Kader, Şiirin Tam Sesi ve Talihsiz Baba: Ekrem ve Çocukları

KADER, ŞİİRİN TAM SESİ ve TALİHSİZ BABA

-Ekrem ve Çocukları-

“Bir çiçek gibi geldim geçtim. Kırlardaki otlar gibi kurudum. Bir biçare âleme neye geldi? Yürekleri zehr-i alâmın meraretleri içinde onlara hayat niçin verildi?”

Recaizade Mahmut Ekrem, Atala çevirisinden.

Ah kim Pirayem’in işte bu yerdir meskeni”

Tanpınar’ın, “kader onun ilhamından şiirin tam sesini koparabilmek için bu talihsiz babayı boş yere üst üstüste dener”[1] şeklindeki ünlü yorumu bir yana, Ekrem gerçekte acılı bir babadır. Zamanın pek az ailelerinde görülebilen özel bir eğitimle yetiştirilmiş ve Fransızca öğrenmiş bulunan Güzide Hanım amcasının kızıdır. İlk çocukları Piraye’yi daha doğarken kaybederler. Arada başka acıları büyüten Ekrem on beş yıl sonra gittiği zaman, minicik kızının mezarını bulamamanın doğurduğu azap ile o ünlü mısralarında ağlayacaktır:

Ah kim Pirayem’in işte bu yerdir meskeni

Şu siyeh topraklar olmuştu o nurun mahzeni[2]

Piraye’nin ölümünden kısa bir zaman sonra doğan Sunullah Emced, dadısının dikkatsizliği yüzünden bir buçuk yaşında “malûl” olur. Yaşadığı yirmi yıl içinde ağzından bir tek defa “baba ve anne” hitabı çıkmaz, [3] 1889’da yirmi yaşlarında iken ölür. On yıl sonra 1899’da, Ekrem’in adeta varlık nedeni bildiği ve bütün ümitlerini bağladığı, gerçekten çok yetenekli ve zeki bir çocuk olduğu kendisinden bahseden bütün kaynaklarda fark edilen Nejad, gencecik, veda eder yaşamına.

“Bir akaid hocasının duası”

İsmail Hikmet ‘in dikkatleriyle[4]; Nejad Ekrem[5]de anlatılanlara bakılırsa Ekrem, Nejad’ın ölümünden iki evvelki salı günü yolda Muallim Küçük İsmail efendiye rastlar. Mekteb-i Sultani’de akaid hocası olan bu zattan, Nejad için dua etmesini ister. “Bir akaid hocasının duasında başka türlü bir tesir olacağını düşünerek bu tesadüfü bir fi’l-i hayr” addeder. Bu tesadüften sonra en küçük oğlu Ercümend’i görmek için mektebine giden Ekrem, bahçedeki çocuklar arasında göremediği Ercümend’in de hasta olduğunu müdürden öğrenmiştir. O gün Ercümend’i mektepten alarak, tedavi için o zaman Ada’da bulunan Nejad’dan ayrı bulundurmak üzere Üsküdar’da oturan bir yakınının evine bırakır. Ertesi gün çocuğun daha iyi olduğunu haber almakla beraber bir vesvese içinde gidip görmeyi arzu etmektedir. Ercümend’in iyilik haberinin geldiği gün Nejad ölür. Ekrem ertesi gün Üsküdar’a Ercümend’i görmeye gitmek üzere yola çıktığında Fikret’le karşılaşır ve ona Nejad’ın bir fotoğrafını vererek Servet-i Fünun‘a koymasını, gençliğine merhameten Fatiha okuyabilecek bir kaç kişinin gözüne ilişebileceğini söyler. [6]

“Ekrem’in tab’ında dine karşı bir zaaf vardı”.

İsmail Hikmet, “Ekrem’in tab’ında dine karşı bir zaaf vardı” demektedir. [7] Tanpınar da Ekrem için “dindar, kadere razı” ifadesini kullanmaktadır. [8] Ekrem çevresindeki anekdotların bir kısmı bu hükümlerin mesnedsiz verilmediğini doğrular mahiyettedir. Söz gelimi “fıtraten ülfette külfete tahammül edenlerden olmadığı için”, “her söze her şeye dikkat eder, ilişir, fevkalâde alıngan, gayet titiz bir zat” olan Ekrem’le “hüsn-i imtizacı, Süleyman Nazif’in hayretine neden olan İbnül Emin Mahmut Kemal; “Üstad-ı Ekrem, bir gün fakirhanemizi teşrif ederek biraderimle oturduğumuz odaya girince ‘elimi öpmek isteyeceksiniz, fakat iğreneceksiniz. Abdest aldım, bileğim temizdir, orayı öpünüz’ diye bileğini açmasıyla, hem bileğini hem de elini” öptüklerini anlatmaktadır. [9] Ekrem’in memuriyet hayatı boyunca mesai içinde namazlarını kaçırmadığı, bunun için sessizce ve sorulduğunda uygun bir mazeret beyan ederek yakındaki bir mescitte vazifesini eda ettiği de bilinmektedir.

Tanzimat aydınları batıya yönelmelerinin etkisiyle olacak, en azından dini daha zayıf telakki edilmek gibi bir tehlikeye maruzdurlar. Bu biraz da eski- yeni, doğu-batı, modernist-muhafazakâr çatışmalarının örtülü bir biçimde de olsa dindar az dindar düzleminde yorumundan kaynaklanmaktadır. Çünkü “vahdet-i zata” akılcı “şehadet” arayan Şinasi’den bu yana, Tanzimat aydınının, gönül alanını akılcı vasıtalarla kuşatmaya gayret etmesi, dahası metafiziği fiziksel gerçeklikle açıklama gayreti göstermesi geleneksel tavır karşısında daima tedirginlik yaratmış olmalıdır. Kaldı ki Tanzimat aydınının bu problemi kendi içinde de kazasız belasız atlattığını iddia etmek kolay değildir. Şinasi ile başlayan huzursuzluk, Ziya paşa ile büyür, Hamid’le şahlanır nihayet acı meyvesini Fikret’le verir. Bu bakımdan, “Ekrem’in tabındaki dine karşı zaaf” ve kuşkusuz arttırılabilecek benzer anekdotlar, içimizdeki Ekrem imajını yeniden gözden geçirmemize neden olabilir. Dahası hayatındaki bunca “ölü”ye rağmen, Ekrem’in neden bir “isyan” şiiri “çıkaramamış” olduğunun düşünülmesi gereken bir başka yanını.

“Artık bu babanın çökmüş bir adam olacağı”

Hemen hakkında tüm kalem oynatanlar, Nejad’ın ölümünden sonra Ekrem’in manen öldüğü hususunda hem fikirdirler. Ercümend Ekrem babasının 1323/1907 senesi ibtidalarında yani Nejad’ın ölümünden sonra, bedenen de günden güne yorulup zayıfladığından bahsetmektedir. [10]Halit Ziya Kırk Yıl‘da “zavallı çocuğun ölümünden sonra artık bu babanın çökmüş bir adam olacağını anlamışlardı ve öyle de oldu” der. [11] Devamında anlattığına bakılırsa, yaşantısındaki tüm düzen bozulur ruh halleri ile mekânlar arasında kuvvetle bağlantı kurduğundan olacak sık sık ev değiştirir. Kendisiyle o kadar bütünleşen İstinye’deki yalıyı satar, artık Ada’ya gitmez. Firuzağa’da daha evvel aldığı iki küçük evi birleştirerek bir müddet orada oturur. Bir ara eski Vakit gazetesi sahibi Filip’in Büyükdere sırtlarındaki büyük köşkünü satın alarak yazları oraya çekilir. Meşrutiyetin ilanı esnasında halkın akın akın ziyaret ettiği ev burasıdır. Meşrutiyetin ilanı ile bir parça hayata döner gibi olursa da bir müddet sonra eski kırgınlığı avdet eder.

“Muhıbbe-i vefadarım efendim”

Recaizade Mahmut Ekrem tarafından Nigâr Hanıma hitaben yazılmış dört mektup[12], iki edip arasındaki dostluğun ayrıntılarını göstermenin yanı sıra, Nijad’ın ölümünden (1899) on yıl sonra dahi Ekrem’in bedbin ruh hallerini, giderek bozulan sağlığını yansıtıyor olmaları bakımından dikkate değer bulunabilirler. Mektuplardan biri 27 Ağustos 325 (9 Eylül 1909) diğeri 17 Eylül 325 (3O Eylül 1909) tarihini taşımakta, diğer ikisinde ise tarih bulunmamaktadır. Ancak muhtevalarının birbiriyle bağlantısı, hemen aynı sıralarda yazılmış olduklarını rahatlıkla düşünmemize imkan tanımaktadır. Ve o muhteva, evveli ve sonrası ile Ekrem’in çokça bilinmeyen bir Viyana seyahati çizgisine yerleşmektedir.

“Seyahat fena olmayacak”

Nejad’ın ölümünden sonra manen ölen Ekrem “seyahat fena olmayacak” fikrindedir. Fakat “Bir iki ay için değil … müebbed seyahat. Ben onu istedim”. [13]Öyle ki bu kibar, bu gerçekten çok zarif adam, içinde yaşadığı alemle bağlarının kopukluk boyutlarını, “cehennem olup gitmek” ifadesine yükleyecektir. Nigâr Hanıma hitaben yazılmış mektuplarından, tarih itibarıyle başa alabileceğimizde Ekrem ruhen ve bedenen bezmiş, bunalmış, tükenmiş ve müstağni bir halde görünmektedir: “Bu yaz mevsimini, hususiyle son iki ayı cismani, ruhani rahatsızlıklarla pek nahoş geçirdim. Hâlâ da öyleyim”. Sadece seyahate çıkmak istemekte ama bunu da kolayca gerçekleştirememektedir: “Seyahat çantam iki buçuk ay evvelinden hazırlanmış, kapanmış, bağlanmış duruyor. Felek fırsat vermedi ki cehennem olup bir tarafa gideyim”. Satırlarından anlaşıldığı kadarıyla Ekrem seyahat için bayram ertesini beklemiştir. O da gelip geçmiştir fakat hâlâ kımıldamayı bile canı istememektedir: Bayramda, “Şu üç gün zarfında gidilmese afvettirilmesi pek müşkil iki mahalden başka hiç bir yere gitmedim değil gidemedim”. Üstelik evinde de bulunmamıştır ve bu “lütfen gelenleri, soğuk, keder-alûd sima ile karşılamaktan” kaçındığı içindir. Ekrem mektubunun sonunda Nigâr Hanım’ı ziyaret edemediğinden bahisle, nedenlerini bu ruh haline bağlayacaktır.

Ekrem’in mektuplarından bir diğeri Viyana’dan yazılmıştır ve bize Viyana ile ilgili gözlemleri kadar hastalığına ilişkin bilgiler de vermektedir. Ekrem’in ilk Viyana seyahati 1291/1875 yılında gerçekleşir. Bu, Ekrem’den bahseden kaynaklarda daima zikredildiği gibi sıhhî nedenlerden kaynaklanan bir seyahattir. Verem başlangıcı teşhisiyle Kalton Layt Kebin’e gider. İlginç ki o kadar bilinmeyen ikinci Viyana seyahati de sıhhî nedenlerle yapılacaktır.

İstanbul ve Viyana’da eEylül

Sonunda, “27 Ağustos 1325 Viyana’dan” (9 Eylül 1909) ifadesi bulunan ve oldukça uzun sayılabilecek Viyana mektubuna Ekrem, şimdiye kadar yazamadığı için Nigâr Hanımdan özür dilemekle başlamaktadır. Dönüş vakti yaklaşmıştır: “İhtimal ki bu kâğıdımdan evvel ben İstanbul’da bulunurum. Zira niyetim tarihten iki gün sonra bu belde-i dilârayı terk etmektir. Niyet değil, karar”. Ekrem’in Viyana’da rahatsızlıklarının devam ettiği anlaşılmaktadır: “Geldim geleli benim mahut sancılardan göz açabildiğim yok. Onun için burada bulduğum her nevi güzelliklerden hakkıyle müstefid olamadım”. Anlaşılan Viyana’ya geliş nedenlerinden birisi de meşhur bazı hekimlere görünmektir. Ama maksad hasıl olamamıştır: “Görülmesi lâzım olan iki tabib-i meşhur, haricde bulunduklarından ” yine ünlü iki başka hekime muayene olmuştur. Fakat bunlardan birisi “bir takım deli saçmasını vesayasını (?) tıbbiye ve sıhhiye namına dinlettikten sonra”, “Sanatoryumu tavsiye etmesin mi”. Oysa Ekrem sanatoryumun “ne demek” olduğunu Nigâr Hanımdan dinlemiştir. Bunun için “bazı bahaneler serdiyle bundan yakayı sıyır”mıştır. “Diğer doktorun tertibi akla yakın ise de otellerde tatbik ve icra olunur şeylerden olmadığından” uygulanmasını İstanbul’a dönüşüne bırakmıştır.

Ekrem mektubunun bundan sonraki kısımlarında Viyana ile ilgili gözlemlerini nakletmektedir: “Viyana hakikaten mamur ve mükemmel ve muazzam bir şehr-i şehir”dir. “Görülecek ve gezilecek yerleri” çoktur. “Ne faide ki …. lisan bilmemekten dolayı” istediği gibi serbest gezememiştir. Bununla birlikte “dün akşam Grand Opera”ya gitmiş ve pek memnun olmuştur. Üstelik verilen opera, “Verdi’nin meşhur Ayda’sı”dır ve bunu İstanbul’da defalarca seyretmiştir. Fakat arada ne büyük bir fark vardır. Ekrem devamında Viyana’da gördüklerini sıralar: “Prater’in Veniz e Viyen’ini de gördüm. İstad Park (?) mesiresinde de tenezzühe muvaffak oldum. Mahud çarh-ı feleke de bindim, bunların hepsi oldu”. Bir kısmı, mahiyeti bizce meçhul bu etkinliklerin yanı sıra Ekrem bir şeyi gerçekleştirememekten dolayı üzgündür: “Hayfa ki müzeyi temaşaya muvaffak olamadım ki bundan dolayı müessif kalacağım”. Arkadan gelen satırlardan Ekrem’e, ortak dostlarının, Nigâr Hanım’ın Veniz e Viyen’den hoşlanmış olduğunu söylemiş olduklarını anlıyoruz. “Ne faide ki” gittikleri akşam, “hava ziyadece serin” olduğundan “memul olunduğu kadar kalabalık yok”tur. Ekrem Nigâr Hanıma “Mela’nın peder ve validesiyle biraderi” olarak tanıttığı ortak tanıdıklarından da bahsetmektedir. Veniz e Viyen’e onlarla birlikte gitmiştir. Öyle ki Ekrem yine “lisan bilmemek belası ile” yalnız başına hiç bir şey görememe tehlikesinden “bunlar” sayesinde kurtulduğundan bahseder. Söz gelimi elektrikli trenler: “Elektrikli trenlerin vızır vızır işlediklerini gördükçe binmeğe özenir fakat lisan bilmemek belasıyla bir türlü cesaret edemezdim. Hele bu emelim de yine bunların sayesinde hasıl oldu”. Ekrem’in “ta Ostrava’ya kadar” gidip “Mela’yı ziyarete muvaffak” olduğunu da satırlarından anlıyoruz. Lâkin bu yolculuktan pek memnun kalmamıştır: “Yol çekilir şeylerden değilmiş. Serî katarla dört buçuk saat giderken bir o kadar da gelirken. Ve bu da bir gün içinde. Düşününüz ki bu ne kadar zahmetli bir iş”.

Ekrem bedenî rahatsızlıklarından şikayetle, durumu iyi olsaydı burada onbeş yirmi gün daha kalabileceğini yazdıktan sonra, “size bir itirafta bulunacağım” demektedir: “Viyana güzel fakat ben gözlerimi yumduğum gibi benim bağdan Hünkârsuyu’na giden yolun o ruhperver manzara-i sükûn-alûdunu karşımda buluyor ve ona dünyalar kadar tahassür ediyorum. Ah Bosfor, seni dünyanın hangi cihetine değişebilirim? Heyhat burada benim melûf ve meşguf olduğum istiğrak-ı şairaneyi bulmak mümkün değil. İşte biraz da bunun için buradan hareketi tacil ediyorum”.

İstanbul’u ve Eylülünü özleyen, bu vesile ile yıllar önce yazdığı Yad Et şiirinin bir bendini bir mısra eksiği ile mektubuna geçiren Ekrem, dönmek istemektedir: “İstanbul’da ne var ne yok?Gurbetin bu nevi de tuhaf oluyor. Burada gördüğüm simalara gözlerim aşina çıkmak istiyor fakat bütün o simaların benim için lâkayd olduklarını da anlıyorum. Kadın erkek kime baksam İstanbul’da gördüğüm bir sima diyeceğim geliyor”.

“İnşaallah bir kaç gün içinde” Nigâr Hanım’ın “huzur”unda seyahati hakkında uzun uzun hikâyelerle baş ağrıtmak dileğiyle ve “bakî iştiyak ve hürmetler efendim” cümlesiyle son bulan mektup, “muhıbb-i kadim Recaizade Ekrem” olarak imzalanır.

Ancak İstanbul’a döndükten sonra Ekrem’in hemen Nigâr Hanım’ı ziyaret edemediği bellidir. Ve bunun da gayet ciddi ve üzücü bir nedeni vardır: Ercümend’in hastalığı. Ercümend o sıralarda yirmi bir yaşlarındadır ve Ayan meclisi mütercimi olarak vazife yapmaktadır.

Halit Ziya Kırk Yıl‘da Ekrem’in hayattan kopukluğuna işaret ederken, “Ercümend’in pek sevimli, pek değerli, belki Nejad kadar seçkin yeteneklerle donanmış bir genç olarak yetişmesine sanki ilgisizmiş gibisine bakıyordu. Yalnız ona değil her şeye ilgisizdi” demektedir. Belki felâketin hemen arkasındaki günler için geçerli olabilecek bu görüş, sonraki yıllar için geçerli olmasa gerek. Çünkü şimdi söz konusu edeceğimiz mektubunda Ekrem’in, üç çocuğunu kaybetmiş bir baba olarak Ercümend’in hastalığı karşısında nasıl telâşa kapıldığı sezilmektedir.

Mektup 1325’in 17 Eylül’ünde yazılmıştır (3O Eylül 19O9). O tarihlerde Ekrem Ayan Azasıdır. Anlaşıldığı kadarıyla kendisi Büyükdere’de oturan, Şişli’ye Ercümend’i ziyarete giden Ekrem, “zavallı çocuğu ziyadece rahatsız” bulduğundan bir hafta yanından ayrılamamış, “nihayet Hakk’a bin şükür” iyileşmeye başladığından “yalnız iki gece” kendisinden izin alarak Büyükdere’ye gelmiştir. Şimdi tekrar Şişli’ye, hastanın yanına gitmektedir ve iki mektubunu aldığı Nigâr Hanıma bir daha ne zaman döneceğini bilmediğinden cevap verememiştir. Hasta “devre-i nekahatindedir” ama babasını yanından ayırmak istememekte, Ekrem de “memnunen” kalmaktadır. Acılı babanın, hastalık karşısında tedirginleştiği anlaşılmaktadır: “Geçen hafta zarfında haylice endişeye düşmüştük”. Üstelik, Viyana seyahati esnasında “daima sıkılıp, İstanbul’a çarçabuk dönmek” isteyişini de bir “hissikablelvuku” olarak yorumlamaktadır. Mektubun sonuna doğru Ekrem, Nigâr Hanım’ı pek göreceği geldiğinden bahisle, belirttiği sebeplerden dolayı gelemediğini artık inşaallah bayramda görüşmeyi ümid ettiğini yazmaktadır.

Aynı günlerde yazılmış olması gereken tarihsiz bir kart/mektubunda yazılanlara göre Ekrem -kartın ön yüzünde “Heyet-i Ayan Azasından” ifadesi matbudur- “geleliden beri borçlu olduğu” ziyareti nihayet gerçekleştirmek ve Ercümend’in hastalığını merak eden Nigâr Hanıma bu konuda bilgi vermek için uğramış ama onu “devlethane”de bulamayarak iki aded “Naçizler“i ufak bir hediye olarak bırakarak geri dönmüştür. Kartın son satırları Ekrem’in o yıllardaki durumunu yansıtıyor: “İnanınız ki bir haftadan beridir elan kendimi bulamadım. Fikren de bedenen de rahatsızım”.

“Vakit kalırsa”.

Nigâr Hanım’ın Ekrem için son sözü, ölümü üzerine Türk Yurdu’nda yayımlanan bir yazı olur[14]. “Recaizade Mahmut Ekrem Bey” başlığını taşıyan ve zoraki değil ama “zor” yazılmış izlenimini uyandıran bu kısa yazıda Nigâr Hanım, “Recaizade Mahmut Ekrem Bey” diyor, “pederimden sonra en ziyade hürmet ettiğim simâ-yı mübeccel”. Sonra ilave ediyor “bir çeyrek asırlık hayatın keşmekeşi o hürmete bir an bile halel vermemiştir”.

Aynı yazıda Nigâr Hanım, ölümünden yirmi beş gün kadar evvel bahara ait bir niyetten söz edildiğinde Ekrem’in, “vakit kalırsa” diye mırıldandığını ifade etmektedir.

Ercümend Ekrem, babasının, öleceğini yaklaşık bir ay evvelden hissettiğini, ölmeden bir iki gün evvel de hazırladığı ve bir çekmecede sakladığı vasiyetini “harfiyyen” yerine getirmesini kendisine tenbih ettiğini kaydetmektedir. [15] Söz konusu çekmecede Ekrem’in çok özel bir takım evrakının saklandığı bellidir. Abdülhak Şinasi Hisar, Ekrem’e ilişkin bir takım hatıralarını anlattığı bir yazısının sonunda onun belli ki çoğu platonik seyretmiş aşk hayatına ilişkin ve yine çoğu hüzünlü anılarına yer vermekte ve sonunda şöyle demektedir: [16]

“Ekrem Bey, galiba öleceğini duyarak kendisinin bir türlü hayatında yakmaya kıyamadığı aziz hatıralarını, oğlu Ercümend Ekrem’e, kendisi ölünce, kütüphanesinin üstündeki bir rafta bulunan bir kutu içindeki mektupları, resimleri, saçları, karıştırmadan yakmasını vasiyet etmiş. Süleyman Nazif ise bu vasiyetnamenin ifası günah olacağını söylemiş”.

Abdülhak Şinasi’nin, devamında naklettiğine göre, “Her zaman hissiyatına inanan Süleyman Nazif, meşhur mübalağası ile Ercümend Ekrem’e bu kutu muhteviyatının yakılması meşhur İskenderiye kütüphanesinin yakılmasından daha büyük bir günah olacağını ve Diyarbakır şivesi ile yemin ile” söylemiş. Fakat yazının sonunda Abdülhak Şinasi, “Ercümend babasının vasiyetini yerine getirmekle, evrakın yakılmış olduğunu” zannettiğini belirtmektedir. Ercümend Ekrem de, “Üstad Ekrem ve Aşk” adlı yazısında Abdülhak Şinasi’nin söz konusu ettiği evraktan bahsetmektedir. [17]

Tanburî Cemil Taksimi

Ercümend Ekrem’e göre[18], Ekrem’in ölmeden evvel sanat ve edebiyata yönelik son yaşantı parçası Ercümend’in okuduğu bir gazete yazısını dinlemek suretiyle biçimlenmiştir: Peyam‘da yayımlanan Ali Kemal’in “Ömrüm” tefrikasının bir bölümü. Müzik olarak da gramofonda çalınan bir Tanburi Cemil taksimi. Ercümend’in okuduğu, Ekrem’in gözleri kapalı ve kim bilir neler düşünerek dinlediği parçada Ali Kemal, garip bir tesadüfle Mekteb-i Mülkiye yıllarından Ekrem ile “Naci merhum” arasındaki malûm macerayı anlatmaktadır.

Ölümüyle arasında bunca az bir zaman kala Ekrem bu yazıyı dinlerken neler hatırlamıştır bilemiyoruz, ama gerçek şu ki hepsi, Naci de, Ekrem de, Ali Kemal de, Nigâr Hanım da, Ercümend Ekrem de bedenen çoktan yok oldular. Sadece bir kez, ilk ve son kez oynanan bir filmin oyuncuları gibi . Geriye bir tek adları ve eserleri kaldı. Bir de günden güne bizden uzaklaşan ama yaşanmışlığı olan ömür kırıntıları.

Yaşanmışlıkları hususunda bizi ikna edecekse kendi duygu kabiliyetimizden başka hiç bir şey yok.



[1]Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İstanbul 1976, s. 482.

[2]Zemzeme I, İst. 1299/1883, s. 16 vd.

[3]Ercümend Ekrem, “Anam”, Yarım Ay, C. 6, nr. 132, 1 Haziran 1941, s. 6, 19.

(15. ve 17. dipnotlarla birlikte künye ve metinler Büyük Türk Klasikleri, Söğüt, “Ercüment Ekrem Talu” maddesinden).

[4]İsmail Hikmet Ertaylan, Türk Edebiyatı Tarihi, Bakü, 1925, s. 318.

[5]Recaizade Mahmut Ekrem, Nijad Ekrem, İstanbul, 1326/1910.

[6]İsmail Hikmet Ertaylan, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 318-32O.

Söz konusu görüşmeden sonra Fikret, Nejad’ın ölümünden duyduğu üzüntüyü muhtevi bir yazı yazar:

Tevfik Fikret, “Zavallı Nejad”, Servet-i Fünun, nr. 469, 24 Şubat 1315/8 Mart 19OO, s. 2.

[7]İsmail Hikmet Ertaylan, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 316.

[8]Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, s. 488.

[9]İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, C. 1, Dergah yay. İst. 1988, s. 280.

[10]İsmail Hikmet Ertaylan, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 321.

[11]Halit Ziya Uşaklıgil, Kırk Yıl, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1978, s. 598.

[12]Mektuplar Aşiyan müzesinde mahfuzdur.

[13]İsmail Hikmet Ertaylan, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 32O.

[14]Nigâr binti Osman, “Recaizade Mahmut Ekrem Bey”, Türk Yurdu, C. 5, 1329/1913, s. 1171.

[15]Ercüment Ekrem Talu, “Üstad Ekrem ve Aşk”, Salon, 1 ocak 1948, s. 98 vd.

[16]Abdülhak Şinasi Hisar, “Geçmiş Zaman Edipleri: Recaizade Ekrem”, Türk Yurdu, Haziran 1957, nr. 269, s. 926-93O.

[17] Salon, 1 ocak 1948.

[18]İsmail Hikmet Ertaylan, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 325-326’dan naklen.

Leave a comment

Your comment