Siyah Kelebekler

SİYAH KELEBEKLER

-evvel gidenler için-

Neden bu kadar çok ve çabuk gidiyorlar? Sahi bu kadar çok ve çabuk mu gidiyorlar, yoksa biz mi terk ediyoruz bunca gönüllü kendimizi dalgaların hüznüne?

Deniz büyüdükçe gemiler ne denli küçülüyor, limanlar ne denli anlamsızlaşıyor.

Neden yokluklarında bıraktıkları boşluk, varlıklarıyla doldurdukları yerden bunca geniş? Her defasında kendimizi de çoğaltarak ilave ettiğimizden mi?

Neden bazı kimselerin ölümü, ölümü güzelleştiriyor içimizde?

Onlarda yangın yok, bize tevekkülü öğretecek kadar güzelleşerek gidiyorlar.

Hamid haklı mı, bir sevilenin ölümü mü güzelleştiriyor ölümü bunca; bunca, dünyayı boşalttığı gibi.

Bazı kimselerin ölümü ılık bahar yağmurlarına denk geldiğinden mi munisleşmiş bir sevdaya benziyor? Ve ansızın hatırlıyoruz, o bahar ilk gördüğümüz kelebeğin siyah olduğunu.

Neden bazı kimseler ölünce, bir daha asla girmeyeceklerini bildiğimiz odalarına, eskisinden daha fazla siniyorlar? Neden hala “onlara” gidiyor oluyoruz? Neden arkada bıraktıkları bir yığın ayrıntının, kendilerinden daha uzun ömürlü oluşunun sırrını bir çırpıda çözüyoruz? Çini mavisi lambalarını, ceviz oymalı sehpalarını, bordo çizgili porselen çay fincanlarını ilk gördüğümüz günleri tekrar hatırlıyoruz. Teker teker hatırlıyoruz bütün gülücüklerini; bir zamanlar küçücük bir kızken bize armağan edilmiş. Bir küçücük kızken biz eski zaman kokulu serin bir taş mutfakta, tahta bir masanın basında sunulan bir dilim çilekli pasta örneğin, ya da fanusunda incecik bir balerinin döndüğü porselen bir saati tecessüsle seyretmenin öğretisi. Nasıl birdenbire ve bunca yıl üzerine anlamını kaybetmiş tüm limanların yerini tutuyor.

Ve bir çocuk gönlünü, verecek başka şeyi kalmayanların, bir gülücükle okşamasının anlamını birden çıkarıveriyoruz.

Onları güzele götürecek yüklerinin çokluğunu bildiğimizden mi hafifliyor yüreğimizde, çok ağır olması gereken ölümleri?

Ve nasıl olup da geriye bırakıyorlar, bir gün mutlaka, onların ölümlerinin bizde bıraktığı boşluğu onlarla konuşabilecek olma umudunu. Hani siz öldüğünüz gün, diye başlayan cümlelerle. Dahası, hani ben öldüğüm gün.

Ne denli ılık yağmurlarla uyanıyoruz kimi, zamanı ve mekanı geri saran düşlerimizden. Yeniden çocukmuşuz, yeniden bütün boşluklarımızı doldurmuşuz. Baharmışız yeniden. Hayat törpülememiş bizi, mazur ve masummuşuz. Yazdıklarımızın altına tarih atacak yüreklilikte çökmüşüz, gelecek yıl aynı günden umutluymuşuz.

Ne denli ılık yağmurlarla uyanıyoruz kimi, zamanı ve mekanı geri saran düşlerimizden. Ne denli içimiz sızlıyor da, oysa bir yangınmışız, anlamsızmışız, yokmuşuz.

Neden bazı kimselerin yokluğu, varlıklarında ummadığımız kadar büyük bir boşluk bırakıyor içimizde.

Cennet; hayatımızda sevdiklerimizin ölümü haberiyle başlayan süreçlerin geri alınması imkanı mı olacak bir başka zamanda ve mekanda, bir kez kaybetmiş olmanın bilincini yitirmemekle birlikte?

Mor Mürekkep, İyiadam Yayıncılık, Aralık 1999, İstanbul, s.214 , 215

Leave a comment

Your comment