İçimizde Uyanan Bahçe: Güller Kitabı

İÇİMİZDE UYANAN BAHÇE:

GÜLLER KİTABI

I-

Beşir Ayvazoğlu’nun Ötüken Yayınları arasından çıkan Güller kitabı‘nı bu serin kuzey kentinde, kıştan bahâra bir türlü geçilemeyen, goncaların dal uçlarında bir türlü açamadan asılı kaldığı o yerde okudum. Mayısların onbeşi olduğu halde hâlâ açmayan güllerle, oldum olası gizli bir hesâbım vardır. Bu yüzden olacak Güller Kitabı mayısın ilk yarısına sığdırdığım üç bahar kitabından bir oldu. Onat Kutlar’ın Bahar isyancıdır‘ı Turgeniev’in Bahar Seli ve nihayet Dergâh‘ın 17. ve 18. sayılarında bir kısmını Bahçelerin ahengi başlığıyla okuduğumdan olacak- “aman almadan gelme” tenbihleriyle ve Bahçelerin Ahengi adıyla ısmarladığım,eşimin Ankara’da bir öğleden sonrasına mâl olan Güller Kitabı.

Sıcak ve samimi bir kâğıda (kuşe kâğıda kitaplar görsel malzemeye dayanmıyorsa beni daima ürkütmüştür) kapağında stilize karanfil motifleriyle çıkan Güller Kitabı 256 sahife. kitabı bitirdikten ve şimdi sol tarafımdaki pencereden artık bahar kışla ezelî rekabeti neticesinde bir defa daha zaferini ilân ettikten sonra, kalemi elime alıyorum ve işte şu defterin sahifelerine biraz da rast gele, Güller Kitabı etrafından duyduklarımı yazmak istiyorum. Duyduklarımı diyorum, çünki yapmak istediğim hissediyorum ki soğuk bir akademisyen tavrıyla kitabı teşrih masasına yatırmak değil, duyduklarımı diyorum çünki Güller Kitabı, içimden benzerlerine ancak çok sonraları Hoca Ali Rıza’nın suluboya tablolarında rastladığım mor gölgeli ve güneşli bahçeleri buldu çıkardı, çocukluğumun bahçelerini uyandırdı.

Falih Rıfkı Atay, “Londra ve İstanbul” adlı nefis yazısında, “biz dağları yeşil kabuğundan soyup kayalaştıranlar, bahçeli evlerde doğduk ve iki ağaç arasında sallandık” der ve bahçeli evlerde doğmuş olmayı bir talih olarak değerlendirir.

Bahçeli evleri hatırlayan son nesiller artık gençliği arkada bırakmaktalar. İçimde uyanan bahçede ne kadar ayrıntı var, ben altı yaşımda iken ayrıldığımız o evden hatırımda neler kalmış? Taşlığın hemen yanındaki kocaman -acaba gerçekten o kadar büyük müydü- dut ağacı, dut ağacına kurulan salıncak, arkadan sessizce yaklaşarak hâlâ bilmediğim bir nedenle salıncaktan itiverdiğim ağabeyim ve o akşam salıncağın bir daha kurulmamak üzere kaldırılması. Sonra, duvarlar üzerinde vahşi bir baş kaldırıyla baharın ilk güneşinde bitiveren mavi mine çiçekleri. Bu evden neden ayrıldık? Bunu da bilmiyorum. Hatırladığım son şey, bahçelerle ve ağaçlarla belki son mahrem anım, siyahlar giymiş hoyrat bir kadının, soğuk ve çiseli bir mart sabahı, herbirini ağabeyimle kimbilir orturma odasının penceresinden kaçar defa saydığımız ve lezzetine hâlâ hiçbir yerde rastlayamadığım portakal ve mandalinaları

-muhatabı benmişim gibi- bu ev artık bizim diyerek dal yaprak kirli bir torbaya tıkarak kendi çocuklarına götürmesi.

Ağaçlardan daha sonraları hep kaçtım. Şimdi erik ve ayva ağaçlarını birbirinden ayıramıyorum. Bunun bir arkadaşı ne kadar hayrete düşürdüğünü de ben hayretle karşılıyorum.

Şiirin/edebiyatın bu arada tabiî bütünüyle san’atın en sevdiğim tanımlarından biri, “yaşanmış tecrübeleri bir defa da okuyucuda/izleyicide uynadırmak” espirisi etrafında yapılanıdır. Ve gerçek san’at eserinin izleyiciye, gerçekte içinde var olmayan bir estetik duygusu monte etmek yerine, gerçekte var fakat gizli bir estetik duygusu uyandırmak, açığa çıkarmak görevini yerine getirdiğine inanınlardanım. Yani san’at eseri izleyicide aynını yapabilme heves ve cesaretini uyandırmalı. Bu noktadan bakınca evet, Güller Kitabı içimizde uyuyan bahçeyi-sadece benim değil, benim gibi düşünen pek çok okuyucu olduğuna da kuvvetle inanıyorum- uyandırmıştır. Hatırlıyorum, beş altı yaşlarındaydım galiba. Böyle geç bahar günlerinden birinde, başımda kirazlı bir hasır şapka, annemle gittiğimiz misafirliklerden birinde, bahçenin güneşli bir köşesine oturtulmuş, kiraz yiyordum. Bir kısmını çekirdekleriyle yutmuş olmalıyım. Ev sahibi amca sessizce yanıma yaklaştı ve eyvah dedi, ne olacak şimdi? Kirazları çekirdekleriyle yuttun, karnında kiraz ağacı büyüyecek. Birkaç gün çektiğim o korkuyu nasıl atlattığımı bilemiyorum ama zannediyorum ki hepimizin çocukluğunda böyle karnımızda büyümesinden korktuğumuz bir kiraz ağacı ve dahası hepimizin içinde çocukluktan kalma uyuyan bir bahçe mevcuttur.

Daha önsözünde “akademik bir çalışmanın ağır ciddiyetiyle değil, edebî bir metnin sıcaklığıyla” karşılaşacağımızı müjdeleyen böyle bir kitabın, içimizde bunca sıcak çağrışımlar yaratması her halde kaçınılmazdı. Teşekkürler Güller Kitabı.

II-

Güller Kitabı, çiçeklerin sadece plâstik ve duygusal mânâdâ yorumlanmasından meydana gelmiş bir çalışma değil, Ayvazoğlu “çiçekleri baz alarak tabiata bakış tarzımızda, tarih boyunca yaşanan büyük değişmeleri de ele” alıyor. Bu bakımdan Güller Kitabı, evet, arka kapakta takdim edildiği gibi “Türk kültürünün uzun ince yollarında zevkli bir yolculuk” ve bu yanıyla pek âlâ Aşk Estetiği ve İslâm Estetiği ve İnsan adlı eserlerine bağlanabilir yazarın.

Ayvazoğlu, Güller Kitabı‘nı daha evvelki eserlerinden bir kısmında gördüğümüz ve alıştığımız tarzda eklerle zenginleştirmiş. Bütün bu ekler kendi başına bir “güldeste” oluşturacak hacim ve muhtevada, (Gülün Gizli Tarihi adlı bölümde eklere yapılan göndermeleri bir türlü bulamadım nedense). Her bölümün başına yerleştirilmiş ve titiz bir dikkat ve zekın göstergesi olan alıntılar (Giriş ve Sonuç Yerine ile Hepsi dokuz tane) Güller Kitabı‘nda arka plânda takip edilen tarih yolunun köşe başlarından derlenmiş. Bölüm ve Alt Bölüm başlıklarının her biri ise hemen birer mısra hükmünde. Bunların bir kısmı yoğun telmihler ve ödünç imajlar da taşıyor.

Ayazoğlu kitabının arka plânında sosyal ve siyasal hayatımızdaki değişimleri yansıtan şemayı kullanıyor: Biz bugünlere İslâmiyet evvelinden, İslamiyet etkisinden ve Batı etkisinden geçerek gelmişiz.

Ayvazoğlu, İslâmiyet evvelindeki çiçek ve bahçe kültürümüzden bahsederken, atalarımızın göçebe yaşadığı dönemde yerleşik bir bahçe ve çiçek kültürünün var olmadığına dikkat çekiyor. Söz gelimi, Hun mezarlarından çıkan eşyaların üzerindeki resimlerin hemen hepsi hayvan mücadelelerini anlatır, Orhun Kitabelerinde çiçekten hiç böz edilmez(s.22-23).Yazarın göçebe kavramına yönelttiği bakış açısı da dikkate değer. “Göçebelik ilkellik değil, kendine göre üstünlükleri olan bir yaşama biçimidir” (s.21) diyen yazar, aynı konuda Arnold Toynbee’nin de görüşlerini zikreder. Hemen arkadan göçebe kültürüyle Budist ve Manihaist Türkler’in kültürleri arasında çok büyük farklar bulunduğuna dikkat çeken Ayvazoğlu, ancak aynı ayrımın İslâmiyet ve göçebe kültürü için geçerli olamayacağını, “müslümün Türkler’in göçebe kültürüyle İslâm kültürünün ve çeşitli yerleşik kültürlerin bir sentezi” olduğunu ifade eder (s.25-26).

Kitabın en hacimli bölümleri, İslâmiyet etkisi altında gelişen bir Türk kültür hayatının çiçekler bazında irdelenmesine tahsis edilmiş. Bütün bu bölümler boyunca ortaya koyulmak istenen şey, İslâmiyetin kabûlü ile Tanzimat arasında kalan o kültür asırlarında, insanımızın sahip olduğu, görünende görünmeyeni sezme terbiyesi ve yeteneği. Yani “aşkın estetiği”. Ayvazoğlu bütün kitabı boyunca işleyeceği bu düşüncenin ilk ifadesini Louis Massignon’un müslüman bahçelerinden bahsederken zikrettiği bir cümleyi tekrarlayarak veriyor: “….İslâm sanatlarının genel espirisine uygun olarak, irreel düzenlenişiyle” müslüman bahçeleri “maddî âlemin red ve inkârı anlamını” taşımaktadır (s.52).Müslüman insanımızdaki bu hârikulâde bakış tarzı somutlaştırılırken birbirine benzeyen anektodlar zikrediliyor. Bunların ilki Budizmden gelme : Vaaz edeceği beklenilen Buda, tek kelime etmeksizin yere eğilerek bir kaç çiçek koparır ve görmeleri için öğrencilerine uzatır. Buda’nın ne demek istediğini öğrencilerinden sadece biri anlar ve bunu gülümseyişiyle belli eder (s.81). Diğerinde, Aziz Mahmut Hüdâî şeyhine bir çiçek sunacaktır fakat bütün çiçeklerin zikrettiğini görünce, sapı kırık solmuş bir çiçeği aralarından çekip alır ve Şeyh’ine götürür (s.82). Bir diğeri; Gülşen-âbâd‘da Gül şeyh, minbere çıkar ve tek kelime etmeksizin sadece kokusuyla hikmet incileri saçar (s.178). Çoğaltılabilecek bütün bu söyleyişler hep aynı kapıya çıkmaktadır: “Tabiatın mâneviliği” “geleneksel medeniyetin temel ilkelerinden biri” dir. Oysa “günümüz insanı” artık çiçeklerin dilini unut”muştur (s.82).

Gül’ün ele alındığı Gülün Gizli Tarihi adlı bölüm nedense bana çok çabuk bitiveren bir bahçe gibi geldi. Oysa hacim itibarıyle tuttuğu yer hiç de az değildi. Ayvazoğlu, gülü “engin çağrışımlarından faydalanmak ve bir sembol olarak taşıdığı değeri vurgulamak” amacıyla kitabına ad olarak seçtiğini daha önsözde belirtiyorsa da, ben bütün kitap/lar gülden bahsetse müştekî olmayacak olanlardanım.Osmanlı’nın diğer çiçeklerde de gülü yaşadığını zannediyorum. Bunun için sadece Güller Kitabı‘na isim olarak girmiş fakat kendisi gül olmayan çiçeklere bakmak bile yeterli:Gül-i ruhsar, nihâl-i gülşen, sultânî gülgûn, gül-i bîhar(lâle cinsi); âvîze-i gülşen(sünbül cinsi); ayva gülü, gül penbe(karanfil cinsi).

Gülün Gizli Tarihi bölümünde Ayvazoğlu, (bu diğer bölümler için de geçerli) gülün sadece tasavvufî olarak yüklendiği anlamları irdelemekle kalmıyor, onun diğer san’at dallarımızda doldurduğu müdhiş yeri de belirliyor. Sadece şiir için konuşmak gerekirse bile kitaplar dolacağını bildiğim halde, içimde uyanan bahçenin bir kaç gül beytini bu gül bahçesinde aradığımı belirtmeliyim: Bunların ilki Edirne’li Nazîm’in belki de edebiyatımızın en güzel mükerrer gazeli olan o hârikulâde şiirinin son beyti :

Olsun ko Nazîm ey gül ey gül ko Nazîm olsun

Her dem güline bülbül bülbül güline her dem

Diğeri de gül-bülbül-rakip ilişkisinin Nevres-i Cedîd tarafından kinayeli bir söyleyişle ölümsüzleştirildiği şu beyit:

Senden bilirim yok bana bir fâide ey gül

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül

(İçimdeki bahçenin uyanan ağaçlarından biri de Tanpınar’ın nar ağacı oldu. Bahçelerde Nar Ağacı adlı bölümünde eserin; Mor Salkımlı Ev‘in nar ağacını seyrederken, bir köşede de Tanpınar’ın “Kerkük Hatıraları”nda bahsettiği o havuza eğilmiş ve daha sonraları hiç farkında olmaksızın kimi hikâyelerinde açığa çıkmış nar ağacını gözüm aradı).

Yazar, gül-bülbül ilişkisinden bahsederken, Bâkî’nin çağdaşı Kara Fazlî’nin Gül-ü Bülbül adlı mesnevisini dikkatlere sunuyor ve bunu gül bülbül ilişkisini en iyi anlatan Türkçe eser olarak niteliyor (s.87). Bu allegorik mesneviye Ayvazoğlu Geçmişi Yeniden Kurmak adlı eserinde de bir yer ayırmıştı. Fakat nedense yazar, Divan Edebiyatının alışılmış kalıpları içinde ayrı kalmalarına alıştığımız gül ve bülbülü kavuşturan mesnevinin bu yönü üzerinde durmuyor. Oysa Divan Edebiyatında alışılmışın/kalıplaşmışın dışında seyreden/sonuçlanan vak’anın -bu arada meselâ Galip ve Hüsn-ü Aşk değerlendirilmesi çok ilginç sonuçlar verir kanaatindeyim. Bir öğrencim yakın bir zamanda “hocam, gül ve bülbül kavuşsa Divan Edebiyatı olur muydu” gibi ilk anda anlaşılması zor gibi görünen çok güzel bir soru sormuştu. Tabiî söz konusu mesnevinin tasavvufî mânâda allegorik olarak değerlendirilmesi bu soruya ne dereceye kadar cevap teşkil edebilir, o ayrı bir konu.

Beşir Ayvazoğlu Güller Kitabı boyunca kıvrak kalem ve muhayyilesinin sayısız çarpıcı örneğini veriyor. Bunlardan güller bahsinde dikkatimi çok çeken sadece bir tanesi üzerinde durmak istiyorum: Şeyh Galib’in gül ve âteşin bütün çağrışımlarıyla dolu o hârikulâde gazelini farketmek bir zevkıselîmin ve kültür seviyesinin göstergesi, bu gerçek. Ancak gül ve âteş arasındaki bağlantıları irdelerken Galib’in “İstanbul’da çok sayıda büyük yangına da şâhit” olduğunu farkedebilmek, hesaba katabilmek.Asıl güzel olan ve tarihe can veren bu.

Kitaba bölüm ya da alt bölüm hacminde alınan çiçek sayısı fazla değil. İlerleyen sahifeler arasında bu insanımızdaki kâinata bakışın bir izahı olarak yorumlanıyor. Gülden sonra lâleye, bu zorlu rakîbe sıra geliyor. Aynı bakış açısıyla yazar lâleye de sahifeler ayırıyor. Lâle bahçelerinin son zamanlarda çok sınırlı alanlara sıkıştığını farkederken, Reşat Ekrem Koçu’nun bu konudaki bir dikkatini ve hassasiyetini hatırladım. Koçu, Topkapu adlı eserinde, Osmanlı’da asıl lâle bahçelerinin bugün Gülhâne Parkı olarak gezdiğimiz, esasında sarayın Has Bahçesi olan bahçede bulunduğunu lâkin sarayın iç avlusunda bulunan Lala Bahçesi’nin yanlışlıkla lâle bahçesi diye tanıtıldığını belirtir. Koçu, bu küçücük bahçenin ünlü lâle bahçeleri diye takdim edilmesinden çok müşteki görünmektedir. Fakat daha iki yıl evvel Topkapu’yu gezerken, yanımdaki görevlinin “burası da Çırağan eğlencelerinin yapıldığı ünlü lâle bahçesi” diyerek bana Lala Bahçesi’ni gösterdiği buruk bir tebessümle hatırlıyorum.

Beşinci bölümde nergis ve zerrinkadehden bahsedildikten sonra yazar çiçekleri ele alırken bir müddet Şemseddin Sivasî’nin Gülşen-âbâd adlı eserindeki sırayı takip ediyor. Böylece sırasıyla çiğdem, sünbül, benefşe, sûsen, zanbak ve nilüferle karşılaşıyoruz. Ayvazoğlu nilüferin şiirimize fazla girmemiş olmasının nedenini merak ediyor. Kimbilir belki de kokusu olmadığından. Gül sadece kokusuyla bile nice hikmet incileri saçmıyor muydu? Gülşen-âbâd‘da yer almamakla beraber yazar “dört çiçek üslûbu”nun üyelerinden ve kültür hayatımızda en fazla yer tutan çiçeklerden biri olan karanfilden bahsediyor.

Altıncı bölüm masallar, halk hikâyeleri ve şiir çevresinde çiçeğin halk kültüründe tuttuğu yeri arıyor. Bu vesileyle kırmızı gelincik üzerinde duruluyor. (Halk arasında gelinciğin şehit mezarlarında açtığına inanıldığı aklıma geliyor). Halk kültürünün, halk şiirinin ilk bakışta farklı algılayışları var gibi görünse de temelde çiçekler noktasında Kkâsik edebiyatımızla aynı estetiği paylaştığını belirtiyor yazar.Her iki edebiyatta da kullanılan çiçek sayısının ve adının sınırlı olduğunu, bunun Türk sanatındaki “özetleyen, dış dünyadaki ayrıntıyı en aza indiren ve bu en az üzerinde derinleşmeye çalışan” bir san’at olmasından kaynaklandığını, “sembolik değerleri bulunmayan binbir çeşit çiçekten söz etmektense, zaman içinde zengin anlamlar yüklenmiş çiçeklerden söz etme”nin “Türk sanatçısına, şâirine göre daha doğru” olduğunu, “böylece yüzyıllar içinde oluşmuş ortak bir sembolizmden de kopmamış” olduklarını belirtiyor (s.197).

Eserin Yedinci bölümüyle batı etkisinde oluşturduğumuz bir kültür hayatında çiçeklerin tuttuğu yer etrafındaki dikkat ve yorumlara geçiliyor. Bunu yaparken yazar, evvelâ insanımızın tabiata bakışındaki değişimi bir netice olarak değerlendiriyor. Arkadaki felsefenin değişimiyle ve artık odak noktasında “aşk”ın değil de “akl”ın oturduğu yeni bir medeniyet dairesine tedahülle, tabiatta görülmek istenen manevilik yavaş yavaş duygu dünyamızdan çekilmiştir. Bu noktada Ayvazoğlu her ne kadar “Hafız’dan ve Şiraz’dan söz ediyor” gibi görünse de gerçekte sadece “İstanbul’u ve İstanbul toprağına karışmış aziz ölüleri” anlattığına inandığı (s.238) Rindlerin Ölümü şiirini böyle bir medeniyetin sonunda söylenmiş bir mersiye sayıyor. Çünkü artık lâle gibi bütün çiçekler “bir sembol olmaktan çıkmış, zevkimizdeki yeri kaybolmuştur” (s.242).

Kitap, “Sonuç Yerine” Çiçeklerin Unutulan Dili kinayesiyle bitiyor. “Neredeyse bütünüyle koptuğu tabiatın dilini de unutan insanoğlu, çiçekleri dış görünüşlerindeki güzellikten ibaret zannettiği için, öyle sulamak, çapalamak, budamak gibi zahmetleri olmayan plâstik çiçekleri icad” etmiştir. Oysa “çiçeklerin faniliği bizi mutlu eden güzelliklerinin garantisidir”. Günümüz insanı “sadece çiçeklerin dilini değil, kendi dillerini de” unutmuşlardır (s.256).

Handan romanında, bu fizîken fazla güzel olmayan ama rûhen belki tehlikeli biçimde derin bulunan kahraman hakkında -kimbilir hangi sahifede- sarfedilen bir cümle vardı. Meâlen deniyordu ki, bazı kadınlar vardır masaları üzerinde her mevsim çiçek görmek isterler de yapma çiçeğe tahammülleri yoktur, işte Handan o kadınlardandır.Belki plâstik çiçeğe kadar uzanmaya da gerek yok. Güller Kitabı‘nı bitirdim ve işte sadece yapma çiçeklerde değil, onun yanı sıra çiçekçi vitrinlerini dizi dizi dolduran, törenlerin zoraki ve sun’i, her türlü sıcaklık ve sevgiden mahrum yetiştirilmiş, paketlenmiş, adeta hep bir örnek ,fabrika imalâtı çiçeklerinde de eksik olanın ne olduğunu buldum.

Leave a comment

Your comment