Mor Üzerine II

MOR ÜZERİNE- II

Erken baharda, bahçeler önce mordur. Kapı üzerinde mor salkımlar, leylaklar, toprağa bir nefes düşümü mesafede mor menekşeler. Sümbüller, çuha çiçekleri, yıldızlar. Üşüten parklarda vapur dumanları. Ser-efraz zambaklar. Evvel mor geçer bahçelerden, kırmızının saltanatı ahiren gelir.

Kırmızının saltanatı ahiren gelir, çünkü gülün moru yoktur. Gül ile mor arasında kurabilecek yegane irtibat onları birbirine bağlayan bir kurdeleden ibaret. Lalenin ya? Var, dağ lalesinin moru var. Cezayir menekşesi de var.

Sümbül, leylak, salkım, hepsi de toprağa bakıyor. Hele kır menekşesi. Bu boynu büküklüğün anlamı ne peki? Mor çiçekler daha mı utangaç? Ozan,

Kadrin bilmeyenler almış eline

Onun için eğri biter menevşe diyor, öyle mi?

Menekşe. Ege kıyısında bir kente ve kaleye Osmanlı’nın verdiği isim. Hoş! Ama neden? Karlofça’dan bu yana “kadrin bilmeyenler” eline “düştüğünden” mi?

Ya da sümbül, hep yas içre, ondan mı boynu eğri? “Kanuni Mersiyesi”nde cihan padişahı için ağlayanlar arasında dağ, yas’a saçlarının sümbüllüğüyle yakışmıyor mu?:

Sümbüllerini matem edüp çözsün ağlasun

Damane döksün eşk-i firavanı kühsar.

Ya hangi romanlar, hangi roman kahramanları, hangi senfoniler, hangi isimler mor? Ve dahi hangi yazarlar? Tanpınar mor mudur örneğin? Hiç olmazsa, saatleri ayarlamadığı zamanlarda. Hiç olmazsa eflatunî saatlerin zamansızlığında, ne içinde zamanın, ne de büsbütün dışında, Tanpınar acaba biraz da mor mudur?

Acaba mor biraz da Servet-i Fünun mudur? Bihter, bileklerinin içini menekşe kokulu bir parfümle ovduğu, mendiline o kokuyu düşürdüğü zamandan bu yana mordur. Madem ki Servet-i Fünun edebiyatı Bihter’dedir biraz, öyleyse Servet-i Fünun romanı biraz da bu menekşe kokusudur. Dahası, kristal bir şişenin cazibesine tutulmuş sümbül, leylak, hanımeli, akasya; bütün vahşiliğine rağmen kekik, lavanta. Hepsi bir Edebiyat-ı Cedide güzelinin aynasının derinliğinde bestelenmiş mor bir uykusuzluktur.

Kiti beyaz giymesini istediği halde, hayatını değiştirecek baloya siyah bir tuvaletle gelen Anna mor bir kaderdir bana kalırsa. Hem de en açık tonundan en koyu tonuna kadar, trajedisi bu. Hayat ve ölüm aynı anda, masum ve kışkırtıcı. Selim İleri’nin, eflatun kuzgunkılıçları götürdüğü Türkan Şoray, Atilla Dorsay’a göre Sümbül Sokağın Tutsak Kadını, o da mor bir şarkıdır bence. Ve yine Selim İleri’nin bir buket mor zambakla ziyaret ettiği, kameriyelerinden baygın leylak kokuları yayılan Kerime Nadir de öyle. Peki Raskolnikov’un iç dünyası? Petersburg geceleri beyaz da olsa Raskolnikov’un içi mor değil mi? Ya Dosto.’nun ta kendisi? Ya Bach? Ortaçağ iskolastiğine mor yakışmıyor mu, hem de işte morun o en koyu, en kasvetli, en gotik tonu. Strauss’da Tuna’nın maviliğine mukabil polonezler bestekarı Chopin’de notalar mordan başka ne renk olabilir ki? Gazabın üzümleri de mor, simgesel bağ bozumu.

Ne kadar çok mor öyküsü!

Mor üzerine bir yazı yazmaya kalkarsınız.

Kapınız çalınır birden, bir öğrenciniz. Elinde bir demet sümbül, bahar kadar güzeldir. Söylemiştim, hiçbir şey tesadüfi değildir.

“Mor Mürekkep” ya?

Mürekkep neredeyse tarihe karışıyor. Kağıda düştükten biraz sonra rengini mora teslim eden sabit kalemler de öyle. Hele mor mürekkep. Aramaya kalkışsanız kırtasiyeci yüzünüze bir garip bakacak. Yine de ben işte, bütün bunları yazdım. Yazdıklarımın bir kısmını kalemime mor mürekkebi çekmeden evvel ben de bilmiyordum, yazarken öğrendim. Bir kısmını ise biliyordum. Keder gözyaşlarının mor olduğunu biliyordum örneğin. Gözyaşları mor olan teyzeler de vardı hayatımda. îkiye katlanmış kağıtlar arasında bir damla mor mürekkebin bıraktığı lekelerle oyalanan bir çocuktum. Buyurun işte burası benim içim. Bunlar ters ayaklı cücelerim. Şu köşede gece kelebeklerim, şunlar da devlerim, perilerim ve cinlerim.

Morun mevzilendiği çehrelerde ölümü tanıdığım akşamlar oldu sonra, ölümün moru, önce dudağından ve tırnağından yakaladı hayatı. Sonraları mor bir çarşaf yığını arasından bir görünüp bir yok oluveren şairelere tutuluverdim öylesine işte, aniden, hiç sebep yokken. Mor çiçeklere döktüm içimi baharlar geldikçe ve baharlar geçtikçe.

Bir kısmını biliyordum anlayacağınız, büyük bir kısmını biliyordum.

Renk tercihleri üzerinde oyalanmayı seven modern psikoloji, “mor acılı ve hüzünlü bir kalbin rengidir” diyedursun, acılı ve hüzünlü bir kalbin rengidir mor.

Kalemime mor mürekkebi doldurduğumda işte bunu en iyi biliyordum.

Mor Mürekkep, İyiadam Yayıncılık, Aralık 1999, İstanbul, s.121 – 123

Leave a comment

Your comment