Ben cariyenize bir ev kerem edesiz

Nazan Bekiroğlu
“Ben cariyenize bir ev kerem edesiz”
Gündelik hayatın teferruatı içinde hayata yaklaşan, gündelik hayatın teferruatı dışında tarihe yaklaşan onlar da insandılar, bizim gibi.
Hüzne kapıldılar zaman zaman, aynen bizler gibi.

Korkuları da vardı kuşkusuz. Tebessümleri ve gülüşleri de. Fatih’e bakılırsa sarayda soytarı (sarayların vazgeçilmez figürlerinden biri) bulundurmaya filan gerek yoktu, bir Hıristiyan ya da siyahiyi getirip Türkçe konuşmasını dinlemek kadar insanı eğlendirebilecek bir şey olamazdı çünkü.

Bazen bir veciz söz biçiminde tezahür etti acıları ve öfkeleri. Yılmaz Öztuna’dan öğrendiğimize göre II. Mahmud, III. Selim’in şehid edildiği gün, sonraları bir darb-ı mesele dönüşecek olan şu sözü söylemişti: “Ya devlet başa ya kuzgun leşe”. Yine II. Mahmud, Rusya ile Hünkar İskelesi ittifakının imzalandığı gün de aynı derecede çarpıcı bir söz armağan etmişti dilimize: “Denize düşen yılana sarılır”.

Onların da canı zaman zaman bazı şarkıları ya da ilahileri diğerlerinden fazla dinlemek istedi. II. Mahmud örneğin, ilahicilerden “Şermsar etme Huda’ya ruz-i mahşerde beni” ilahisini okumalarını ferman eylemişti:

Ümitleri ve ümitsizlikleri vardı onların da. Bazen bizler gibi kederlendiler gözyaşlarını göstermeseler de. Bazen açık açık ağladılar. On üç yaşındayken, kendisinden otuz yedi yaş büyük İbrahim Paşa ile nikahlanan Fatma Sultan, kocasını ilk gördüğü gün kendisini tutamamış ve hıçkıra hıçkıra ağlamıştı.

Üstelik ağlayanlar hep kadınlar ya da çocuklar değildi. IV. Murad’ın kızı Kaya Sultan’la evli bulunan Melek Ahmed Paşa, karısını kaybettiği gün, gencecik sultanının tabutuna kapandı ve gözyaşları sakalları üzerinden kayarak ağladı. Arkadan gelen günlerde de ağladı. Karısını sevmişti. O kadar çok sevmişti ki teselli niyetiyle de olsa kendisine “Ağlama, ben sana başka sultan alırım”, diyen Köprülü Mehmed Paşa’ya, “İnşaallah o günleri göremezsin” diyecek kadar sevmişti.

Onlar da kendi koydukları kurallar dahi olsa, kuralların muztaribi oldular. Öyle olmasaydı o kuralları bir biçimde ihlal ya da islah etmeye kalkışır mıydılar hiç?

Padişahların saray dışında yerli bir otoritenin güçlenmesine izin vermemek için yerli kadınlarla evlenmesi adetten olmadığı halde Genç Osman, Şeyhülislam Es’ad Efendi’nin kızıyla evlendi. Bu ısrar, sonraları o kadar trajik sonunu hazırlayan nedenlerin arasında yer aldı. Bu kadar trajik bir sonla yazgılı olmasa da Abdülmecid de, Mısır valisi Mehmed Ali Paşa sarayından bir kızla evlendi. Kızı piyano çalarken görüp sevmişti (güzel çehreli o incecik padişah zaten çok ve sık severdi). İncecik bir siluete sahip Abdülmecid’in pehlivan kardeşi Abdülaziz de (silueti değilse de kalbi onun kadar inceydi) kardeşi gibi, Mehmed Ali Paşa ailesinden bir kızla evlenmeye kalkıştı. Diplomatik zekasıyla ünlü Sadrazam Fuad Paşa, istifasıyla, bu evliliğin vukuuna ancak mani olabilmişti. Kural ihlalleri, kural ihlallerini doğurdu sonra, yine şimdiki gibi ve her zamanki gibi. Padişahlardan dul kalan ya da boşanan kadınların başka erkeklerle evlenmeleri söz konusu olamayacağı halde Abdülmecid, kıskançlığına dayanamayarak boşadığı Bezmara’yı başkasıyla evlendirdi.

Onların da evliliklerinde formalitelere ya da daha girift ilişkilerin hesaplarına dayanan garabetler vardı. III. Ahmed’in kızı henüz beş yaşındayken, Silahdar Ali Paşa’ya nikahlandı. Paşa, çocukluğunu bildiği aşkını kalbinde şevkle büyüttüyse de Petervaradin’de iki kaşının ortasına yediği bir kurşunla muradına eremeden bu dünyadan göçüverdi.

Garip görünecek ama yoksulluk da çektiler. Bir padişah annesi olan Sineperver Kadın, oğlu IV. Mustafa’nın hal’inden sonra zamanın padişahına bir mektup yazdı. “Ben cariyenize bir ev kerem edesiz”, diyordu, “zira alacak kudretim yoktur”. Daha garip olansa, mal toplamaktan ve alışılmadık hediyeler vermekten hoşlanan III. Murad’ın, öldüğü zaman, yüklü bir miktarda borcunun çıkmış olmasıydı.

Bizler gibi emniyette olmak istediler. Julia Pardoe’nün İstanbul Mektupları’na bakılırsa, II. Mahmud, nazardan korktu. Bu korkusunda o kadar ileri gitmişti ki kadınların kendisine dikkatle ve hayranlıkla bakmalarını yasaklayan bir ferman çıkardı. Kadınların, yakışıklılığına güvendiği anlaşılan sultanın fermanına uymakta titiz davranıp davranmadıklarını kestirmek güç değil, çünkü fermana göre cezayı (ki o da küçük bir dayaktan ibaretti) kardeşleri ya da kocaları çekecekti.

Birer anne ya da baba olarak onlar da sorumluluklarının ağırlığını hissettiler ve evlatları için en doğru kararı almak istediler, zorlansalar da. Eğer Bayan Pardoe’nün muhayyilesinden süzülen bir öykü değilse Sultan Mahmud, kızına, aynı anda yedi talip birden çıkan işi zor bir baba olarak seçim yapmakta zorlandığında şöyle bir yola başvurdu: Cuma namazından sonra adayların isimlerini birer kağıda yazarak seccadesinin altına koydu. Namazdan sonra bunlardan birini çekti. Sait Paşa avuçlarının içindeydi.

Tarihle hayat arasında asılı birer ürperti olan onlarda da hayat cephesinde değişik bir şey yok hasılı. Onların da diken battığında parmakları acıdı. İyi ki acıdı.

Leave a comment

Your comment