Bir Şairenin Salonunda Bir Şeyh, Bir Sahte Derviş, Bir Dil Âlimi

BİR ŞAİRENİN SALONUNDA BİR ŞEYH,

BİR SAHTE DERVİŞ, BİR DİL ALİMİ: Şeyh Süleyman, Vambery, Kunoş *

Nigâr Hanım’ın şiirlerinde; tabiat karşısında çok çabuk estetik transa geçmekle başlayan ve biraz da dönemin modasıyla, “tabiat-şiir-Allah” üçlemesinden geçen bir tür zayıf panteizm bir yana bırakılırsa, tasavvuf ve tarikatlerle kavramsal anlamda bir ilişkinin varlığından söz etmek mümkün değildir.

Ancak tekkelerin;mümini en önemli hitap alanı olarak kalbinden kucaklamasının, ona zikir ve ibadet mekânı oluşturmasının yanı sıra, sosyal hayatına da yayılarak kervansaray, imarethane; güzel sanatlar, dil, bilim, kültür, tefekkür hatta spor ve tedavi merkezi;nihayet millî mücadele yıllarında bir nevî askeri üs olarak hizmet verdiği düşünülürse, [1]Nigâr Hanım’ın hayatında tasavvuf değilse de tasavvuf ehlinin varlığını anlamlandırmamız zor olmaz.

Kaldı ki şiirleri arasında yer alan, tevhidler, naatlar, münacaatlar ve benzerleri bir yana, günlüğünde sık sık Allah’a ve İslamiyet’e bağlılığından söz eden Nigâr Hanım’ın; prensipleri tasavvuf tarafından vaz edilen bir yaşama biçiminden rahatsız olması için hiç bir ciddi neden yoktur. Kuşkusuz bir yaşam tarzını sürdürememekle ona ciddi bir tepki duymak arasındaki hiç de ince olmayan fark açısından Nigâr Hanım’ın yaşamının gözden geçirilmesi ise bu yazının sınırları dışındadır.

Mevlevî şeyhi efendi hazretleri

Tarikat ehli simalar eksik değildir Nigâr Hanım’ın yaşamında. Söz gelimi kendisine yazılan bir posta kartının zarfı üzerindeki adresten Bursa’yı bir ziyaretinde, “Hamzabey cami-i şerifi karşısında Mevlevî şeyhi efendi hazretlerinin köşkünde misafir” olduğu anlaşılmaktadır. [2]Nigâr Hanım’ın yolunun “Mevlevî şeyhi efendi hazretleri” ve/veya ailesi ile ne zaman kesiştiğini, bu haneden nasıl geçtiğini bilemiyoruz. Şairenin, Bursa’da ikamet etmiş Süleyman Nazif ve Mahmud Celaleddin paşa ile tanıştığı, mektuplaştığı bellidir[3]. İhtimal ki Bursa’yı ve ahalisini tanıyan bu iki isimden biri Nigâr Hanıma böyle bir konaklama imkânı hazırlamış olsun. Bu bir tahminden ileri geçememesine rağmen, bazı şeyleri daha net bilme şansımız var. Söz gelimi, sanat ve kültür hadiselerine açıklığı ve -yeniçeri ocağının Bektaşiliği karşısında sarayın, Tanpınar’ın tabiriyle bir nevî “ruhanî aksülâmel içinde”[4] Mevlevîliği benimsemek durumunda kalmış olmasından olacak- devlet severliği ile tebarüz eden Mevlevî tarikatinin o sıralarda Bursa’da mevcut üç dergâhını ve bunlardan birinin cami-i kebir yanında bulunduğunu. Dahası, 18 yaşında Bursa Mevlevîhanesinin son postnişini olmuş olan Mehmed Şemseddin dedenin (1854-1930) Arapça ve Farsça bilgisinin yanı sıra tıp ve edebiyata da meraklı olduğunu. [5] Ne kadar yazık ki; “I. cihan harbi esnasında ilân edilen cihad-ı ekbere katılmak üzere yetmiş müridiyle Konya’ya” geçecek olan[6] Mehmed Şemseddin dedenin Nigâr Hanımla gerçekleştirmiş olabileceği sanat edebiyat sohbetinin ayrıntılarını bilmek bizler için yine imkânsızlar manzumesinden.

Ama günlükte karşımıza çıkan çok renkli ve umabileceğimizin üstü ilginçlikte bir kimlik, bir başka şeyh örneğinin Nigâr Hanım’ın hayatında tuttuğu yeri nisbeten de olsa izleme şansına sahibiz. Buhara/Özbek tekkesinin şeyhi Süleyman Efendi. Üstelik yolu aynı sıralarda Nigâr Hanım’ın salonundan geçen bir başka -ama “sahte”- derviş Vambery ve öğrencisi Kunoş’la ilintiler içinde.

Şeyh Süleyman Efendi’nin yaşam çizgisinin Nigâr Hanım’ınkiyle kesiştiği noktalara geçmeden önce, Özbek tekkelerinin, kültür sanat hadiselerinde etkin ve mahir, vatan ve toplum meselelerinde ise sorumlu ve onurlu geleneğini gözden geçirmek hazırlayıcı bir yolculuğa dönüşebilir bizim için. Çünkü söz konusu kesişim bir ölçüde Özbek tekkelerinin bu geleneksel havasından kaynaklanıyor olmalıdır.

Sultantepesi’nde Özbek çadırı

İstanbul’da Özbek tekkelerinin zuhuru ile ilgili olarak zaman içinde az çok farkla anlatıla gelen hadise, -yaygın anlatıya göre- II. Mahmud dönemine rastlar. O yıllarda hacca gidecek Özbekler, önce İstanbul’a uğrayıp halifeyi görerek iznini almayı ve Eyüp sultanı ziyaret etmeyi adet haline getirmişlerdir. Bu tür bir konaklama esnasında kurdukları çadır II. Mahmud’un dikkatini çekip de kim olduklarını sual ettiğinde aldığı cevap üzerine sürekli İstanbul’da kalmak isteyip istemeyeceklerini sordurur ve alınan olumlu cevaba binaen Özbekler tekkesinin ilk çekirdeği bu konaklama mevkıınde yani Üsküdar “Sultantepesi”nde kurulur. [7]

Zaman içinde İstanbul’da adı Özbek, Afgan ya da Buhara olan tekkelerin sayısı çoğalmıştır. Bunların en ünlüleri, merkez Üsküdar Sultantepesi’nde sözünü ettiğimiz bu Özbek tekkesi olmak üzere, Sultanahmet Mahmut paşa yokuşunda Sokollu camii yakınındaki Buhara tekkesi, Eyüp Nişancası’ndaki Afgan tekkesi ve yine Üsküdar’da Çinili cami yakınındaki Afgan tekkesi. İsmail Kara’nın belirttiğine göre ;Anadolu’da Nakşiliğin Bağdad menşeli Halidî kolunun yaygınlığına mukabil İstanbul’da Özbek tekkelerinin tamamı Nakşiliğin orta Asya versiyonunu taşımak ve sürdürmek gibi bir işlev taşımışlar.

“Kuyudan suyu kendi kendisine çekecek bir makina”

Özbek tekkelerinin de, tekkelerin yüklendiği sosyal işlevlerin tamamını yüklendiği, dahası Asya’nın ta ortalarından gelen Müslümanlar için misafirhane, imarethane ve benzeri işlevlerini arttırmak mecburiyetinde olduğu çok ortadadır. Dahası Özbek tekkeleri zaman içinde kültür sanat ve edebiyat hadiselerine katkıları ile dikkat çekmişler. Söz gelimi;”doğramacılık, marangozluk, oymacılık, hakkâklık, mühürcülük, dökmecilik, tornacılık, demircilik, tesviyecilik, makinacılık, matbaacılık, dokumacılık” gibi becerilerle donanmış, kuyudan suyu kendi kendisine çekecek bir makina icat edebilecek dehaya sahip, 1867 Paris sergisinden madalyalı, Türkiye’de ilk buharlı makineyi, üç beygir gücünde, imal ederek yine kendi imali olan sandala takarak günümüze armağan bırakan “Hezarfen” şeyh Edhem Efendi[8] aynı zamanda yaşadığı yüzyılın en önemli ebru sanatçısıdır da, Sultan Abdülaziz’in dikkatini çekecek kadar. [9]Özbek tekkelerinden yetişen kişiler Türk diline hizmetleri ile de dikkat çekerler. Agah Sırrı Levend’in belirttiğine göre, Hezarfen Şeyh Edhem Efendi’nin oğlu, tekkenin kendisinden sonraki postnişini Mehmet Sadık’ın 1313/1895’de yayımlanan ve Ahmed Midhat imzalı bir de takriz taşıyan Üss-i Lisan-ı Türkî adlı eserinde de, Şeyh Süleyman Efendi’nin Lügat-i Çağatayî ve Türkî-i Osmanî adlı lügatinin manzum önsözünde de aynı noktaya dikkat çekilir: “Çağatay lisanının kadim Osmanlı lügati olduğu”. [10]Özbek tekkelerinden şairler de yetişir. Bunların en ünlülerinden ikisi İbnülemin Mahmut Kemal’in hakkında bilgi verdiği Şeyh Abdülkadir Belhî[11] ve küçük kardeşi Seyyid Burhaneddin[12] Efendiler.

İkinci kimlik mitosu

Ancak Özbekler Tekkesi dendiği zaman kuşkusuz akla ilk gelen, Milli Mücadele esnasında sürdürülen onurlu mücadele. Mustafa Kara, “Bu savaşın gerek stratejik mevkıi gerekse şeyhi yönünden en renkli dergâhı Üsküdar Özbekler tekkesidir” kanaatini beslemektedir. [13]Pek çok kaynakta yer alan ve çok defa Hatuniye dergâhı ile bir arada akla gelen bu eylem alanı, çok kısaca, gündüz cübbesi ve sarığı ile gönüllere seslenen Şeyh Ata Efendi ve müridlerinin gece olduğu zaman tekkeyi “Anadolu’ya silah ve insan gücü nakleden” bir askeri üsse çevirmeleri şeklinde bir ikinci kimlik mitosu olarak özetlenebilir. Halk üzerinde yaratmaya çalıştığı manevi ıklimin yanı sıra tekkedeki “gizli” bir hastahanede yaralıların ilk tedavisini sağlayan, “Şeyh Ata’nın asıl himmeti Anadolu’ya geçecek fedakârları tekkede konuklamasıydı”. [14]Kimlerin yolu geçmez ki bu tekkeden?İsmet İnönü, Mehmet Akif, Halide Edip, Adnan Adıvar ilk akla gelenler. Üstelik Halide Edip Özbekler tekkesinin sıcacık kucağına daha önce ve garip bir tezatla 31 Mart vakasında adı kara listeye alındığı sıralarda da sığınmıştır. [15]

Geçtiğimiz aylarda tamir edilerek bir araştırma merkezi halinde hizmete açılan Üsküdar Sultantepesi Özbekler tekkesinin ümit ve temenni ederiz onurlu ve aydınlık hizmetleri bu biçimde de gidebileceği yere kadar uzanır.

Buhara tekkesinin şeyhi Süleyman Efendi

Bizi şimdi arkasından sürükleyecek olan ise Nigâr Hanım’ın günlüğünde bir dönem adı karşımıza çıkan “Buhara tekkesinin şeyhi Süleyman Efendi”. Fakat, doğrusu İstabul’daki Özbek tekkelerinin sayısının beşi buluyor olması ve bunlarda şeyhlik yapmış Süleyman Efendilerin de birden fazla olması ilk anda işimizi zorlaştırabilir ve biz acaba Nigâr Hanım’ın günlüğünde sözü edilen Şeyh Süleyman hangisidir diye düşünebiliriz. Dönem ve kültür uyuşması itibarıyle Nigâr Hanım’ın yaşam öyküsünde yer alabilecek Şeyh Süleyman Efendiler iki tane. Biri bunların, Sultanahmet Mahmut paşa yokuşunda Sokollu Camii yakınlarındaki Buhara tekkesinin postnişini, Lügat-i Çağatayî ve Türkî-i Osmanî sahibi Şeyh Süleyman[16], diğeri ise Eyüp Nişancası’ndaki Muradülbuharî tekkesinin şeyhi, Abdülkadir Belhî ve seyyid Burhaneddin Efendilerin babası olan Şeyh Seyyid Süleyman Belhî. [17] Bunlardan Şeyh Süleyman Belhî 1294’de ölmüştür. Oysa biraz sonra söz konusu edilecek tarihler bundan on yıl sonrasına denk düşmektedir. Böylece Eyüp Nişancası’ndaki Buhara tekkesi ihtimalini ortadan kaldırarak Nigâr Hanım’ın yolunun lügat sahibi Şeyh Süleyman Efendi’nin kapısına dayandığını düşünebiliriz.

Günlüğünde gezinti güzergâhlarını vermeyi sevmesi Nigâr Hanım’ın, zaten ilk anda işimizi kolaylaştırır: Çünkü şeyhin kerimesi Naciye Hanıma gittiği bir gün için “Mahmut paşa yokuşunda” detayını vermiştir. Lâkin Nigâr Hanım’ın, tipik bir şark kadını olan annesiyle, Şeyh Süleyman’a gittikleri bir diğer gün için “Haydarpaşa iskelesine çıktığımızda araba beklemekte olduğundan doğruca Çifte Çınarlar tabir olunan mahalle gittik” ifadesini kullanması bizi tekrar düşündürebilir. “Çifte Çınarlar”, Üsküdar İcadiye’de ve Sultantepesi Özbekler tekkesine yakın bir mahal olduğuna göre, merkez tekkenin yolundayız demektir. Ama Sultanahmet’teki tekkenin şeyhi, konuklarını neden Sultantepesi’ndeki tekkede kabul etsin?Yine İsmail Kara’nın yorumuyla, evet, lügat sahibi Şeyh Süleyman, Sultanahmet’teki tekkenin şeyhidir ama merkez tekke ile ilişkileri sıkıdır ve Türkiye dışındaki Türklerle bağlantısı olan tekkenin uluslararası ve üst düzey ilişkileri buradan yönetilmektedir. Şeyh Süleyman sık sık Sultantepesi’ne gitmekte, görüşmeler yapmakta, hattâ kalmaktadır. Bu durumda söz konusu ziyaretin böyle bir güne ve ihtimal ki Nigâr Hanım ve annesi öyle istediği için, denk düşürüldüğü akla gelebilir. Çünkü tekke görülmeye değer bir yerdir ve Nigâr Hanım “dört tarafından bağlarla muhat” olan köşkün “pek dilnişin” olduğundan söz etmektedir. Söz konusu bağlıklar, 11. 570 metrekarelik bir ağaçlıklı alandır. [18]

Umulanın ötesi ilginçlikte bir kimlik

Başlarken Lügat-ı Çağatayî müellifi Şeyh Süleyman Efendi’nin umulanın ötesinde ilginç bir kimlik olabileceğinden söz etmiştik. Doğrusu bu ilginçlik, 1821-1890 yılları arasında yaşayan şeyhin salt lügat sahibi olması, sefaret göreviyle Asya’yı dolaşması, 93 harbi esnasında Osmanlı devleti için islâm dünyasından yardım toplaması[19] veya Sultan II. Abdülhamid’in Hatıra Defteri‘nde o kadar övüldüğü gibi[20] o sıralarda Asya’daki Türk halkları ile Osmanlı arasında bir takım diplomatik düzenlemeler gerçekleştirmesiyle sınırlı değildir. Bu olağan üstü ilginçlik en fazla;Azmi Özcan’ın arşiv belgelerine dayanarak sergilediği, hakkında kesin hükmü verilememiş iki seçenekli bir ihtimalden kaynaklanıyor: Şeyh Süleyman Efendi gerçekten İstanbul’da sahip olduğu ve olabileceği maddî refahın altında bir miktar karşılığı ciddi ciddi İngilizler namına muhbirlik yapıyor muydu yoksa “II. Abdülhamit kaynaklı bir ‘dezinformasyon’ çalışmalarının baş aktörü müydü”? Araştırmacının makalesine verdiği alt başlıkla, “Buharalı Şeyh Süleyman Efendi bir ‘double agent’ mı idi”?[21]

Şeyhin verdiği çoğu “abartmalı ve gerçek dışı” bilgiler daha ziyade “II. Abdülhamid’in islâm dünyasında güçlü bir potansiyele sahip olduğu” izlenimlerini uyandıracak mahiyette görünmekte. [22] Acaba abartılı ve gerçek dışı panislamik veriler taşıyan, hani neredeyse cihad ordularının bu gün yarın toplanmak üzere olduğu manzaraları çizen garip raporlarıyla İngilizleri paniklerden paniklere sürüklerken, bir yandan da dalgasını geçiyor ve ünlü İngiliz elçisi Layard’ın telâşını düşünerek bıyık altından gülüyor muydu, akla, dahası duyguya çok daha yakın gelen bu ihtimalin gerçekliğini tarihçiler araştırsın. Azmi Özcan’ın, makalesinin sonucu olarak ve altını çizerek belirttiği gibi “Bütün bu ihtimallerin kesin olarak açıklığa kavuşması hem dönemin daha iyi anlaşılabilmesi için hem böylesine ilginç bir gelişmenin çözümü için son derece gereklidir. Bu noktada ümit edilir ki Osmanlı arşivinde yeni açılacak belgelerde daha net bilgiler bulunabilir”. [23]

“Muallimelik sıfatıyla bir mektebe kabul olunmak ister isem”

Nigâr Hanım günlüğü 13O2 12 KS/24 ocak 1887 tarihinde başlamaktadır. Bu bakımdan Nigâr Hanım’ın Şeyh Süleyman ile tanışıklığının varsa evveliyatını göremiyoruz. Lâkin “Savaş sırasında (93 harbi) İstanbul’a gelen bir parlamento heyetine iade-i ziyarette bulunmak üzere tertip edilen on beş kişilik bir Osmanlı heyetinin başkanı olarak Macaristan’a da gitmiş”[24] bulunan Şeyh Süleyman’ın ; İstanbul’daki Macar çevre ile ilgisini kesmemiş bulunan Nigâr Hanım’ın babası Macar Osman paşa ile tanışmış ve görüşmüş olma ihtimali yüksektir.

İlk kez 3O3 Şubatının 9’unda (21 Şubat 1888)karşılaşırız “Buhara” tekkesi şeyhi Süleyman Efendi’nin ismiyle Nigâr Hanım’ın günlüğünde. Kerimesi Naciye Hanım ziyarete gelmiştir. İki gün sonra kerime tekrar gelir. Bu ziyaretlerin bir sebebi vardır : “İkinci defadır pederi tarafından gönderiliyor. Buna sebep dahi eğer muallimelik sıfatıyla bir mektebe kabul olunmak ister isem kendisinin Maarif nezaretine bildirmek üzere tavassut etmek arzusunda bulunmasıdır”. Anlaşılıyor ki uyanık dikkati ve aydınlık zekasıyla Şeyh Süleyman Efendi, genç Nigâr Hanım’ın taşıdığı öz değeri fark etmiş ve bunun maarif yoluyla gençlere ve çocuklara aktarılmasının yerinde olacağını düşünmüş ve bunu cidden arzulamıştır. Ancak Nigâr Hanım, kim bilir belki o yıllarda çok başka ilgi alanları bulunduğundan, olumlu cevap vermez. Nedense söz konusu göreve bir itirazı olmamakla beraber kendisi hiç bir teşebbüste bulunmayacak, yani istendiği gibi dilekçe filan vermeyecektir: “Bu gün buna dair arz-ı hal yollu bir varaka istenilmesi üzerine ben dahi eğer öyle bir vazife ile melûf kılmak isterler ise kabulünde tereddüd etmez isem de istihsali için kendim hiç bir teşebbüsde bulunmayacağımı, yani arz-ı hal filan vermeyeceğimi bildirdim”. Belki Nigâr Hanım, Maarif nazırı Münif paşa nezdindeki itibarının farkında, araya şeyh bile olsa bir başkasının girmesine gerek olmadığını düşünmüş olmalıdır: “Pederimin Münif paşa hazretlerini bizzat tanıdığı gibi kendileri bizzat bize teşrif ettiklerini, binaenaleyh arz-ı hal tarikıyle hiç bir teşebbüste bulunmaya lüzum olmadığını bildirdim”. Nigâr Hanım o gün Şeyh Süleyman’a kızı vasıtasıyla söz konusu dilekçeyi değilse de başka bir şey gönderir: “Pederi tarafından taleb edilmesi üzerine kendisine bir nüsha Efsus verdim”. Kerime Naciye Hanım, babasının, padişah huzurunda Nigâr Hanımdan bahsetmiş olduğunu ve bunun üzerine sultanın “zaman-ı saltanatında” Nigâr Hanım gibi bir şairenin mevcudiyetinden memnuniyet duyuyor olduğunu beyan ettiğini de nakletmiştir. Gerçekten II. Abdülhamid bir süre sonra Nigâr Hanım’ı ikinci dereceden bir şefkat nişanı ile ödüllendirecektir.

Şeyh Süleyman Efendi’nin kerimesi bir daha 19 KE 3O4 (31 Aralık 1888)’de gelecektir Nigâr Hanıma. Ve Nigâr Hanım hemen o hafta iade-i ziyaret ederek çok gezintili bir günün sonunda Buhara dergâhı şeyhi Süleyman Efendi’nin kerimesine uğrayacak ancak evde bulamayacaktır. Bundan sonra iki Hanım arasında daha sıkı bir görüşmenin başladığına tanık oluyoruz. Şeyh Süleyman Efendi’nin kerimesi arayı fazla açmadan Nigâr Hanıma gelmekte, kimi akşam yemeğine kalmaktadır. Hatta bir kaç gün sonra Şeyh Süleyman Efendi dahi Nigâr Hanıma -yazık ki hangisi olduğunu bilmediğimiz- bir Divan gönderir. Nigâr Hanım, Süleyman Efendi’nin kerimesinin evine gittiği gün “orada pek çok Buhara metaı” gördüğünden bahseder. Süleyman Efendi’nin kızı Naciye Hanım, Nigâr Hanım’ın kuzeninin evlilik törenine de katılır ilh.

Kızıyla aralarındaki bu sıcak ilişki bir yana, çok geçmeden Nigâr Hanım’ı ve annesi Emine Rifati Hanım’ı Şeyh Süleyman Efendi’nin evinin yolunda görürüz. Anlaşılan şeyh, tekkeye giden rampanın kalp hastası Emine Rifati Hanım’ı yorabileceğini düşünmüş ve konuklarını alması için araba göndermiştir: “Haydarpaşa iskelesine çıktığımızda araba beklemekte olduğundan doğruca Çifte Çınarlar tabir olunan mahalle gittik. Köşk dört tarafından bağlar ile muhat olduğundan pek dilnişin olup, Naciye Hanım dahi pek ziyade hürmet etti”. Şeyh Süleyman Efendi’nin kerimesi Naciye Hanım’ın iyiliksever bir Hanım olduğunu anlıyoruz. Nigâr Hanım’ın annesinin şiddetli hastalığı esnasında “üç gün” yardım etmek üzere eve gelir. Bir başka gün ise Şeyh Süleyman Efendi refakatinde bir doktor olduğu halde Nigâr Hanım’ı ziyaret eder. Kendileriyle “bir hayli musahabe” ettiğinden bahseder Nigâr Hanım/14 Haziran 3O5 (26 Haziran 1889).

Şeyh Süleyman Efendi ile renkli ilişkisi bize bir yandan Nigâr Hanım’ın kültür atmosferinin ne kadar değişik kaynaklardan beslendiğini ve çağrışım kapılarının hangi alanlara kadar açık olabileceğini gösterdiği gibi diğer yandan Süleyman Efendi’nin sosyal hayattaki nüfuz ve itibar alanlarını göstermesi bakımından da dikkate değerdir.

Azmi Özcan’ın makalesine bakılırsa, “1881’in ilk aylarından itibaren Şeyh Süleyman Efendi ile İngilizler arasındaki istihbarat trafiği birdenbire kesilmiş” görünmektedir. Demek ki Osman paşa ve Nigâr Hanım ailesi ile Şeyh Süleyman dostluğunu ancak şeyhin İngilizlerle ilişkisinin kesilmesinden sonraki bir dönemden başlayarak izleyebildik. Oysa aynı sıralarda Osman paşa ve Nigâr Hanım salonundan bir başka dil âliminin üstelik sahte de olsa ömrünün bir yılını derviş kimliğinde geçirmiş birisinin daha yolu geçer. Onunsa İngilizlerle ilişkisi henüz başlamıştır: Arminius Vambery.

Arminius Vambery

Yoksul bir Yahudi ailesinin çocuğu olarak 1831 ya da 1832’de dünyaya geldiğinde kendisine doğum kaydı bile çıkarılamayan Arminius Vambery’nin[25];hakkında bir araştırmanın sahibi olan Mim Kemal Öke’ye göre; “yaşamına sığdırdığı kimlikleri (seyyah, kâşif, derviş, öğretim üyesi, yazar, devletler arası ara bulucu, casus) ve misyonlar (orta Asyada Türkoloji araştırlaları yapmak, Osmanlı padişahı nezdinde İngiltere hesabına ajanlık, İngiltere’de II. Abdülhamit sözcülüğü, Taymis ile Boğaziçi arasında ara buluculuk, Siyonizm namına Filistin’de Musevi kolonizasyonunun propagandacılığı) bir araya getirilince en hayalperest tarihi macera filmini bile gölgede bırakacak bir senaryo” ortaya çıkar. [26] Türkoloji ilhamını Hammer’den alarak 1857’de İstanbul’a geldiğinde Hüseyin Daim paşanın konağında dört yıl kaldığı sırada kendisine Reşid Efendi ismi verilen, Fatma sultana bir perde arkasından Fransızca öğreten Vambery ülkesine döndüğünde asıl yapmak istediğinin Orta Asya içlerine gitmek olduğunu farketmiştir.

28 Mart 1863’de Tahran’dan, Babıali sefaretinin yardımıyla bir hacı kafilesine katılır. Derviş kimliğiyle ve elinde bir Osmanlı pasaportuyla Semerkant, Buhara, Herat, Hiyve gibi merkezleri dolaşıp da ülkesine döndüğü zaman yıldızı parlamıştır. 1880 yılında II. Abdülhamid tarafından çağrılarak Yıldız sarayında ağırlanır. Bir süre sonra ise Vambery ile bir başka kesim ilgilenir, İngilizler . Böylece Vambery’nin İngilizler ile II. Abdülhamid arasındaki uzun ve girift serüveni başlar. Mim Kemal Öke’ye göre, “Her zaman Avrupa karşısında Türk uygarlığının üstünlüğünü savunmuş gerçek bir bilim adamı ve Türk dostu olarak hatırlanma”sı gereken Vambery, İngilizler tarafından önce bir arabulucu ardından bir ‘köstebek’ olarak görülmüş;II. Abdülhamit tarafından ise kısa zamanda kendi safına çekilerek bazı mesajları “sahibinin sesinden” Londra’ya iletmiş bir vasıtadır. [27] Vambery’e bakılırsa “buraya”, “iki dostunu barıştırmak için” gelmiştir. [28]

İstanbul’a daha ilk gelişinde, 1848 Macar mültecilerinin uğrak yeri Cafe Flamm de Vienne’e gidip gelen Vambery’nin bu veya benzeri bir yerde Macar Osman paşa ile karşılaşmış olması büyük ihtimaldir. Vambery’nin adı Nigâr Hanım’ın günlüğünde ilk kez 19 KS 3O4/31 ocak 1889 gününün notları arasında çıkar karşımıza. “Padişah tarafından davet olunan ünlü Macar” âlim Vamebry’nin cuMartesi günü kendilerine çaya geleceğinden bahs eden Nigâr Hanım takdim olunmak üzere bir ‘sıgnet’ işlemeye başlar. O gün Vambery’nin de Nigâr Hanıma arkası ithaflı bir fotoğraf takdim ettiğine bakılırsa iyi anlaşmış olmalıdırlar[29]. Arkadan gelen günlerde “âlim-i meşhur” için sarayda bir çay verilmektedir. Lâkin Nigâr Hanım’ın bunu söz konusu etmesinin nedeni Vambery’e ilişkin hiç değildir. Onu ilgilendiren o sıralarda oldukça romanesk bir öykünün kahramanı olarak hayatında yer tutmakta olan geleceğin Paris sefiri Salih Münir paşanın, aynı çaya davetli olduğu için, Nigâr Hanımda mukarrer akşam yemeğine gelememiş olmasıdır. 13O5 Mayısının 26’sında (7 Haziran 1889) Vambery’yi tekrar Nigâr Hanım’ın baba evinde görürüz: “Gece dahi meşhur muallim Vambery ile yaver-i hazret-i şehriyarî Sadık bey teşrif ettiler. Bir saatten ziyade devam eden mülâkat esnasında her ikisinin pek çok iltifatına mazhar oldum. Pek müteâlim, mütefennin bir zat olduğu için çoktan beri Vambery ile görüşmeyi arzu ettiğimden teşrifinden pek ziyade memnun oldum”. Ancak bu ikinci görüşme biraz evvel sözünü ettiğimiz romanesk öykünün kaçınılmaz acı safhalarından birine denk gelmiştir: “Hayfa ki gönlüm mükedder fikrim perişan olduğu bir zamana tesadüf etti”. Görüşme esnasında Nigâr Hanım’ın şiirleri ve hakkında yazılanlar okunur: “Şiirlerimden pek çok bahsedip, sena ettikleri cihetle şair Hayret Efendi’nin Efsus münteşir olduğu zamanda yazdığı mufassal bir makaleyi kendilerine cebren okudum”.

İgnacz Kunoş

Vambery ile hemen aynı günlerde, dikkate değer bir başka sima, öğrencisi Macar Türkolog Kunoş’la karşılaşırız Nigâr Hanım’ın salonunda. Türkoloji ile ilgilenme ilhamını Vambery’den almış ve Türk halk edebiyatı ile ilgili araştırmalar yapmak üzere ilk kez 1885 yılında Anadolu’ya doğru yola çıkmıştır. Bu yolculuk tam beş yıl sürecektir. Bir daha 1925-26 yıllarında Türk hükümeti tarafından davet edilerek İstanbul ve Ankara’da konferanslar veren Kunoş 1945 yılında Budapeşte’de hayata gözlerini yumduğu sırada yaşadığı süre içinde kadri bilinmiş olmanın bahtiyarlığı içinde idi. [30]

“İstanbul’un uzak bir mahallesindeki tekke”

İstanbul’a bu ilk gelişinde Kunoş, Türk Halk Edebiyatı‘nda anlattığına bakılırsa, iner inmez “münasip bir odacık”a yerleşir. Tavsiye mektuplarından birisi de “Özbekler tekkesinin hürmetli şeyhine, Macaristan’ı görmüş bulunan Şeyh Süleyman Efendi’ye” yazılmıştır. “İstanbul’un uzak bir mahallesindeki tekkeyi” aramaya çıkan Kunoş, birkaç saat aradıktan sonra tekkeyi bulur. Galata köprüsünden bahsedildiğine bakılırsa şeyh, Kunoş’u Sultanahmet’teki tekkede kabul etmiştir. Şeyhi görmek ister, izin verilir: Selâmlık odasının minderli kereveti üzerinde oturmuş, elinde tesbih, ak saçlı ak sakallı bir pirdir bu. Bakışları yumuşaktır, Kunoş’u “Hoş geldin Macaroğlu” diye karşılar, “Türkçe bilir misin bari”. Sohbet esnasında konuşulanlar, Şeyh Süleyman Efendi’nin edebiyat dil meselelerinde oldukça derin bir zekâ ve bilgi birikimine sahip olduğunu gösterir. Macaristan’a kadar gidip gelmiş bulunan Şeyh Süleyman Efendi’nin bir eseri de vardır: Lügat-i Çağatayî ve Türkî-i Osmanî. [31]Kunoş, Süleyman Efendi’nin bu eseri yazmasına Macaristan ziyaretinin sebeb olduğu kanaatindedir.

Kunoş’un İstanbul’da tanıdığı Seyh Süleyman Efendi gibi, Galatasaray’daki derslerin bazılarına devam edebilme izni için baş vurduğu dönemin Maarif Nazırı Münif paşa da Nigâr Hanım’ın çevresindeki şahıslardandır. Ama Kunoş’u Nigâr Hanım’ın salonundan geçirecek asıl vasıta Nigâr Hanıma çok daha yakın birisidir: Babası. Kunoş, Ortaoyunu görmek için Eskişehir’e gitmek üzere Mühendis Mektebi’nin Alman müderrislerinden biriyle ve Haydarpaşa’dan kalkan katarla yola çıktığında İzmit’e kadar beraberlerinde gelenlerden birisi de o sıralarda Mektebi Harbiye’nin Almanca müderrisi bulunan Macar Osman beydir. Ondan İzmit’te ayrılıp ünlü derlemelerini yapmak üzere Anadolu içlerine daldığı zaman Kunoş, Osman beyin Nigâr Hanım gibi bir kerimesi olduğunu bilmekte midir bilmiyoruz ama bildiğimiz o ki dönüşünden sonra “Kervankıran yıldızının bir pırlanta taşı gibi gökte parladığı bir mübarek Ramazan gecesi “…. Türkler’in oturduğu mahallenin denize bakan bir evinde, Nigâr Hanım’ın salonundadır. [32] Nigâr Hanım’ın günlüğünde Kunoş’un adının ilk geçtiği tarih 23 KS 3O4/4 Şubat 1889. Nigâr Hanım bu tarihten sonra bir müddet Dr. Kunoş’un gelip gittiğinden bahseder. Kendisine hediye olarak iki nüsha “asar-ı kalemiyesinden” getirmiştir. Nigâr Hanım da ona bir nüsha Efsus takdim eder. Bu meclislerde neler konuşulduğunu da Kunoş’un notlarından öğrenme şansına sahibiz: Türk Halk Edebiyatı‘ndan izleyebildiğimiz kadarıyla, Nigâr Hanım’ın evine ilk gittiği gece “Macar baba ile Türk anadan dünyaya gelmiş şu tanınmış kadın şair yaralanmış gönlünün gamını, ezilmiş kalbinin feryadını derin fikirli şiirinin piyalesine doldurarak beyitler okumuş ve söyleyerek piyano çalmış idi”. Kunoş’un aktardığına göre, Nigâr Hanım’ın “yeni açmış güllere benzeyen bazı şiirlerini” okuyarak dostlarını ahbaplarını kendinden geçirdiği o mübarek akşam, edebiyata dair konular açılmıştır. Konuklar arasında bulunanlar bize hiç yabancı değildir. Münif paşa ve Recaizade Mahmut Ekrem. İftardan sonra Nigâr Hanım “Bak bir kere şu şarkının güzelliğine” diyerek Ekrem beyin suzinak şarkısını hem okumuş hem de piyano ile çalmıştır. Günlüğe bakılırsa daha sonraki gelişlerinde Nigâr Hanım kendisine sadece Ekrem’in şarkılarını değil, “Macar havaları” da çalar. Fakat o gece, Türk halk edebiyatı ürünlerini derlemek için yollara düşmüş bulunan Dr. Kunoş’a asıl tatlı sürprizi Nigâr Hanım değil de onun “ihtiyar” annesi yapacaktır. Söz masallardan açılır. Ekrem ve Münif paşa masalları daha ziyade “kocakarıların” söylediğini belirtince, “Nigâr Hanım’ın ihtiyar annesi, işte kocakarı benim” demiş ve elini öpen Kunoş’un ve diğer misafirlerin ricalarını kırmayarak masala başlamıştır. Kunoş, “Sevincimden az kaldı bayılacaktım” demektedir. Emine Rifati Hanım merhum annesinin ve komşuların yanında işittiği masalı anlatırken Kunoş yazmaktadır. “HanımEfendi’nin” ne kadar tatlı ne kadar güzel anlattığına şaşırmaktan kendisini alamaz.

Nigâr Hanım genç yaşıyla Kunoş’a masal hususunda yardımcı olamamıştır elbet. Doğrusu bu yardımı ninni hususunda da gerçekleştiremediği bellidir. Çünkü Kunoş, Türkçe Ninniler’inin “İlk Söz”ünde[33] eğitim seviyesinin günden güne yükselmesi nedeniyle Türk kadınları artık annelerinden öğrendikleri ninnilerle iktifa etmeyerek “Kendileri de başka tarzda ninniler tertip etmişlerdir” dedikten sonra vezinli ve kafiyeli bu ninnilere bir örnek olarak “merhum Macar Osman paşa kerimesi şaire Nigâr HanımEfendi’nin bir ninnisinin ilk iki kıtasını” örnek olarak göstermiştir[34].

Dr. Kunoş’un bir süre daha İstanbul’da Nigâr Hanım ve babasının evinde, İran sefiri Muhsin han, sefaret müsteşarı Cevat han, aynı sefarette görevli Ohanes han ve sesinin güzelliği ile ünlü Nazim bey; ünlü piyanist Hegye, Recaizade Mahmut Ekrem, Münif paşa başta olmak üzere kozmopolit bir çevre içinde epeyce sazlı, sözlü saatler geçirdiğini görüyoruz.

Hayat ve Roman

Nigâr Hanım’ın günlüğü 15 Nisan 1890 tarihinde kesintiye uğrar. Bir daha günlüğe bağlandığımız zamansa, 1911, arada çok şey değişmiştir. Buhara tekkesinin lügat sahibi şeyhi hayata yummuştur gözlerini. Kunoş ülkesine dönmüş, Vambery, İngilizler’in 1907’de Ruslarla anlaşması üzerine bütün hayallerinin yıkıldığını görerek “Foreign Office’in bütün ısrarlarına rağmen bir daha İstanbul’a gitmeyi” reddetmiştir. [35]Muhsin han, Münif paşa, onlar da ölmüşlerdir.

Bu, hayat.

Ama bazan, söz gelimi üçü de dil âlimi, üçü de bir biçimde Macarlık ya da Macaristan’la ilgili, üçü de Asya ya da Anadolu içlerinde seyahate meraklı, ikisi derviş ve o ikisi şaibeli…

Yolları bir dönemin burç kadınlarından birinin salonundan geçince.

Romana dönüşüyor.



* Bu makalenin hazırlanması esnasında gerek bibliyografya ve temini, gerekse bilgi ve yorum düzleminde, dost insan İsmail Kara’nın çok yardımını gördüm. Yardımları olmasaydı bu makale tamamlanamazdı, sonsuz teşekkürle.

[1]Tekkelerin sosyal hayattaki işlevleri için bakınız : Mustafa Kara, Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler, Uludağ yay., Bursa 1990, s. 145 vd.

[2]Ahmet Eken, Kartpostallarla İstanbul, Büyük Şehir Belediyesi Kültür İşleri Dairesi Başkanlığı yay., nr. 10, s. 140.

[3] Aşiyan müzesinde mahfuz.

[4]Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İst. 1976, s. 61.

[5]Mustafa Kara, Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler, s. 139.

[6]a. g. e., s. 139.

[7]Kadir Mısıroğlu, Sarıklı Mücahitler, Sebil Yay., İstanbul 1969, s. 271 vd.

[8]Cengiz Bektaş, “Özbekler Tekkesi I-II”, Tarih ve Toplum, nr. 8, Ağustos 1984, nr. 9 Eylül 1984.

[9]a. g. m.

Ayrıca Özbek tekkelerinin ebru sanatındaki varlığı için bakınız: Uğur Derman, Türk Sanatında Ebru, Akbank Yay., Nisan 1977, s. 11, 32, 34, 36, 40, 43.

[10]Agah Sırrı Levent, Dil Üstüne, Ank. 1973, s. 108.

[11]İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, Dergâh, İst. 1988, s. 26.

[12]a. g. e., s. 182.

[13]Mustafa Kara, Tekkeler ve Zaviyeler, s. 214.

[14]a. g. e., s. 214.

[15]Halide Edip Adıvar, Mor Salkımlı Ev, Atlas Kitabevi, İstanbul 1973, s. 139-140.

[16]Özgeçmişi için bakınız: Azmi Özcan, “Özbekler Tekkesi Postnişini”, Tarih ve Toplum, nr. 100, Nisan 1992.

[17]Özgeçmişi için bakınız: İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, s. 182, dipnot 1.

[18]Tekke hakkında geniş bilgi için bakınız: Cengiz Bektaş, “Özbekler Tekkesi I-II”.

[19]Bu faaliyetler hakkında geniş bilgi için bakınız: Azmi Özcan, “Özbekler Tekkesi Postnişini”.

[20]Sultan Hamidin Hatıra Defteri, haz. İsmet Bozdağ, İst. 1985, s. 72.

[21]Azmi Özcan, “Özbekler Tekkesi Postnişini”.

[22]a. g. m.

[23]a. g. m.

[24]a. g. m.

[25]Yaşam öyküsü ile ilgili bilgilerin alındığı kaynak: Mim Kemal Öke, Saraydaki Casus, Hikmet Neşriyat, İst. 1991.

[26]a. g. e., “önsöz”.

[27]a. g. e., s. 273, 280.

[28]a. g. e., s. 276.

[29]Bu fotoğraf Selma Onat (Nigâr Hanım’ın torunu) koleksiyonunda mahfuzdur.

[30]Kunoş’un biyografisi için esas aldığımız kaynak, İgnacz Kunos, Türk Halk Edebiyatı, haz. Tuncer Gülensoy, tercüman 1OO1 temel Eser, İst. 1978.

[31]Şeyh Süleyman Efendi-i Buharî, Lügat-i Çağatay ve Türkî-i Osmani, İst. 1298/1882. Çağatay lehçesiyle kaleme alınan bu eser Kunoş tarafından karşılaşmalarından otuz sene sonra almancaya ve Anadolu lehçesine çevrilmiş ve Macar akademisi tarafından yayımlanmıştır.

Türk Halk Edebiyatı, s. 39.

[32]Türk Halk Edebiyatı, s. 86 vd.

[33]İgnacz Kunoş, Türkçe Ninniler, İst. 1341, Orhaniye matbaası, Kitaphane-i Hilmi, 57 s.

[34] Bu ninni “Oğlum Münir” (Aks-i Seda, s. 143)parçasında zikredilmektedir.

[35]Mim Kemal Öke, Saraydaki Casus, s. 257

Leave a comment

Your comment