Ahmed Midhat’in Nigâr Hanım’a Mektupları

AHMED MİDHAT’İN NİGÂR HANIM’A MEKTUPLARI

Muharrir-i Meşhur Midhat Efendi

Nigâr Hanım günlüğünün daha ilk sahifesinde “muharrir-i meşhur Midhat Efendi’nin âsâr-ı ber-güzidesinden olan Hayret namındaki romanı” okuyarak akşamı ettiğinden bahseder (12 Kânunısani 13O2). Keza günlüğün ilerleyen sahifelerinde sık sık Nigâr Hanım‘ı Ahmed Midhat’in eserlerini okurken görürüz. İlginç olan Nigâr Hanım ile arasında ailelerini de içine alan bir yığın anekdotun mevcudiyetine rağmen, günlükte Ahmed Midhat adının -romancı kimliği dışında- geçmiyor olmasıdır. Ancak, babasının hoşgörüsü eseri, yerli ve yabancı peresenter edildiği pek çok erkek misafirle “musahabe” edip eğlenebilen Nigâr Hanım, nedense yerli ve Müslüman erkek misafirlerinin hemen tamamını, yabancı erkek misafirlerinin ise pek cüzi bir kısmını ismen zikretmekten kaçınarak, isminin baş harfi ile belirtmeyi tercih etmiştir. Döneminin -daha uzun müddet devam edeceğine inandığı- değer yargılarına karşı geliştirilen bir savunma mekanizması olduğunu düşünebileceğimiz bu tavır, yazık ki günlükteki majüskül harflerin teşhisi hususunda güçlük doğurmaktadır. Üstelik Nigâr Hanım, aynı şahıs edebi kimliği ile günlüğe girdiği anda açıkça yazabildiği bir ismi, özel kimliği ile söz konusu ettiği anda yeniden majüskül bir harfe dönüştürebilmektedir de. Söz gelimi Naçiz adlı eserini okuduğu bir “Ekrem Bey”den bahseder de, karşılıklı musahabe edip gülüşüp eğlendiği zat “E”dir. Biz bunun böyle olduğunu yıllar sonra gençlik anılarını okuyan orta yaşlı bir Nigâr Hanım‘ın “E”lerden biri yanına kurşun kalemle düştüğü “Recaizade Ekrem Beyefendi” notundan anlarız. Yazık ki aynı teveccüh diğer majüsküllerden esirgenmiştir. Kesinlik iddiası olmamakla beraber, günlükte sık sık karşımıza çıkan “M”nin Ahmed Midhat olduğunu düşünmek mümkündür. Çünkü Nigâr Hanım Ahmed Midhat’ın ölümü üzerine kaleme aldığı bir yazıda, ondan “Midhat” olarak söz etmektedir.[1]

Ancak hiç kuşku yok ki günlüğe hangi boyutta girmiş olursa olsun Ahmed Midhat ile Nigâr Hanım arasında karşılıklı bir teveccüh, ailelerini de içine alan yoğun bir görüşme, dahası bir hayranlık ilişkisi mevcuttu. Hikmet Feridun Es “Şâirle muharrir arasında karşılıklı bir takviye hissi vardı. Ahmed Midhat onun büyük bir şâir olduğuna inanmıştı. Nigâr Hanım, Ahmed Midhat’in emsalsiz velûdiyetine, okutma kaabiliyetine hayrandı” demektedir[2]. Nigâr Hanım’ın zikrettiği şu anekdot meşhurdur:

“Bir gün eserlerinden her hangisini tensib ederse lütfen namıma ithaf etmesini merhum müşarünileyhden rica etmiştim; birkaç gün sonra sahile yanaşan sandaldan aile-i muhteremesinin çıktığını gördüğüm sırada beyazlara sarılmış bir kaç tane büyük boğçanın yukarıya naklolunduğunu müşahade ederek nezdimde bir kaç gün müsaferetle beni tesrîr edecekleri zehabına düşmüştüm. Birkaç dakikalık istirahatten sonra merhume, hemşiresinin tevdi ettiği bir iltifatnamede, Midhat, nevazişkâr bir tarz-ı beyan ile: ‘Bu eserlerin hiç birisini kâfi derecede şairane bulmadığım için hiç birisini namınıza ithaf etmedim. Hepsini yadigârım ve bu mektubumu ithafnami olarak kabul ediniz’ deyiverdi”. [3]

Ahmed Midhat ailesinden Nigâr Hanım ailesine gelin gelen Saniha Hanım’dan[4] dinlediğimiz şu iki anekdot da ilginçtir: Döneminde şâirliği kadar güzelliğiyle de ünlü Nigâr Hanım, bir gün Ahmed Midhat’in bir müzik evine benzeyen Beykoz’daki yalısındadır. Ailece müziğe düşkün, hepsi bir veya bir kaç saz çalabilen, kimi beste yapan bu fertler arasında Nigâr Hanım‘dan hangi şarkıyı dinlemek istediği sorulur. Artık orta yaşı bulmuş ancak gönlü taze Nigâr Hanım “Uslan ey dil uslan artık ihtiyar olmaktasın ” şarkısını istediğini söyleyince Ahmed Midhat, bu ince kinayeyi sezerek “İhtiyar oldukça Midhat bahtiyar olmaktasın” cevabıyla mukabele eder.

Ahmed Midhat ailesinin Nigâr Hanım‘a hayranlığı o derece büyüktür ki yeni doğmuş torunlarından birisini Nigâr Hanım’ın kucağına veren Ahmed Midhat, “Bu yavruya bir isim bağışlasanız Hanımefendi ” deyince, Nigâr Hanım “Müsaade ederseniz kendi ismimi bağışlayayım efendim” şeklinde mukabele eder. Böylece Ahmed Midhat ailesine küçücük bir Nigâr katılmış olur[5].

Ahmed Midhat’la Nigâr Hanım arasındaki görüşmeleri ve dayanışmayı takip edebilmemiz için bu tür anekdotların yanı sıra bir kısmı doğrudan Ahmed Midhat ve bir kısmı ise ailenin diğer fertleri tarafından Nigâr Hanım’a hitaben yazılmış bazı mektupları değerlendirme şansına sahibiz[6]. Bu mektuplarda Ahmed Midhat ve ailesinin Nigâr Hanım‘a ne kadar değer verdiğini, onları yaklaştıran noktaların neler olduğunu, Nigâr Hanım ve Ahmed Midhat etrafındaki yaşantı parçalarını görebilme şansının yanı sıra;şimdiye kadar dikkat çekmemiş bir iki küçük edebiyat meselesini fark etme imkânına da sahip bulunmaktayız.

1-Nigâr Hanım’a Verilen Değer/Model Türk Kadını:

Ahmed Midhat’in Nigâr Hanım‘a edebiyatçı olmasının yanı sıra, yarattığı sosyolojik model ile değer verdiğini mektuplarından açıkça takip etmek mümkündür. Bunların en genişi olan 25 Ağustos 1321 (7 Eylül 19O5) tarihli mektupta Ahmed Midhat, Nigâr Hanım‘ı uzun uzun hanesine davet etmektedir. Bu kararı yalnız başına değil, “Arife, Ziba ve Nigâr” gibi en küçüklerin de katıldığı aile meclisinde almışlardır. Bütün aile iki gece yalnız ondan bahsederek, sık sık hastalanan ve zayıf bir bünyeye sahip bulunan Nigâr Hanım’ın bir tebdil-i mekâna ihtiyacı olduğuna karar vermişlerdir. Bunları yazdıktan sonra Ahmed Midhat, Nigâr Hanım’ın hizmetinin güç olabileceğinin, rahat ettirilmesinin kolay olmayacağının farkında olduklarını, ancak bunun kendileri için “sahih” olamayacağını belirtiyor: Hacer’in dairesi Nigâr Hanım’a tahsis olunacaktır, sıhhati bozuk olan Nigâr Hanım’ın uyguladığı rejim gereğince “Fileto kanı çıkarmak, et suyuna kabak mabak haşlamak ” gibi şeylerin bu evde zerre kadar külfeti söz konusu değildir. Her saat için “bir sandal” (evdeki genç kızlar kast ediliyor) ve daima “Melek istimbotu” (Ahmed Midhat’in ikinci hanımı) hazır olacak. Hattâ bir chaise a porteur (bir nevi taşıyıcı sandalye) ile Nigâr Hanım gezdirilebilecek. İsterse hane halkının yanına hiç inmeyecek, hiç kimseyi görmeyecek. Hattâ o an için aklına gelen “âsârı”, daha sonra kullanılmak üzere kaydedilecek ve bu misafirliğin süresini Nigâr Hanım belirleyecek. Böyle, bir yığın detayı düşünen ve sıraya koyan Ahmed Midhat, ardından, “O! İşte misafirliğin de bu türlüsü bu kadarı olmaz, öyle mi? İşte bunda bu kadarı da riyakârlığa hamlolunur ha! Bu aile sizden ne gördü, ne umar ki” diyerek kendisinin ve ailesinin neden bu kadar “külfet ihtiyar eyleyecek” olduğunu açıklıyor:

“Ailemiz sizde bir mükemmel kadın gördü. Bir mükemmel kadının ilk varlığı olan hüsn ü letafet-i fevkalâdeden maada ilm, edeb, zarafet, san’at cihetiyle de câmiat-ül-mezâyâ! Sizi görüp tanıyıp da beğenmemek, sevmemek, adeta hüsnü, letafeti, edebi, san’atı, ilmi, irfanı sevmemek, beğenmemek riya olmaz mı? Kendimizi bu kadar kadir-na-şinas, bu kadar duygusuz görmek nefsimiz için tecviz olunacak beliyatdan mıdır?”.

Ahmed Midhat Efendi daha sonra sözü, yakın bir zamanda medeni kadının bir örneği olarak teveccüh göstermiş ve evinde misafir etmiş bulunduğu Rus müsteşrik Madam Gülnar’a getiriyor[7]:

“Gülnar Hanımefendi’yi iki defa aylarca müddet neden âşiyan-ı ailede alakoyduk? O zamana göre ekmel-i nisvan onu görmüş idik de onun için! Gülnar’dan sonra daha mükemmelini de Nigâr’da bulduk. Şimdi bu surette hanemize enlever (yükseltmek)eder isek kendi zevkımize hizmet etmiş olacağız. Bakınız ne kadar franchise (samimiyet) ile söylüyorum. Böyle pür-letafet, pür irfan bir Hanım’ın lezzet-i musahabesiyle mütelezziz, mütezevvik olacağız. Bütün efrad-ı ailenin gönlünün içindeki ihsası bu suretle tercüme etmiş olduğuma inanınız Nigâr. Amma ’böyle insanlar da olur mu imiş’ diyeceksiniz. İşte biz böyle insanlar olmak daiyesindeyiz”.

Bundan sonra kendisi ve ailesi hakkında bir değerlendirmeye girişen Ahmed Midhat”,

“Böyle insanlar olmasak, birbirimiz sevmek için biliktifa dûn-ı ebvâbdan (?) hisse aramağa razı olur mu idik? Niçin biz bu kadar merdum-giriziz? Niçin bütün zevkımız, eğlencemiz yalnız ailecedir? Niçin başkalarının memnu’luğu bizde mübah ve mübahlığı bizde memnu’dur. Çünki biz yalnız kendi ailemiz âleminin ahâlisiyiz. “

diyecek, “Gülnar gibi, Nigâr gibi bonne natür (ince tabiat)leri, bize pek benzeyenleri de kendi nefsimiz gibi severiz” cümlesiyle bu bahsi tamamlayacaktır.

Nigâr Hanım, görülüyor ki Ahmed Midhat için “model” Türk kadınını oluşturmaktadır[8]. Bu bakımdan o yenileşen Türk toplumunun yeni seçeneklerini belirleyen Nigâr Binti Osman’ın, hiçbir şey yapmasa dahi, oluşturduğu etik ve estetik mitin sahibesi olarak bunca hürmet ve iltifatı “bir nevi tabii vergi gibi”[9] hak ettiği kanaatindedir. Üstelik hizmeti kabul bir lûtuftur ve bu lûtuf “aile esatiri içinde yâdigâr” kalacaktır. Nigâr Hanım, bu daveti, bunca dil dökmeyi kolay kolay reddetmiş olamaz. Kaldı ki Ahmed Midhat tarafından Nigâr Hanım’a yazılmış diğer mektupların bir kısmında da bu tür davetler, gezi programları, mehtap takvimleri yer almaktadır.

2-Edebi Açıdan Yetiştirici Tesir:

Ahmed Midhat her meseleye yön vermeye mütemayil mizacının ve öğretme aşkının etkisiyle olacak, Nigâr Hanım üzerinde edebi açıdan da yetiştirici bir etkisi olduğuna inanıyor, adeta büyük bir yapının temelinde kendi mevcudiyetini görmekten memnuniyet duyuyordu. Bu etkinin en bariz örneği biraz sonra sözünü edeceğimiz Paris Muhbiri meselesine Ahmed Midhat’in böylesine rahat müdahale etmiş olabilmesidir. Keza, Ahmed Midhat, Nigâr Hanım’a karşı bir nevi edebi mürşid tavrını daima taşımış ve onu yönlendirmekten imtina etmemiştir.

14 Mayıs 1323 (27 Mayıs 19O7) tarihli mektupta bu tür bir tavır sergilenmektedir. Ekinde Fransızca bir pusula taşıyan mektuptan anlaşıldığı kadarıyla, Nigâr Hanım, Mösyö Frans tarafından, “Livri D’or”una[10] bir sahife yazılmasını arzu etmekte ancak bunun sağlanması için Mösyö Frans’a bir rica mektubu yazması gerekmektedir. Ahmed Midhat, tipik “hace-i evvel” tavrıyla, “Seyyidem, taraf-ı ulyanızdan Mösyö Frans’a bir tezkire yazılacak” demiş fakat hemen arkasından bu tezkireyi Nigâr Hanım’ın yazmasını beklemeyerek, kendisi, “aklının erdiği kadar” ve Nigâr Hanım’ın ağzından yazmış, Fransızca’ya tercüme ettirmiş, “ondan sonra gerekli düzeltmeleri yapması, el yazısı ile temize çekmesi ve imzalaması için Nigâr Hanım’a göndermiştir. Üstelik “bütün bunlar” tekrar kendisinde toplanacak ve Ahmed Midhat-Nigâr Hanım ve tekrar Ahmed Midhat arasında gidip geldikten sonra sahibine gönderilecektir. Ahmed Midhat’in kaleminden, Nigâr Hanım’ın ağzından çıkma bu Fransızca pusulada, Nigâr Hanım, “Aziz Üstad, benim gözümde takdirden aciz kaldığım bir kıymeti haiz olan küçük bir Altın Kitapı size göndermekle büyük cesaret göstermiş oluyorum” diyor. Ardından “Kaleminiziden çıkacak iki kelime bu kıymeti daha da artıracaktır ve işte bu yüzden size zahmet vermeye cüret ettim” ifadesiyle asıl isteğini belirtiyor. Ahmed Midhat, “Onun tarafından da Livri D’orunuza bir sahife ilâve olunacağı hakkındaki ümidimiz ber kemaldir”” ifadesiyle Mösyö Frans üzerinde etkisi olduğunu sezdirmektedir. Ancak Fransızca’sı çok iyi olan Nigâr Hanım’a karşı takındığı bu “babacan” tavır, mektubu onun yazmasına âdeta müsaade etmeyişi, asıl, şâire üzerindeki etkisinden ne kadar emin olduğunu göstermektedir.

Ahmed Midhat, 9 Eylül 1324 (22 Eylül 19O8) tarihli bir başka mektubunda Nigâr Hanım’ı Korney’in Sid‘ini tercüme hususunda yönlendirmeye çalışmaktadır. “Seyyidem” hitaplı mektupta “Gördüm ki teşvikat-ı hayr-hahanem tesir etmiş” cümlesi Nigâr Hanım’ın bu işe niyet ettiğini sezdirmektedir. Üstelik Ahmed Midhat, Sid‘i daha evvel okumadığı anlaşılan Nigâr Hanım’a “Sid’in annote (açıklamalı) bir tab’ı olduğu hatırıma geldi. Bu gün onu buldurdum. Melek Hanım hemşireniz ile gönderdim. Bu kitabın notları içinde pek çok intikadat ve malûmat bulacaksınız. Sade Sid’den ibaret bir nüshayı okumaktan ziyade, müstefid olacaksınız” demekte, ayrıca tercümenin tarzı hakkında da fikir beyan etmektedir: “Malûm a, murad Korney‘i tercüme değildir. Trajedya usulünü görmektir. Canımız ister ise’Nigâr dahi Korney‘in Sid’ini şöyle yazmış’ deriz. Hâ! Bakınız. Hâlâ hatırımıza gelmiyor. Korney dahi Sid’i icad etmemiş, İspanyolca’dan almış” şeklinde bir tercüme anlayışı, daha doğrusu tercümenin tanımını zorlayan bir nevi telif anlayışı sergiliyor. Nigâr Hanım; mektubunu “Siz bir kere şunu okuyunuz da yine görüşür, konuşuruz” şeklinde bağlayan Ahmed Midhat tarafından kendisine gönderilen annote Sid‘i okumuş olabilir ama eserleri arasında bir Sid tercümesi bulunmadığına bakılırsa, bu projeyi pek de fazla benimsemişe benzemiyor.

Nev’i şahsına münhasır kişiliği ile Midhat Efendi, zaman zaman genç ve istikbal vaad ettiğine inandığı şâireyi öğütleriyle de mücehhez kılmaktadır. Söz gelimi bu mektubun sonunda tecrübeli bir muharrir olarak, Nigâr Hanım’ın hazırlayacağı eser hakkında, “Fakat tab u neşrine acelemiz yok. Sermayeyi yığalım da ne zaman ve ne surette ister isek basarız. Yalnız şimdiden kimseye kopya vermeyeceğiz. Basıveririr de sonra uğraşmak güç olur” demektedir.

3-Musıki:

Ahmed Midhat ve ailesi ile Nigâr Hanım’ı yaklaştıran hususlardan birisi de mûsıki merakıdır. Babası beste yapabilecek derecede müziğe vakıf ve düşkün olan, döneminde ciddi sayılabilecek bir piyano eğitimi almış bulunan Nigâr Hanım’ın müzikle epey iç içe bir dünyası vardır. Elimizdeki mektup örneklerinden birisi 14 temuz 132O (27 Temmuz 19O4) tarihli ve Mutianız Mediha” imzalıdır. Ahmed Midhat’in kızı ve Muallim Naci’nin eşi olan bu Hanım’ın mektubu, “Hanımefendimiz, emrettiğiniz notayı kemal-i mahzuziyetle takdim ediyorum” cümlesiyle başlamaktadır. Arkadan gelen cümleler şöyledir:

“Bu şarkı ailemize mahsus olarak bestelendiğinden notası henüz tab olunmamış demek oluyor. Merhum-ı muhteremin ’sâye-i diğer gözetmem mustazıll-ı yâr iken’ şarkısı dahi bestelenmiştir. Hem de acizleri tarafından bestelenmiştir. ’Meskenimdir bir meâli-perverin kâşânesi’ ve ’etmesin avdet melâl-i intizar’ şarkısı dahi bestelidir. Emreder iseniz onları dahi takdime hazır olduğumu bir hiss-i iftihar-ı kalbî ile beyan eylerim Efendim”.

Bu ifadelerden bestekâr olduğunu ve “Merhum-ı Muhterem” olarak adlandırdığı Muallim Naci’nin[11] “Sâye-i diğer gözetmem” şarkısını bestelediğini[12]öğrendiğimiz Mediha ile Nigâr Hanım arasında yoğun bir nota trafiğinin mevcudiyetine işaret ediyor. Keza, 1 Eylül 1321 (14 Eylül 19O5) tarihinde “İsimdaşınız Nigâr” imzasıyle ailenin en genç üyelerinden biri daha,

“Emretmiş olduğunuz şarkıları kalbim meserret ile memlû olduğu halde yazdım. Bu vesile ile zât-ı âlinize hatt-ı destimle gerek şu notaları ve gerek bir mini mini kâğıtcağız karalayıp takdim ettiğimi tatlı bir vazife addederek şimdiki halde şu kâğıtçıklarımı nazar-ı irfan-penahilerine takdim ile ihtiramât-ı faikamı arz ederim efendim”

demektedir. Belli ki, müzik merakında annesi Mediha Hanım’ın yolundan giden ve onu aşan Nigâr Hanım[13], benzeri pek çok defa yaşanmış olan bu müzik alış- verişlerinin bir örneğini daha veriyor.

Paris Muhbirinden Mülahazat-I Şedide

Ahmed Midhat Efendi’nin’nin Nigâr Hanım’a yazdığı mektuplardan birinde pek genişlemeden bitirilivermiş bir polemiğin izlerini yakalamak mümkündür. Ancak Ali Kemal’in, gençliğinde çok severek okuduğu Ahmed Midhat hakkında verdiği hükümle, “Her bahse karışan, her fikre taraftar çıkan, her telden çalan”[14] Ahmed Midhat Efendi, bu meseleye müdahaleden de imtina etmemiş ve edebiyatımız Ali Kemal ile Nigâr Hanım arasında cereyan edebilecek renkli bir polemiği izleme şansını kaybetmiştir. “Hususi” üst başlığını taşıyan söz konusu mektup, Midhat Efendi’nin kimi “kamarada” ve acele ile yazılmış, bazen okunaksız el yazılarının aksine belli ki bir hattat kaleminden çıkmıştır. “Ismetli Efendim Hazretleri” hitabıyla başlayan mektup 4 Kânunısani l311 (16 Ocak 1896) tarihini taşımakta. Yani Nigâr Hanım 1. ve 2. Efsus‘u[15] çıkarmış, edebi kimliği belki ondan daha ziyade sosyal kimliği ve yaşam tarzıyla bir hayli tanınmıştır.

Mektubunun ilk paragrafında Ahmed Midhat “hakk-ı fazılanelerinde bil-vazife yazmış olduğu” bir yazıya karşılık aldığı bir teşekkür tezkiresinden cesaret alarak bu arizanın takdimine cesaret bulduğundan bahsetmektedir. Mektubun ikinci paragrafında Ahmed Midhat “Bugünki Hanımlar Gazetesi’nde (Hanımlara Mahsus Gazete) “Paris Muhbirine cevaben münderic bulunan makale-i ulyalarını gördüm” demektedir. “Vâkıa pek haklı bir surette müdafaa göstermiş iseniz de ne çare ki muhlis-i bî-riyanız, bu müşahadeden müteessir oldum. Zaten İkdam’a o makaleyi derc eylemiş olduklarından dolayı gazetenin sahibi Cevdet Efendi’ye[16] müteessirâne beyan-ı mütalâa dahi etmiş idim”. Böylece biz Hanımlara Mahsus Gazete‘nin o günki nüshasında Nigâr Binti Osman adıyla çıkan başlıksız yazıyı okuyabiliriz[17]:

Nigâr Hanım -ki bir kaç sayı sonra Hanımlara Mahsus Gazete‘nin ser muharriri olacaktır[18]– “İkdam Ceride-i muteberesinin 5O6 numaralı nüshasında’Nisvan-ı İslama Dair’ olan mülâhaza her nasılsa bugüne kadar manzur-ı acizânem olamamış bulunduğundan” şeklinde bir giriş yaptıktan sonra, “lâzım gelen cevabı” verememiş olduğundan bahsediyor.

“Paris Muhbiri”, bilindiği gibi Ali Kemal’dir. Ali Kemal Paris’i ilk defa 1887’de, lisanını ilerletme arzusunun neticesinde görür. Çok uzun sürmeyen bu geziden sonra Paris’e l896’da tekrar gidecektir. Ama bu kez genç bir mülkiyeli değil, sürgün sıfatı taşıyan bir yetişkindir. Dört yıl süren Paris sürgünü Ali Kemal’in yüksek tahsilini tamamlamasının yanı sıra geçimini temin maksadıyla da olsa gazetecilik faaliyetlerine hız vermesine neden olmuştur. İşte dört yıl süre ile her hafta ve “Paris Muhbiri” adıyla İkdam‘da yayımlanan, kendisinin “Musahabe” adını verdiği mektuplar onun bu dönem faaliyetlerindendir. Paris Muhbiri’nin mektupları 8 Eylül 1311 (2O Eylül 1895)de yayımlanmaya başlar, dördüncü yıl sonunda hükümetin yasaklamasıyla son bulur. Döneminde epey ilgi çeken ve daha sonra kitap olarak da basılan[19] bu mektupların daha ilkinde Paris Muhbiri, siyasi değil edebi ve kültürel konulardan bahsedeceğini ilân ediyor ve “didaktik” bir gaye güdeceğini belirtiyordu[20].

Ali Kemal söz konusu yazısına Fatma Aliye Hanım’ın “geçen günki “İkdam’da neşr olunan “Nisvan-ı İslâm”[21] bendinin kendisini ne kadar memnun ettiğini belirtmekle başlar. Sebebi ise şudur: Bir ay evvel Danimarkalı, üniversite öğrencisi bir genç kız ile arkadaşlık kurmuştur. Edebiyat ve ahlâk tahsil eden bu genç kız Almanca, Fransızca ve İtalyanca bilmekte, üstelik felsefe kadar elişi ve ev işinde de mahir bulunmakta ve bu özellikleriyle Ali Kemal’in hayranlığını çekmektedir. Bu genç kızla Ali Kemal arasında Osmanlı ülkesinde kadınların durumu hakkında bir sohbet geçer. Kafes arkası, taaddüd-i zevcat, kadınların ikinci sınıf insan muamelesi görmesi gibi alışılmış ve yanlış anlaşılmaya müsait konularda süre giden konuşma boyunca Ali Kemal, muhatabını ikna etmeyi ve aydınlatmayı başarır. Genç kızın fikirlerinin değişmesi üzerinde etkili olduğunu fark edince, sözü Osmanlı ülkesinde yeni yetişen kadın ediplere getirir. Ve bir örnek göstermek amacıyla eline geçen bir Malûmat nüshasının Hanımlara mahsus kısmındaki şiirlere bakar. “Münevver diye bir manzume gördüm. Tercüme etmedim çünki gülünç olacaktı” diyen Ali Kemal, aynı sütunda Nigâr Hanım’ın bir şiiri ile karşılaşır ve “Nigâr Hanım’ın çeşm-i mestî filân diye diğer bir şiiri vardı. O daha garib idi” der[22]. Kadınlarımızın daha ciddi şeyler yazmasını istediğini belirttiği yazısında Ali Kemal, Nigâr Hanım’ın temsil ettiğini düşündüğü bir kadın tipi karşına Fatma Aliye Hanım’ın temsil ettiği bir kadın tipini yerleştirmiş gibi görünmektedir. Nigâr Hanım’ın “bir takım mülâhazat-ı şedide” olarak adlandırdığı bu tenkit bizi iki noktaya getirebilir. Birincisi, Ali Kemal’in –Münevver veya diğeri- şiir çevirmekten vaz geçmesi. “Çünki gülünç olacaktı”. Doğrudur, çünki hemen tüm eleştirmenlerin hem fikir olduğu nokta tercümesi yapılamayan tek edebi tür şiirdir ve bu durumda söz konusu edilmesi gereken şiir sanatının kendisidir. İkincisi de, uzun süre yurt dışında kalmış olan Ali Kemal’in, Nigâr Hanım’ın da -aynı yoğunlukta olmamakla beraber- Fatma Aliye ile aynı meseleler üzerinde ısrar eden yazılarının mevcudiyetini fark etmemiş olması[23].

Nigâr Hanım, Hanımlara Mahsus Gazete’de yayımladığı cevapta, Fatma Aliye ile mukayese edilmiş ve küçümsenmiş olduğu yazının bu boyutuyla ilgilenmeme olgunluğunu göstererek, evvelâ Malûmat’a kendisinin yazı göndermediğini açıklama ihtiyacını hissediyor[24]:

“Payitaht-ı Saltanatta bulunup da âlem-i tahrire bigâne olmayanlarca bu acizenin Malûmat’a hiç bir eser göndermediği malûm olduğu gibi Malûmat’ta görülen o bir kaç beyit dahi gazetemizde -Paris’te bulunanların anlayacağı surette söyleyelim-Hanımlara Mahsus Gazete’de ’Hicran-ı Ebedi’ sernamesiyle intişar eden eser-i hakirânemin mezkur Malûmat risalesi tarafından intikad edilen bir kaç beytinden ibarettir”.

Ardından eserine kıymet biçenlerden olmadığını, tam tersine değersizliğini itiraf edenlerden olduğunu belirtiyor. Bununla beraber Nigâr Hanım “O Paris’ten namını ketmederek yazan zat-ı muhteremin”, hakkındaki “felâtun-pesendâne” hükümlerini kabulden imtina ediyor. Ve ilginç bir tesadüfle, yıllar sonra Türk edebiyatında tenkit sahasında sağlam bir çığır açacak olan Fuad Köprülü’nün kendisi hakkında verdiği hükme çok benzeyen bir hüküm sergiliyor: Evet, eseri değersizdir ama bir değeri vardır. O da samimiyeti. Bu yüzdendir ki o perişan eserin perişan bir fikirden, ancak doğru ve hakikat-perver bir kalpten geldiğini, onu mütalâa ederek kendi kalb-i hazininin akislerini hissetmeyecek erbab-ı vicdan tasavvur etmemektedir. Nitekim, Köprülü sözünü ettiğimiz yazıda Nigâr’ı kendinden evvel isim yapmış şâirelerden ayırarak şöyle demektedir:

“Tezkireleri dolduran binlerce isimler arasında sayısı nihayet beşi altıyı geçmeyen eski şâireler, Arapça ve Acemce ile karışık lisanı, Arap âlimlerinin belagat ve fesahat kaidelerini, Acem vezninin inceliklerini kuşkusuz Nigâr Hanım’dan çok daha iyi biliyorlardı. Lâkin onların hiç bilmedikleri başka bir şey vardı: Zavallılar devirlerinin yanlış telâkkilerine kurban olarak sanat ’samimilik’ demek olduğunu anlamamışlardı. Yüksek duvarlar, kalın kafesler arkasında ve ağır örtüler altında insanlığın bütün haklarından mahrum yaşayan bu şâireler yüreklerini çarptıran bu derin elemleri terennüm edecek yerde meyhaneden dönen harabat erenleri gibi eski bir rind, bir kalender edasıyla, mey ve mahbubdan, çâr-ebru civanlardan muğbeçeden bahsettiler. Ve işte bundan dolayı ki eserleri o harabat alemlerinin samimi bir surette terennüm eden şâirlerin nağmeleri yanında sönük kaldı, unutuldu”[25].

Nigâr Hanım yazısının devamında kitap halinde yayımlanmış eserleri hakkında “tarik-i safiyyetten inhirafını” ima eder, samimiyetsizlikle suçlar hiç bir eleştiri almadığını belirterek, savunmasını -belki farkında olmaksızın-epey kuvvetli bir temele oturtur. Her ne kadar sanat için samimiyetin gerekliliği tartışılabilir bir konuysa da, mazereti samimiyetidir. Celâl Sahir’in kendisine hitaben yazdığı bir mektupta sarf ettiği cümle ile, “Saiki kalb olan her hareket samimidir, samimiyet ise her zaman mazurdur” görüşünü benimsemişe benzemektedir[26].

Şiiri hakkında son derece mütevazi bir savunma sergileyen Nigâr Hanım, söz konusu şöhreti olduğu zaman aynı tevazuu göstermez. Kendisini Danimarkalı madmazele tanıtmak hususunda “o imzasız zat-ı muhteremin” çok geç kaldığını, zira on seneye yakındır “İtalyan, Alman, Avusturya, Macaristan ve hatta Amerikan gazetelerinde” hem tercüme-i hal ve hem de eserlerinin yayımlandığını ifade ederek, yazısını, “o zat-ı muhterem Malûmat‘ın yayımladığı bir kaç beyit üzerine nasıl söz söyler?Ama hem eseri hem sahibini tanıyarak bütün bunları yazıyorsa ona da ne denir ” şeklinde bitirir.

Nigâr Hanım’ın yazısı burada bitiyor. Mektubuna döndüğümüz zaman, Ahmed Midhat Efendi gibi döneminin yenilik yanlısı olarak tanınan, kadın ve hakları konusunda epey uyanık bir yazarın dahi, taraflardan biri kadın olunca ufak bir polemik başlangıcında nasıl tedirgin olduğu epey dikkate değer bir noktadır. Bu hadiseler cereyan ederken tarih l896’dır. Bir süre sonra, Meşrutiyet dönemi Türk aydınının üzerinde anlaşabildiği en geniş tabanlı fikir akımının feminizm olduğu düşünülürse, bu ortama takaddüm eden yıllarda Ahmed Midhat’in tavrını -her ne kadar kendisi biraz sonra alıntılayacağımız cümlelerle bir açıklama getiriyorsa da- anlamlandırmak çok kolay değildir. Görülüyor ki “hace-i evvel” matbuat aleminde de kadına her türlü taarruz ve tenkide karşı müstahkem bir mevkî, fildişi bir kule, kısacası yapay bir basın cenneti vaad etmektedir. Her şeyden önce, taarruz ve müdafaa mecburiyeti kadına göre değildir: “Vâkıa pek haklı suretle müdafaa göstermiş iseniz de ne çare ki muhlis-i bî-riyanız, bu müşahadeden müteessir oldum”. Üstelik, kadının eserinin eleştirilmesi bile pek doğru bir davranış değildir: “Zaten İkdam’a o makaleyi derceylemiş olduklarından dolayı gazete sahibi Cevdet Efendi’ye müteessirâne beyan-ı mütalaa eylemiş idim”. Kadın yazar kaçınılmaz bir biçimde eserini ve kendisini müdafaa mecburiyetinde kaldığı anda ise bunu uygun bir erkeğin yapması daha makul görünmektedir:

“Taraf-ı fazılânelerinden müdafaaya meydan bırakmaksızın kendim bir müdafaa yazmayı düşünmüş idiysem de böyle şeylerin meskûtün-anh bırakılmalarını daha ziyade muvafık-ı hal ve maslahat görerek o tasavvurumu dahi icra etmemiş idim. Fakat müdafaa-i ismetânelerini görünce daha evvel bu vazifenin bir erkek kalemiyle ifa olunmayarak bir kadının meydan-ı müdafaaya atılmaya mecbur edilmiş olmasından dolayı pek müteessir oldum”.

Çünki Ahmed Midhat’e göre, asıl, kadını müdafaa mecburiyetinde kalan erkek utanmalıdır:

“Zat-ı zarafet-simât-ı ismetânelerine tarif ihtiyacından vareste olduğu üzre nev-i cemil-i nisvanı müdafaa ihtiyacında bırakmak o nev’in refik-ı tabiîsi, muîn-i medenisi ve insanisi olan nev-i rical için bir zül olmakla beraber kadın için dahi bir şan diye telâkkî olunamaz”.

Ahmed Midhat bu tavrını, polemiğin bizim memleketimizde erkekler arasında dahi istenen seviyeye gelmemiş olduğu şeklinde izaha çalışmakta ve Ekrem etrafındaki münakaşaları hatırlatmaktadır:

“Hele bizim memleketimizde nev’-i ricalin terbiyeleri henüz arzu olunan mertebeye vasıl olmamış bulunduğundan iş ’el-kelâmü yücbirü’l-kelâm’ (söz sözü zorlar) vadisine sapacak olur ise daha ne kadar mûcib-i teessür-ahvale yol açılacağı ez-cümle Ekrem Beyefendi hazretleri hakkında irtikâb olunan taarruzât-ı bî-edebâne ve nankörâne ile dahi istidlâl olunabilir”.

Nigâr Hanım’ın bu gönüllü hamiyi, dahası bu klâsik Osmanlı erkeği tavrını nasıl karşıladığını bilemiyoruz. Ancak, Ahmed Midhat’in, mektubunun sonuna doğru, şöyle demektedir:

“Vakıa Cevdet Efendi’ye sûret-i kat’iyede tenbih edileceğinden Paris Muhbiri tarafından müdafaa-i ulyalarına şayet mukabele edilecek olursa gazeteye derc edilmeyeceğinden emniyetim ber-kemâl ise de sülûkunuzla tezyin buyurmuş olduğunuz tarîk-ı neşriyatta otuz senelik tecrübesi olan ve zât-ı ulyaları gibi rüfekası uğrunda daima ihsas-ı hâlise ile mütehassis bulunan bir Ahmed Midhat’in tecrübesine itimat buyurulduğu surette bâdemâ müdafaaya lüzum görülecek olursa itimat ve emniyetinize mazhariyetle mübâhî olan bir erkeğe efkâr ve mütalaa-i müdafaa-kârîlerini bi’t-tebliğ o vasıta ile neşr ciheti tercih buyurulsa muktezâ-yı hâle daha ziyâde tevfîk-ı muamele edilmiş olur idi zannındayım. Bâkî hakk-ı ulyâ-yı ismet-penahilerindeki ta’zimat-ı fâika-ı meslekdâşîmin hüsn-i kabulünü rica ederim efendim hazretleri”.

Görülüyor ki, Ahmed Midhat bu tartışmanın büyümesine izin vermemeye oldukça kararlıdır. İkdam ve Hanımlara Mahsus Gazete‘nin müteakip sayılarında bu mes’eleyle ilgili başkaca bir iz dikkat çekmediğine bakılırsa bunu başarmış da görünmektedir. Ahmed Midhat neyi hangi niyetle düşünmüş ve kendi davranış tarzına karşı ne tür bir izah mekanizması kurmuş olursa olsun, gerçek şu ki bu tartışma uzayabilseydi, Türk edebiyatı; ilk kapsamlı kadın polemiği sayılabilecek, Fatma Aliye Hanım ile Mahmud Esad Efendi arasında ve Malûmat gazetesi etrafında cereyan eden “Taaddüd-i Zevcat ve Zeyl” meselesinden (1316) evvel edebi mahiyetli bir tartışmaya sahne olabilecekti [27].


[1]Nigâr binti Osman, “Matem-i Milliye Munzam bir Keder”, Şehbal, nr. 8O, 15 Şubat 1328, s. 124 vd.

[2]Hikmet Feridun Es, “Tanımadığımız Meşhurlar-Nigâr Hanım” (sekiz tefrika), Akşam, 3O Mayıs-1O Haziran 1945.

[3]Nigâr binti Osman, “Matem-i Milliye Munzam bir Keder”, Şehbal, nr. 8O, 15 Şubat 1328, s. 124.

[4]19. O1. 1994 günü yaptığımız telefon konuşmasında bu anektodları anlatma nezaketini gösteren Saniha Hanım, Ahmed Midhat ailesinden olup, Nigâr Hanım’ın oğlu Feridun Bey’in gelinidir. Kendisine teşekkür borçluyuz.

[5]Ahmed Midhat’in kızı Mediha ile Muallim Naci çiftinin kızı olan Fatma Nigâr Hanım, Ahmed Midhat’ten sonra uzun müddet Beykoz’daki ünlü Ahmed Midhat yalısında oturmuştur. Münevver Ayaşlı, Dersaadet, Bedir Yayınları, 1975, s. ll4, l9O.

Ayrıca bakınız: Dipnot 13.

[6] 4 Kânunısani l311, Ahmed Midhat

22 Mayıs 1318, Ahmed Midhat

14 Temmuz 132O, Mutianız Mediha

25 Ağustos 1321, Ahmed Midhat

1 Eylül 1321, isimdaşınız Nigâr

14 Mayıs 1323, Ahmed Midhat

9 Eylül 1324, Ahmed Midhat

1O Ağustos 1326, Ahmed Midhat

16 Ağustos 1326, Ziba Midhat

tarihsiz, Ahmed Midhat

Bu yazıda bir kısmını söz konusu edeceğimiz ve yukarda sıraladığımız mektupların tamamı Aşiyan müzesinde muhafaza edilmektedir.

[7]Bakınız: Nazan Bekiroğlu, “Unutulmuş bir Müsteşrik: Olga dö Lebedeva/Madam Gülnar”, Dergâh, nr. 46, Aralık l993.

[8]Ahmed Midhat’in kendisine göre model Türk kadınının portresini çizdiği dikkate değer bir eser Fatma Aliye Hanım için hazırladığı geniş incelemedir: Ahmed Midhat, Fatma Aliye Hanım -yahut -Bir Muharrire-i Osmaniyenin Neş’eti, Kırkanbar Matbaası, İstanbul 1311, 2OO s.

[9]Bu imajı Tanpınar Divan edebiyatındaki sevgili tipi için kullanmaktadır: XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İstanbul 1976, s. 6.

[10]Livri Dor (Livre d’or) Fransız kültüründen gelme bir tabir olup, Altın Kitap anlamını taşımakta ve tanıdıklar ve ünlülerin kendi elyazılarıyla oluşturulan anı albümü, imza albümü yerine kullanılmaktadır. Livre d’or teriminde düğümlenen söz konusu mektubun gerçek manasında çözümü ve Fransızca pusulanın tercümesi, Orhan Okay tarafından lûtfedilmiştir, teşekkür borçluyuz.

[11]Muallim Naci, ölümü 1893.

[12]Mektupta söz konusu edilen ve güftesi Muallim Naci’ye ait olan diğer iki şarkının bestekârları:

Etmesin avdet melâl-i intizar, Şevkı Bey ve ayrıca Tanburi cemil Bey.

Meskenimdir ol meâliperverin kâşânesi, Şeyh Hacı Ethem Efendi.

Ethem Ruhi Güngör, Türk Musıkisi Güfteler Ansiklopedisi, 2 C. Eren Yay. İstanbul 198O, s. 282, 542.

[13]Prof. Dr. Celâl Tarakçı Muallim Naci’nin kızı Fatma Nigâr Hanım hakkında şu bilgiyi vermektedir:

“Öksüz kalan Fatma Nigâr’ı dedesi Ahmed Midhat Efendi büyütür. Mûsıkiye kabiliyeti olan Nigâr Hanım için Midhat Efendi gereken ihtimamı gösterir. 3O kadar bestesi bulunan Fatma Nigâr Hanım aynı zamanda şiir de yazmıştır. Şiirlerinden üçü Lemi Atlı tarafından bestelenmiştir”. Dr. Ali Galip’le evlenen Fatma Nigâr Hanım, “26. 12. 1966 yılında vefat etmiştir”.

“Muallim Naci Efendi’nin Hayatı”, Yedi İklim, C. 6, nr. 46, Ocak 1994.

[14]Ali Kemal, Ömrüm, Haz. Zeki Kuneralp, İsis Yay., İstanbul 1985, s. 71.

[15]Efsus (I. kısım), nazimesi: Nigâr, Karabet ve Kasbar Matbaası, İstanbul, l3O4, 41 s.

Efsus (II. kısım), nazimesi: Nigâr binti Osman, Ahter Matbaası, İstanbul l3O6, 155 s.

[16]Cevdet Efendi, 1912’de Ali Kemal’in sürgünden dönüşüne kadar İkdam’ın sahibi ve baş yazarıdır.

[17]Hanımlara Mahsus Gazete, nr. 4O, 4 Kânunısani 1311/1 şaban 1313, s. 2.

[18]Hanımlara Mahsus Gazete’nin ser-muharrirleri :

“nr. 1-48, Makbule Leman

nr. 49-123, Nigâr Binti Osman

nr. 124-296 Fatma Şadiye

nr. 297-587, belirli bir isim yok. ”

Bakınız: Emel Aşa, 1928’e Kadar Türk Kadın Mecmuaları, İstanbul 1989, (yayımlanmamış yüksek Lisans tezi), s. 89.

[19]Ali Kemal, Paris Musahabeleri, 3 C. 1899. (Künye, Ali Kemal, Ömrüm’den naklen. )

[20]Daha fazla bilgi için bakınız: Ali Kemal, Ömrüm.

[21]Fatma Aliye, Nisvan-ı İslam, Tercüman-ı Hakikat Matbaası, İstanbul 13O9, 272 s.

[22]Ali Kemal Malûmat‘ta Nigâr Hanım’ın Hicran-ı Ebedi isimli şiirini görmüştür.

Hicran-ı Ebedi, Niran, Hanımlara mahsus Gazete Kitaphanesi 1. kitap, Alem Matbaası, İstanbul l312, s. 2O-24. Hanımlara Mahsus Gazete, nr. 16.

Bu şiirin söz konusu edilen mısraları şöyledir:

Yâd-ı mâzî eyledikçe bî-karar

Olmada çeşmân-ı mestî eşkbâr

[23]Nigâr Binti Osman hakkında şimdiye kadar bilimsel bir araştırma yapılmamış olması, onun Türk edebiyat ve kültür tarihinde tuttuğu yerin mahiyeti hakkında birbiriyle çelişir hükümler verilmesine neden olmaktadır. Bu tavrın tipik örneği Ben Anadolu oyununda çizilen, toplumdan kopuk, salt salon kadını boyutlu Nigâr Hanım tiplemesidir.

[24]Nigâr Hanım’ın Malûmat’ta çıkan ilk eseri: Cerihadar, Malûmat, C. 4, s. 689, 1313.

[25][25]Fuad Köprülü, Bugünki Edebiyat, İkbal Kütüphanesi, İstanbul 1924, s. 297-298.

[26]Bakınız: Nazan Bekiroğlu, “Aşk ve Kadın Şairi Celâl Sahir’in Mektupları”, Dergâh, nr. 48, Şubat 1994.

[27] Fatma Aliye ile Mahmud Esad arasındaki tartışma, İslâmiyetteki çok evlilik üzerinedir. Fatma Aliye bu meselede, “taaddüd-i zevcat”ın İslâmiyette çok da önemli olmadığını savunan Mahmud Esad Efendi’ye karşı, yazdığı mektupta, “şık” Avrupalıları bu şekilde konuyu hafifleterek ikna etmektense, mevcut olan durumun izahı gerekir tarzında bir mantıkla, izleyerek bir nevi “taaddüd-i zevcat” savunmasına girmiş görünmektedir.

Mahmud Esad’ın “Taaddüd-i Zevcat”ı ile Fatma Aliye tarafından verilen cevap birleştirilerek daha sonra basılmıştır:

Fatma Aliye-Mahmud Esad, Taaddüd-i Zevcat (ve) Zeyl, Tahir Bey matbaası, İstanbul 1318.

Künye Sosyo Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, TC Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, Ankara 1993, C. 3, s. 986’dan naklen).

Ayrıca bakınız: Emel Aşa, “Fatma Aliye Hanım’ın Romanlarında Aile ve Kadın”, a. g. e. C. 2, s. 65O-659.

Leave a comment

Your comment