“Rappello Toi” Çevresinde Ekrem ve Nigâr Hanım

“RAPPELLE TOİ” ÇEVRESİNDE EKREM ve NİGÂR HANIM:

“TAHATTUR ET”, “YAD ET”*

Kuşkusuz Nigâr Hanım günlüğünün en renkli simalarından biri Recaizade Mahmut Ekrem Beydir. Dönemin sosyal yapısı ve değer ölçüleri karşısında geliştirdiğini düşünebileceğimiz bir nevi savunma sistemiyle Nigâr Hanım, Ekrem’i de benzerleri gibi, uzun müddet günlüğünde bir majüskül “E” olarak kalmaya mahkum edecektir. Lâkin aynı sıralarda edebî kimlik olarak “Recaizade Mahmut Ekrem Bey”den açıkça söz edebilmektedir.

Ekrem’in adıyla açıkça karşılaşmamız için 8 Şubat 3O2 (2O Şubat 1887) gününü beklememiz gerekecektir. O tarihte henüz çok genç olan Nigâr Hanım İhsan Beyden ayrı olarak baba evinde yaşamaktadır ve üç çocuğundan sadece Münir vardır yanında. Günleri son derece monoton bir akış içinde geçer: Piyano dersi ve etütler, dikiş, okuma, yazma, misafir kabulü ve iade.

Böyle, diğerlerine çokça benzeyen bir günde “dikişle meşgul olduğum bir zamanda idi ki ihtiramıyle müftehir olduğum bir misafirimin teşrifini haber verdiler” cümlesinin ardından görüntüye giren bir majüskül “E” yanına yıllar sonra kurşun kalemle düşülen incecik bir “Ekrem Bey” notu, bu “E”lerin Ekrem Bey olduğunu gösterir bize ve günlükteki varlığını kolay takip edebilme şansını. Nigâr Hanım’ın bu varlık ilgisiyle kendisini zaman sonrası karşısında sorumlu hissettiğini fark etmemek mümkün değil. Öyle ki 23 TE 3O3 (4 Kasım 1887) tarihinde zikredilen “E” yanına düşülen farklı zaman farklı kalem notta sorumluluk alanlarını babasınınkilerle birleştirmekten alamaz kendisini: “Pederim, nezdine geldiğim zaman namusuna itimad ettiği zevatı aslı Avrupalı olmak hasebiyle bana ‘presenter’ ederdi. Burada yad ettiğim Recaizade Ekrem Beyefendidir”.

“Gâh şiir okuyarak, gâh yazı yazarak pek hoş zaman geçirdik”.

Ekrem Bey oldukça sık görünmektedir günlüğün ilerleyen sahifelerinde. Ne konuşurlar, nasıl vakit geçirirler ikisi de edebiyata, müziğe ve resme, dahası incelikli ve güzellikli her şeye tutkun olan bu iki şair, bunu izlemek hiç zor değil.

“Ekrem Beyefendinin” Nigâr Hanıma takılmaktan hoşlandığı anlaşılmakta: Günlüğünde bazı kelimeleri Fransızca imlasıyla kullanmaya düşkün olan Nigâr Hanım, “Kendisi zaten beni taquin’ etmeyi sever bir zat” olduğundan, demektedir, “mevadd-ı muhtelife hakkında birçok ‘discution’larımız geçti”/8 Şubat 3O2 (20 Şubat 1887). Yani şaka yollu tartışması bol bir sohbet.

Öğle saatlerinde gelen “E” ile (ezani saat) on bir buçuğa yani akşam üzerine kadar “bütün günü birlikte” geçirirler/1 Mart 3O3 (13 Mart 1887). Ve bu, defalarca tekrarlanır. Ekrem’le hoş vakit geçirir Nigâr Hanım: “Bir iki saat kadar gâh şiir okuyarak, gâh yazı yazarak ve gâh ise yekdiğerimize lâtifeler ederek pek hoş zaman geçirdik”. Öyle ki rahatsız olduğu halde hem yüzündeki sızıyı, hem sinirlerinin bozukluğunu unutur/9 Mart 3O3 (21 Mart 1887). Yataktan çıkamayacak kadar hasta olduğu günlerde Nigâr Hanıma, Ekrem Bey, yatağının yanında oturarak refakat eder/23 TE 3O3 (4 Kasım 1887). Nigâr Hanım sık sık “dünyada en ziyade muhazarasından hoşlandığım zevattan olduğu cihetle”, “Bu zat ile fikirlerimiz ne kadar uygundur”, “İhtiramıyle müftehir olduğum zat” veya benzeri ifadelerle, Ekrem’e ve sohbetine duyduğu sevgi ve hayranlığı dile getirir.

Ekrem Beyin de, albümüne 1891’de yazdığı şu dörtlüğe bakılırsa Nigâr Hanıma çok kıymet verdiği anlaşılmaktadır[1]:

Tecessüm etse nezaket seni ederdi irae

Tebessüm etse zarafet seni ederdi ifade

Teressüm etse letafet ederdi zatını teşhis

Ne söylesem seni tarif için olurdu ziyade

Kuşkusuz Ekrem’in Nigâr Hanım üzerindeki etki alanı, eserleriyle doğrudan bağlantılıdır. Ekrem’in, kendisinden on beş yaş küçük bu yetenekli genç Hanıma bir nevi edebi mürebbi olmaktan beşeri bir haz aldığı da düşünülebilir. Kendi eserleri kadar, Nigâr Hanım getirdiği eserleri okuyarak da Ekrem’in etki dairesine girmektedir. Günlükte, en çok okunan şairlerden birisidir. Ekrem’e ve eserlerine hayranlığı o denli büyüktür ki Nigâr Hanım onun eserlerini okumakla kalmayıp okutur da: “Geçenlerde ‘T’ye Zemzeme‘yi vaad etmiş bulunduğumdan bir nüsha Efsus ile beraber ciltletip bugün gönderdim”/3O KE 3O3 (11 Ocak 1888). (T yanına “Tevfik” notu düşülür daha sonra, ama Tevfik Fikret değildir bu. Çünkü Nigâr Hanım, Tevfik Fikret’in ölümü üzerine yazdığı bir yazıda[2], Fikret ile “en evvelki muarefe-i gıyabiyemiz beni incitmesiyle başlamıştı” diyerek, Fikret’in, bir yazısında kadın ediplerden bahsederken Nigâr Hanım’ı arka plana atmış olmasını hatırlatmaktadır. [3]Söz konusu yazı 1312/1897 tarihini taşıdığına göre, bu tarihlerde Fikret’le görüşüyor olması mümkün değildir).

“Çeşm-i mahmurun sebeptir nale vü efganıma”.

Ekrem’le Nigâr Hanım’ı birbirine yaklaştıran odak ilgi alanlarından birisi de müziktir. İbnülemin’in ifade ettiğine göre babası Recai efendi de hattatlığının yanı sıra musıkiye aşina, ney üfler, keman çalar bir zat olan[4] Ekrem’in, iyi piyano çaldığına çeşitli kaynaklar tanıklık etmekte: Ali Ekrem “musıki ve resimle ülfeti vardı”[5] demekte, Halit Ziya, ilk ziyaretinde kendisine resimlerini göstermenin yanı sıra piyano da çaldığından söz etmektedir. Halit Ziya’ya bakılırsa Ekrem, batı müziğini pek sevmekle beraber ilgilenmeye vakit bulamadığını, sadece bizim müziğimizle iktifa ettiğini söyleyerek hemen piyanonun önüne oturmuş, bir taksim yapmış ve hicaz makamında durarak o zaman pek gözde olan “çeşm-i mahmurun sebeptir nale vü efganıma” şarkısını çalmıştır. Mai ve Siyah yazarı, bu şarkının icrasını o kadar beğenir ki utanmasa ağlayacaktır. Halit Ziya’nın güvenilir olması gereken üslûbunu göz önüne alırsak, gölgede kalmış üstün bir piyano yeteneğinden söz etmek hiç yanlış olmaz:

“Recaizade Mahmut Ekrem’i piyano çalarken çok kez dinledim. Piyano kadar dört başı mamur ama doğu ezgileri için o oranda dik başlı olan bir enstrümanı onun kadar egemenlikle, bütün incelikleri kendi isteğine boyun eğdiren, başarı ile çalabilen başka bir kimseye rastlamadım”. [6]

Ekrem’in resimle uğraştığını da biliyoruz. Aşiyan müzesindeki Nigâr Hanım portrelerinden biri Ekrem’in fırçasından çıkma bir yağlı boya. Halit Ziya, evinde ilk kez ziyaret ettiği zaman kendisine yağlı boya resimlerini gösteren Ekrem için;

“İstinye yalısında resim yaparak, piyanosunda -başka kimsede duymadığım bir sanatla- ve engin bir incelik/duygusallıkla şarkılar çalarak vakit geçirir, ne zaman güzel şeyler görmek, doğanın görüntülerinden şiirlerine esinler derlemek isterse Kalender’de,

Göksu’da, Kanlıca koyunda sandal gezintisi yapar ve bu zamanlarda kesinlikle içine doğacaklara egemen olacak bir perinin büyüme etkisi altında bulunurdu” demektedir[7].

“Okurken pek güzelsiniz”.

Ekrem’le Nigâr Hanım arasında bazen oldukça romanesk sahneler de yaşanır. Söz gelimi bir gün evden bir şeye sinirlenerek çıkan Nigâr Hanım kırda bir ağaç gölgesinde üç saat kitap okur. Bu günlerde başladığı kitap, Georges Ohnet’nin Volonte‘sidir. Kitap kendisine çok sürükleyici gelmiş olmalı ki, “yolda dahi okuyarak eve avdet ederken” birisinin, yanına yaklaşarak “okurken pek güzelsiniz” dediğini duyar. Dönüp baktığında Ekrem Bey olduğunu görür/15 Ağustos 3O4 (27 Ağustos 1888).

Kuşkusuz Ekrem Beyin Nigâr Hanıma yakınlığı salt kitap okurken pek güzel olduğunu ifade etmekten veya edebî mürebbî olmaktan ibaret kalmayacak ve onu tecrübeleri oranında hayat karşısında da yönlendirmeye çalışacaktır. Buna ilişkin günlüğün 7 TE 13O4 (19 Ekim 1888) sahifesi ilginçtir. Ekrem Bey gelmiş ve Nigâr Hanım’ın şimdiki durumu ile (İhsan Beyden henüz boşanamamıştır fakat ayrı yaşamaktadırlar) geleceğine ilişkin konuşulmaktadır. Ekrem, Nigâr Hanım’ı ayrıldıktan sonra bir başkasıyla evlenmesi hususunda uyarır: “…İhsan’dan iftirak ile yed-i izdivacı bir diğerine vermekliğimi musırrane nasihat etti”. Nigâr Hanım bu nasihatin ardından gelen sohbetten öyle duygulanır ki ağlamaya başlar: “İşbu nasihatine beyan-ı teşekkür edip güzeran eden mübahasat dahi pek ziyade müteessir ettiğinden bilâ-ihtiyar gözlerimden yaş aktı”. Bir müddet de Ekrem’in acılarından söz edilir: “Bir hayli müddet dahi kendisine ait bazı şeylerin bahsi geçti”. Aralarındaki dostane sohbetin samimiyeti o kadar duygulandırır ki ikisini de, birbirlerini ağabey-kardeş ilan ederler. Ekrem Nigâr Hanım’ın saçlarını, Nigâr Hanım da onun elini öper: “Mabeynimizde cereyan eden safî dostane muamelât ve mübahasat bizi yekdiğerimizden o dereceye kadar memnun bıraktı ki kendisi ‘bu günden sonra seni bir kerimem gibi telâkki etmekliğime müsaade et’ demesi üzerine o kadar çocuk olmadığımı bildirdiğimde o halde uhuvveti kabul etmekliğimi tavsiye ederek alnımdan öpmek istediği sırada ben dahi saçlarımdan öpmesine rıza göstererek kendisinin mukabeleten elini öptüm”. Bu sohbet süresini Nigâr Hanım, hiçbir art niyete dayanmadığı için, hayatında tattığı “lezaizin en birincilerinden” addeder. “Zira hiç bir arriere pense‘ye mebnî olmayıp sırf bir muamele-i dostîden ibaretti”. Aralarındaki dostluğun kardeş ağabey noktasında karar kıldığı bu günden sonra Ekrem Bey, Nigâr Hanım için özellikle baba evine döndüğü birinci ayrılığı esnasında, hayatını en ziyade katlanılır kılan simalarından birisidir.

Öyle ki bir müddet sonra günlükteki “E” Ekrem Beyefendiye, sonraları o da doğrudan “Ekrem”e dönüşür.

“Zavallı Musset’ciğim”.

Ekrem’le Nigâr Hanım arasında, Musset’nin Rappelle Toi şiirinin tercümesi münasebetiyle, Abdülhak Şinasi’ye bakılırsa kırgınlık doğuran ama Nigâr Hanım’ın günlüğüne ve Ekrem’in bir mektubuna bakılırsa bu tür bir izlenim vermeyen bir macera yaşanmıştır.

Bu maceranın ayrıntılarına geçmeden önce Musset’nin Nigâr Hanım için ne denli önem taşıdığını gözden geçirmek yerinde olabilir. Çünkü onun için pek çok şey Musset etrafında döner. Kuşkusuz onu Musset’ye bunca yaklaştıran “aşk ve acı” etrafında biçimlenen yaşam felsefesidir. Nigâr Hanım, Musset’nin şu sözlerini tekrarlarken bir bakıma kendi gerçeğini de sergilemektedir: [8] “İnsan şakird, üstadı ise felâkettir. Iztırab çekmeyen bir şahıs kendi mahiyetini tayinden acizdir”. Musset hayranlığını, “Elhasıl şair ne demek ise işte Musset de odur” ifadesiyle en kestirme yoldan belirtir. [9] “Zaman olur ki beş sene müddetle hiç Musset’yi elime almam. Hatıramda … birkaç parça ancak kalabilir. Fakat tekrar mütalâa ettiğim vakit yeni yeni zevkler, ne ruhani lezzetler iktiba ederim”[10] diyen Nigâr Hanım günlüğünün ilk cildi gibi son cildinde de hâlâ Musset çevresinde dolaşmaktadır: Önce 3O3 Martının 1O. gününde (22 Mart 1887) görürüz onu Musset okurken: Confession d’un enfant du siecle (Bir Zamane Çocuğunun İtirafları). Bir iki gün içinde bitirdiği koca kitap onu heyecanlandırır: “Aman ya Rabbi ne güzel bir passage buldum”. Ömrünün, her manâda acılı ve artık günlüğünde miladî tarihleri kullanmaya başladığı son yılına girdiği zaman okuduklarından birisi yine Musset’ye ilişkindir. Cihan harbinin katlanılmaz kıldığı İstanbul acıları içinde yorgun ruhu ve bedeniyle Les amants de Venice “mütalâa” eder. Yani “Jorj San ile Muse’nin hikâye-i hakikisi”. Romantizminin hâlâ esiri Nigâr Hanım, “ne güzel yazılmış” der kitap için. Ve tabiî Musset için üzülmekten kendisini alamaz: “Fakat ne kadar elim”. Ardından çok samimi ve çok beşeri bir acıma: “Zavallı Museciğim”/15 Temmuz 1917.

Rappello Toi/Tahattur Et/Yad Et

Nigâr Hanım’ın zavallı Mussetciği için acı duyması, bir şair olarak çok fazla etki dairesine girmesi bir yana, bu tür bir alan oluşturduğu da muhakkatır.

Öyle ki Musset’den yaptığı bir çeviri, döneminde adeta bir çığır açar: “Rappello-Toi Tercümeleri”. Nigâr Hanım’ınkinden önce de edebiyatımızda Musset tercümelerinin var olduğunu belirten Fevziye Abdullah Tansel[11] aynı yazıda “Musset’nin memleketimizde tanınmasında Nigâr Hanım’ın Rappello-toi tercümesinin (Tahattur Et) mühim tesiri” olduğunu belirtmektedir. Söz konusu şiiri Musset 1842’de yazmıştır. Dilimize ilk çeviren ise Nigâr Hanımdır. Efsus 1‘de yer alan[12] şiirin altında “gece yarısı-6 KS 3O2” (18 Ocak 1887), yazılış tarihi olarak görünmektedir. Nigâr Hanım’ın günlüğünün ilk cildi 12 KS 3O2 (24 Ocak 1887) tarihini taşımakta. Yani Tahattur Et’in nasıl bir gecede hangi saatlerde çevrildiğini görme şansımız yok. Musset’den ikinci çevirisi olarak “Bir Çiçeğe namındaki neşideyi”[13] ise hasta yatağında yaptığını görmekteyiz /25 Şubat 3O3 (8 Mart 1888). Lâkin Nigâr Hanım Musset’nin Rappello Toi’sinden o kadar etkilenmiştir ki Münir’le gittiği bir mezarlıkta aynı şiiri ikinci kez yazar. Günlükten bunu yakalama imkânına sahibiz: “Münir’imi beraber alıp İstinye üzerindeki mebzul mezaristana gittim ve orada bulunduğum bir saat müddeti nazm-ı eş’âr ile geçirdim”/27 Temmmuz 3O4 (8 Ağustos 1888). [14] Sözü edilen şiir Beni Unutma adını taşımaktadır ve ilginç ki günlükte bir cümleyle yer alan bu yazı macerası Efsus II‘de daha etraflı verilmektedir:

“Bir gurub vakti idi ki ikametgâhım civarında ve mürtefi bir mevkıde bulunan metruk bir mezaristana gitmiştim. Yanımda yalnız büyük oğlum Münir bulunuyordu. Gönlüm, mevsimin letafeti, mevkıin manazara-i hüzn-alûdu ve piş-i nazarımda sakitane yapraklar ve ağaç dalları ile oynayan ciğerparemin evzâ-ı masumanesini temaşa ile tarif edemeyeceğim bir hiss-i garibin mağlûbu olmuştu. Bu hal ile kendim dahi ne yaptığımı bilemeyerek beraber getirdiğim Alfred de Musset’nin asarından bir kitabı açıp taklib-i sahaif etmeye başladım. Pek sevdiğim ve pek sevdiğim için tercüme edip de Efsus’ta neşrettiğim ‘Tahattur Et’ ismindeki neşide gözüme ilişti ve ondan istinsah ederek o mevkı-i hazinde atideki şiiri nazm ettim”[15].

“Yad et beni ol zaman da yad et”

Ekrem’in Rappello Toi çevirisi Tahattur Et’ten sonra, Beni Unutma’dan önce yayımlanır. Tanpınar’ın “Ekrem Beyin şekil itibarıyle en güzel addedebileceğimiz” şiiri olarak değerlendirdiği[16] ve Yad Et adını taşıyan eser “Alfred de Musset’den tercümedir” takdimi ile görünür Mizan sütunlarında. [17] Nigâr Hanım’ın Yad Et ile ilk karşılaşmasını günlükten izlemek mümkün: 2O Mart 3O3 (1 Nisan 1887) günü önce öğleye kadar “Şair-i meşhur Kemal Beyin asarından İntibah‘ı mütalâa” eder. Saat on bire kadar şiir yazmakla meşgul bulunduğu günün akşamında ise, kuzenine ısmarladığı Mizan gazetesinde basılı bulunan ve “Ekrem Beyin yeni bir eseri olan Yad Et manzumesini” hem de defalarca okur. Günlüğüne kaydettiğine bakılırsa “şiddetle yağmur” yağan o gece Nigâr Hanım geç vakitlere kadar şiir de yazmıştır. Yad Et’i “defaatle” okuması salt hayranlıktan mıdır, buna biraz kıskançlık duygusu karışmış mıdır, Nigâr Hanım’ın satırlarından çıkarmak mümkün değil. Fakat, Nigâr Hanım’ı yakından tanıyan, komşusu bulunan Abdülhak Şinasi bu hadisenin Nigâr Hanım ve Ekrem Bey arasında kırgınlık doğurduğunu öne sürmektedir:

“Nigâr Hanım güya kendisinin yazısından bir intihal yapılmış gibi adeta canı sıkılmış. Galiba bu iki mütercim biri nesren tercüme, diğeri nazmen ve mealen mülhem bir yazı yazmakla gûya hissî mukarenetlerine rağmen bir edebiyat rekabetine düşmüşler gibi biraz araları açılmış. Daha nice senelerden sonra Nigâr Hanım hâlâ bu eski hatıradan bahseder ve ‘tercüme etmiş olduğum bu şiir’ diye başlayan bir şeyler naklederdi”. [18]

Arkadan gelen günlerde Nigâr Hanım’ın yoğun bir biçimde Ekrem okuduğunu fark ediyoruz: Nağme-i Seher/24 Mart 3O3 (5 Nisan 1887), bir günde bitecektir bu. Ertesi gün Yadigâr-ı Şebab ve ikinci kez olmak üzere Süreksiz Sevinç. Aynı günün akşamı Atala‘ya başlar. Ekrem okumaktan vaz geçmemiş olmalı ki Nağme-i Seher‘i tekrar okumakla birlikte Zemzeme‘ye de bakar/6 Nisan. “Ekrem Beyin eşarını” mütalâa eder/22 Nisan. Bu tempo, Abdülhak Şinasi’nin sözünü ettiği bir “kırgınlık” ihtimalini azaltmakta, tam tersine bir “hayranlık” düşündürmektedir.

Ayrıca yıllar sonra, 1325 yılı 27 Ağustosunda (9 Eylül 19O9) Viyana’dan yazdığı bir mektupta[19], Ekrem’in Nigâr Hanıma bu konudaki hitap tonu da bu tür çağrışımlar hiç taşımamaktadır:

Ekrem, Viyana’da yaz sonu, İstanbul’u ve yaklaşmakta olan Eylülü özlemektedir: “Oh Eylül! İstanbul’un Eylülü kadar güzel, hazin ve lâtif bir şey daha bilmem”. Bu cümlenin ardından sekiz dize girer mektuba:

Vakta ki hulûl edip de Eylül

Müstağrak-ı hüzn olur tabiat

Vakta ki bir iğbirar-ı meçhul

Eyler dilini esir-i kasvet

Seyr et o sehaBeyi semada

Ettikçe hazin hazin tekattür

Bir rikkat ile hilâf-ı âde

Şayet ola yaşla gözlerin pür

Mektubunun devamında Ekrem “Alt tarafını tahattur edemedim” der. Alt tarafını tahattur edemediği, Musset’den mülhem yazdığı Yad Et isimli, dokuzar dizelik altı bentten ibaret şiirinin 5. bendidir ve bendin tamamlanması için bir dize daha gereklidir:

Yad et beni ol zaman da yad et

Mektubun bu şiirle ilgili son cümlesi ise Ekrem’in, Nigâr Hanımdan ve Tahattur Et şiirinden etkilenme boyutunu aydınlatır: “Bunu ne kadar zaman evvel bana ilham eden sizin bir tercümeniz olduğunu hatırlar mısınız?”

“Yekdiğerimize kalben muğber denebilecek bir halde ayrıldık”.

Nigâr Hanım’ın günlüğünde Ekrem’le aralarında geçen bir kırgınlığın izleri görünmekte. Yad Et’in neşri üzerinden yaklaşık dokuz ay geçmiştir ve bu kırgınlık Yad Et/Tahattur Et tercümeleri ile bağlantılı mıdır, pek muhtemel görünmüyor. Ancak söz konusu satırlar iki edibin kırgınlık esnasındaki tavırlarını yansıtmak bakımından ilgi çekici olabilir.

Esasen gün iyi başlamıştır ama konu öylesine ciddileşir ki neredeyse kırgın ayrılırlar: “….Mübahasatı ciddiyete dökerek yekdiğerimizin hoşuna gidecek bazı sözler söylediğimiz gibi canımızı sıkacak bir çok makalât dahi tefevvüh ettik. Esnâ-yı müfarekette ise yekdiğerimize kalben muğber denebilecek bir halde ayrıldık”/8 TS 3O3 (20 Kasım 1887). Bu kırgınlığın nedeni belli değil. Ama o akşam Nigâr Hanım’ın “karmakarışık olmak üzere” piyano çaldığına ve o geceyi de pek çok gecesi gibi uykusuz geçirdiğine bakılırsa epey sarsılmış olmalı. Üstelik “o günki vukuat” Nigâr Hanım’ı rahat bırakmaz ve sürekli zihnini işgal eder. “Hayatın bu gibi sadematına göğüs vermek için pek zaif” olduğunu ve bir kaç zamandır sağlığı yerinde bulunduğu halde bu sıkıntıların uzviyetine de sıçrayarak kolundan muztarip etmeye başladığını fark eder/1O TS 3O3 (22 Kasım 1887). Aynı gün defterine yazdıklarına bakılırsa Nigâr Hanım, Ekrem’den gördüğü davranışı bütün insanlığa şamil kılarak yorumlamak ve duygusal mizacının etkisiyle bir tür inziva felsefesi geliştirmek istemektedir: “Hiçbir şey, hiçbir kimse üzerinde âmâlimin concentrer olduğunu istemiyorum. İnsanlardan ve onlara taallük eden şeylerin cümlesinden uzak bulunmaya çalışıyorum”. Ama bu, insanın doğası gereği imkânsızdır: “Hayfa ki insaniyet beni yine takrîb ediyor. Nature galebe eyliyor. Bilâhare gördüğüm secondere‘ler ise benim için pek şedid oluyor… Tarafeynin hissiyat-ı kalbi bir noktaya geldiği tahmin edilen bir zamanda o, dest-i nermiyle göğsünüze bir hançer-i hakaret ika eder ki fart-ı hayretinizden siz dahi ne olduğunuzu bilemezsiniz”.

Bundan sonraki ilk karşılaşmalarının serin geçtiği anlaşılıyor. Ekrem’in eve gelişi bu kez Nigâr Hanım için değil, Osman paşa için olmuştur ve Nigâr Hanım “mümaileyhin” ödünç olarak kendisinde bulunan kitaplarını okuyup bitirmiş olduğu için iade etmiştir/13 TS 3O3 (25 Kasım 1887). Ertesi gün iki saatten uzun süren hararetli bir konuşma ise çok şeyi halleder: “Kendisi gayetle asabi mizaç olup ufak şeyden müteessir olduğu gibi ben de ondan geri kalmadığım cihetle beynimizde açılan muhavere iki saatten ziyade devam etti. Asaba biraz sükûnet geldiğinde ise bir parti bezik yaptık”/14 TS 3O3 (26 Kasım 1887).

Bezik bir yana, piyano çalıp “kemal-i germiyetle” sohbete başladıklarına bakılırsa aralarındaki gerginlik tamamen yumuşamış olmalı. Nigâr Hanım’ın o sıralardaki piyano hocası Mösyö Dölet’nin de nefis müziğiyle katıldığı gece Ekrem’in piyanosu, Nigâr Hanım’ın şarkılarıyla sona erer. Gece Nigâr Hanım odasını misafirine terk eder, kendisi annesinin yanında yatar. Fırtınadan sonra gelen sükût, ertesi sabah bütün pürüzler halledilmiş gibidir. Karşılıklı itiraflar ve keşifler:

“Birinci defa olmak üzere bazı confidence‘lerde bulundu ki o makalâtını dinlediğim esnada kendisini tanıdığımdan beri bugünki kadar sublime hiç bir halini görmemiş olduğumu kendi kendime tekrar etmekte idim. İnsan çok acaip bir mahlûk olduğu gibi tesadüf dahi gayetle garip bir şeydir. Geçen defa kendisinden ayrıldığımda pek ziyade kalbim kırılmış idi. Bu defa ise ‘enthhousiasme’ halinde müfareket eyledim. Nefsime zerre kadar tallükü olmayan o halisane vedialarını dinlerken o kadar kesb-i telezzüz ettim ki cidden tarifi mümkün değildir.

Muamelat-ı mütekabil olmak lazım geldiği cihetle ben dahi münasebet geldikçe evvelce dahi kendisine confier etmiş bulunduğum bazı ahval-i mesbukadan bahseyledim”/16 TS 3O3 (28 Kasım 1887).

Ekrem’le Nigâr Hanım’ı kuşatan dostluk sonuna kadar devam eder. Ekrem, 1914 yılında 67 yaşında hayata gözlerini yumduğunda Nigâr Hanım 52 yaşındadır. O da dört sene sonra ve I. cihan harbinin katlanılmaz kıldığı bir İstanbul’un acılarının dindiğini, o kadar arzu etmesine rağmen, göremeden usulca yumacaktır gözlerini hayata. Geriye Ekrem’in etkisini bir ölçüde mutlaka taşıyan eserleri kalır, yeni nesillerce çoktan unutulmuş bulunan.


* Bu makalenin hazırlanması esnasında bibliyografya temini hususunda; dönemin tercüme faaliyetleri üzerine çalışmakta olan Arş. Gör. Ali İhsan Kolcu’nun büyük yardımını gördük, teşekkürle.

[1]Nigâr binti Osman, Hayatımın Hikâyesi, (oğulları tarafından hazırlanmıştır), Ekin basımevi, İstanbul 1959, s. 106-107.

[2]Nigâr binti Osman, “Tevfik Fikret”, Düşünce, Tevfik Fikret Özel sayısı, (tarihsiz, numarasız).

[3] Söz konusu yazıda Fikret, kadın imzalarının artmakta olduğundan bahisle, kendi dikkatini en çok çekenin Makbule Leman olduğunu belirtir, ardından Efsus ve Niran‘ı -Bir Kız ki Tanırdım şairinin eserlerinden sonra- güzel bulduğunu ifade eder.

Tevfik Fikret, “Musahabe-i Edebiye: Şuradan Buradan”, Servet-i Fünun, nr. 3O9, 3O KS 1312/1O Şubat 1897, s. 359.

[4]İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, Dergâh yay. İst. 1988, s. 1393.

[5] Künye a. g. e. s. 276’dan naklen.

[6]Halit Ziya Uşaklıgil, Kırk Yıl, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1978, s. 375-376.

[7]a. g. e. , s. 597.

[8]“Musahabe 2: Hatıra”, Aks-i Seda, İst. 1316, s. 136-137.

[9]a. g. e. , s. 140.

[10]a. g. e. , s. 138-139.

[11]Fveziye Abdullah Tansel başarılı ilk Musset çevirisini Muallim Naci’nin 4 Şubat 1883’de yaptığını kaydetmektedir. “Türk Edebiyatında Musset’nin Şiirlerinin Tercüme ve Tesirleri”, Tercüme, nr. 59, ocak-Şubat-Mart 1955, s. 65.

[12] Efsus 1, İst. 1304, s. 37.

aynı şiir:

Maarifet, nr. 1, 5 Mart 1314/17 Mart 1898, s. 7-8 (Fransızca aslı ile birlikte).

Mecmua-i Lisan, nr. 24, 1 Nisan 1315/13 Nisan 1899, s. 179 (Fransızca aslı ile birlikte).

Müntehabat-ı Teracim-i Meşahir, İst. Şirket-i Mürettebiye Matbaası, 1307, s. 88-91.

[13]Mürüvvet, nr. 8, 6 Nisan 1304/18 Nisan 1888, s. 148-149.

[14]Esasen Servet-i Fünuna takaddüm eden bu yıllar, mezarlık ve ölü hassasiyetinin alabildiğine genişlediği; pitoresk ve santimantal boyutlar kazanmaya başladığı bir dönemdir ve bunun da öncülüğünü Ekrem’in yaptığını düşünmek mümkündür. Söz konusu hassasiyet Hamid’le kendisini bulan felsefi boyuttaki ölüm ve mezar temi ile karıştırılmamalıdır.

Bu da Bir Şi’r-i Muhzin-i Diğer isimli şiirinde Ekrem’in çizdiği mezarlık, kadın ve çocuk manzarası, Edebiyat-ı Cedide’yi de içine alacak bu hassasiyetin tipik bir tezahürüdür:

Ca-yi tenhada bir hakir mezar

Bir kadınla yanında bir masum

Kadın ağlar sabi güler oynar

Ağlayan zevcedir gülen mahdum

Nev-teehhüldü galiba merhum

Dağlar nevha-ger-i mağmum

Bu da bir şi’r-i muhzin-i diğer

Zemzeme III, İst. 13O1/1885, s. 55-6O.

[15]Efsus II, 1306, s. 42.

[16]Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İst. 1976, s. 486.

[17]Mizan, 7 Mart 1887, nr. 22, s. 189.

Pejmürde, Kostantiniye, 1311/1895, s. 14O-143.

[18]Abdülhak Şinasi Hisar, “Geçmiş zaman edipleri: Recaizade Ekrem”, Türk Yurdu, nr. 269, Haziran 1957.

[19]Aşiyan müzesinde muhafaza edilmektedir.

Leave a comment

Your comment