 1896).

9 Halit Ziya Uşaklıgil, Kırk Yıl, İnkılâp Kitabevi, İstanbul l987, s. 474.

10 nr. 344, 2 Teşrinievvel l313 (l4 Teşrinievvel l897).

1121 Teşrinisani l314.

12 Cenab Şehabeddin, s. 43.

13 nr. 286, l4 Kânunıevvel l316.

14 ll Nisan l911, C. 2, nr. l.

15 Hak, nr. 118, 9 Temmuz 1912.

16 Geniş bilgi için bk: Celâl Tarakçı, Cenab Şehabeddin’de Tenkit, Samsun l986.

17 Ali Canip (Yöntem), Milli Edebiyat Meselesi ve Cenab Bey’le Münakaşalarım, 1334 (l9l8).

18 Hak, nr. 67, 6 Mayıs l328 (l9 Mayıs l912).

19 Saadeddin Nüzhet, Cenab Şehabeddin, s. 64.

20 a. g. e. s. 64.

21 Saadettin Nüzhet, Cenab Şehabeddin, s. 115.

22 nr. 6, l Teşrinievvel l933.

23 nr. 2, 2 Teşrinisani 1933.

24Senin İçin, Servet-i Fünun, nr. l5O2-28, 28 Mayıs l341 (lO Haziran l925).

25 l6, l7, l8 Mayıs l933.

26 nr. 2, 2 Ağustos l933.

27Celâl Tarakçı, Cenab Şehabeddin’de Tenkid isimli kitabın arkasında yer alan ve Cenab’ın şiir ve yazıları hususunda şimdiye kadar hazırlanmış en geniş bibliyografya olan çalışmada, doğrudan Nigâr Hanım’ın ismini taşıyan bir künyeye rastlayamadık.

28 Efsus, Nigâr (II. kısım Nigâr binti Osman adıyla ) I. kısım İstanbul l3O4.

II. kısım İstanbul 1890.

29 Nîrân, Nigâr Binti Osman, İstanbul l896.

30Resimli Gazete: Fenni edebi haftalık gazete (l892-l9OO). Sahibi: Kitapçı Karabet. Servet-i Fünun‘a karşı eski edebiyat yanlısı yazılar yayımladı. Yazarları arasında şu isimler görülmektedir: Ahmed Midhat, Ahmet Rasim, Hüseyin Cahid, İsmail Safa, Vecihi, Manastırlı Rifat, Recaizade Ekrem, Yusuf Ziya, Rauf Yekta, Halit Ziya, Cenab Şehabeddin, Mehmed Akif, Andelib. . .

Bakınız: Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yay.

31 İnci Enginün, Cenab Şehabeddin, s. 39.

Leave a comment

Your comment