Haydi uyuma!

Nazan Bekiroğlu
“Haydi uyuma!”
Leyl, gece demek, Leyla ise kameri ayların son gecesi, çok karanlık gece. O gece ay görünmez, “her yer karanlık”tır. Lügatler bir de “leyle-i leyla”yı kaydetmişler gecenin makamında, çok uzun ve ıstıraplı gece. Mahiyetini astronomi tanımlarının dakikliğinden ziyade içinden geçip gidenin (geçip gidemeyenin demeli) kalbinin renginden alıyor.
Rengini kendinden çok setr ettiği kalbin renginden alan leyle-i leyla ıstırapla eş anlamlı. Bu gibi, yılın en uzun ve karanlık gecesi olan şeb-i yelda, ki muvakkit onu 22 Aralık olarak bilir, müneccimle muvakkitten sual edilecek bir bilgi olmaktan çıkar da aşık kalbinden istifham edilmesi gereken bir hale dönüşür:

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir

Mübtela-yı gam olandan sor kim geceler kaç saat

Laedri

Çünkü her şeyden daha fazla zamanın kendisini yitirdiği o yerde şeb-i yelda artık göreceli bir kavramdır. Muztarip aşıkın kalbinde sıradan bir geceyi, belki yılın en kısa gecesidir, leyle-i leyla hacmince uzatan acı, bahtiyar aşıkın kalbinde şeb-i yeldayı “yılın en kısa gecesi” kadar kısaltır. Çünkü geçip giden zaman değil aşıkın kalbidir. Ve su uyur düşmen uyur hasta-i hicran uyumaz, değil mi? Yahya Kemal’in tasavvuruyla, sözü Mecnun’un bitirip Leyla’nın devr aldığı şeb-i yeldada fecre kadar süren kıssa-ı aşk, ancak birkaç dakika hükmündedir, öyle değil mi?

Leyl Suresi geceye yeminle başlar. Ve eski kültürün göklerinde, “karardığı zaman ortalığı bürüyen gece”den daha az siyah değildir aşıkın bahtını saran leylanın gecesi. Baht-ı siyah, payına düştüğünden olacak, hakim vasfı aşıklığı olan divan şairi sabahın ilk ışıklarına kadar, bir mumun aydınlığında, gece ve sevgilinin saçı ile kaderi arasında kelime oyunları yapar durur.

Belli ki aşık bahtıyla gecenin ve gecenin öbür adı olan siyahın arası hiç açılmayacak. “Bir saçı leylaya vurgun” olduğu için Dertli’nin adı koca koca defterlere divane olarak kaydedilecek. Naili, sevgilinin minicik adımlarla teşrifini, cihan cihan bekleyiş elemine değer bulacak. Leyla ile bir mekteb-i aşk içre okuyan Mecnun, Leyla Mushaf’ı hatmettiği halde, Velleyli’de takılıp kalacak. Sevgilinin gamzesiyle hüsnünden korkulu haberler gece içinden gelecek. Yakınları, içi yansa da, “karanu” gecelerde hastaya su vermekten kaçınacaklar. Kimi aşıklar gece içinde figaan ile halkı uyutmayacak; ama yine de kara baht uyanmayacak.

Gece ve korku. Gece ve hasta. Gece ve ıstırap. Ah, siyah! Burada bir uyumayan var, şurada da ve orada. Onlar ki fecir vaktinin ilk iplikleri geceye döküldüğü anda bir kavak ağacının rüzgarına kulak verip yorgun bakışlarını gökyüzüne çevirirler ve birbirlerini tanırlar. Belli ki gecenin karanlığından gök yüzüne doğru döşenen kandil basamakları acıyla çıkılıyor. Acının olduğu yerde gaflet yoktu ve acı müdahildi. O kadar ki gecenin sırrına vakıf olanlar mutlu uyuyanlar değil mutsuz uyanıklar. Gecenin sırrı kapılarını ancak acı çeken kalplere açıyor. Bu yüzden geceler uykudan çok uyanıklık taşıyor.

Mevlana’nın, sahifelerini aşkların en İlahisine açtığı “Divan-ı Kebir’inde, sık sık “uykusuzluğa güzelleme”de bulunması beyhude değil:

Öyle ki, “Aşkı olana nereden uyku gelir”, “Sevme davasına girişip de geceyi uyku ile geçirenin davası yalandır”. Gayb güzelinin duvağı olan geceyi seyre dalan artık uyku istemez, uykudan kaçar. “Bütün güzellerin cilvelendiği zaman gecedir. Fakat uyuyan duyamaz bunu”. Halk uyur gider aşıklar bütün gece sevgiliyle söyleşir. Bir gececik uyumasa aşık, ölümsüzlük definesinin yüz göstermesi işten bile değildir.

Sevgili “uyku dağıtan” makamında, “Bu gece sana uyku yok”, öyle diyor. “Madem ki sevgili uyanık kalmamızı istiyor”, o halde pekala. Zaten onun, aldığının karşılığını vermediğini iddia etmek de doğru olmaz: “O Ay, geceleri uykumu çaldı götürdü; amma vuslat bağışladı, uyanık bir baht verdi bana”.

Öyleyse “haydi uyuma!”

Suyun sesi geliyor sense uykulardasın, haydi uyuma!

Kara taş üzerinde yürüyen kara karıncanın fark edilemediği bir karanlığın koynunda, uyuyanla uyumayan arasındaki farkta aşikar olan ne? Yitiren değil bulduran bir uykusuzluğun yakazasında neler var?

Her ne kadar alışıldık şair tavrı, gecenin itibarını kandillerin doğurduğu aydınlıkla tenasüb ederek yorumlasa da, gecenin kıymeti kendi karanlığında boğulmasındandır. Gece görünenin sonu, görünmeyenin başlangıcıdır çünkü. Bitiş ile başlangıç, yoklukla varlık, ölümle doğum, veda ile bismillah, hepsi gecede saklı. Yakub şafağa kadar boğuşur ve ancak şafakta kutsanır. Yıldızların aydınlığı gecenin karanlığındandır. İmranoğlu Musa nuru gündüz değil gece görür. Gel, sesini geceleyin kendisine doğru yürüdüğü ağaçtan alır. Ve değil mi ki Mi’rac herkes uykuda olduğu andadır.

Suyun sesi geliyor sense uykulardasın, haydi uyuma!

Leave a comment

Your comment