Haydi uyuma!

Nazan Bekiroğlu
“Haydi uyuma!”
Leyl, gece demek, Leyla ise kameri ayların son gecesi, çok karanlık gece. O gece ay görünmez, “her yer karanlık”tır. Lügatler bir de “leyle-i leyla”yı kaydetmişler gecenin makamında, çok uzun ve ıstıraplı gece. Mahiyetini astronomi tanımlarının dakikliğinden ziyade içinden geçip gidenin (geçip gidemeyenin demeli) kalbinin renginden alıyor.
Rengini kendinden çok setr ettiği kalbin renginden alan leyle-i leyla ıstırapla eş anlamlı. Bu gibi, yılın en uzun ve karanlık gecesi olan şeb-i yelda, ki muvakkit onu 22 Aralık olarak bilir, müneccimle muvakkitten sual edilecek bir bilgi olmaktan çıkar da aşık kalbinden istifham edilmesi gereken bir hale dönüşür:

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir

Mübtela-yı gam olandan sor kim geceler kaç saat

Laedri

Çünkü her şeyden daha fazla zamanın kendisini yitirdiği o yerde şeb-i yelda artık göreceli bir kavramdır. Muztarip aşıkın kalbinde sıradan bir geceyi, belki yılın en kısa gecesidir, leyle-i leyla hacmince uzatan acı, bahtiyar aşıkın kalbinde şeb-i yeldayı “yılın en kısa gecesi” kadar kısaltır. Çünkü geçip giden zaman değil aşıkın kalbidir. Ve su uyur düşmen uyur hasta-i hicran uyumaz, değil mi? Yahya Kemal’in tasavvuruyla, sözü Mecnun’un bitirip Leyla’nın devr aldığı şeb-i yeldada fecre kadar süren kıssa-ı aşk, ancak birkaç dakika hükmündedir, öyle değil mi?

Leyl Suresi geceye yeminle başlar. Ve eski kültürün göklerinde, “karardığı zaman ortalığı bürüyen gece”den daha az siyah değildir aşıkın bahtını saran leylanın gecesi. Baht-ı siyah, payına düştüğünden olacak, hakim vasfı aşıklığı olan divan şairi sabahın ilk ışıklarına kadar, bir mumun aydınlığında, gece ve sevgilinin saçı ile kaderi arasında kelime oyunları yapar durur.

Belli ki aşık bahtıyla gecenin ve gecenin öbür adı olan siyahın arası hiç açılmayacak. “Bir saçı leylaya vurgun” olduğu için Dertli’nin adı koca koca defterlere divane olarak kaydedilecek. Naili, sevgilinin minicik adımlarla teşrifini, cihan cihan bekleyiş elemine değer bulacak. Leyla ile bir mekteb-i aşk içre okuyan Mecnun, Leyla Mushaf’ı hatmettiği halde, Velleyli’de takılıp kalacak. Sevgilinin gamzesiyle hüsnünden korkulu haberler gece içinden gelecek. Yakınları, içi yansa da, “karanu” gecelerde hastaya su vermekten kaçınacaklar. Kimi aşıklar gece içinde figaan ile halkı uyutmayacak; ama yine de kara baht uyanmayacak.

Gece ve korku. Gece ve hasta. Gece ve ıstırap. Ah, siyah! Burada bir uyumayan var, şurada da ve orada. Onlar ki fecir vaktinin ilk iplikleri geceye döküldüğü anda bir kavak ağacının rüzgarına kulak verip yorgun bakışlarını gökyüzüne çevirirler ve birbirlerini tanırlar. Belli ki gecenin karanlığından gök yüzüne doğru döşenen kandil basamakları acıyla çıkılıyor. Acının olduğu yerde gaflet yoktu ve acı müdahildi. O kadar ki gecenin sırrına vakıf olanlar mutlu uyuyanlar değil mutsuz uyanıklar. Gecenin sırrı kapılarını ancak acı çeken kalplere açıyor. Bu yüzden geceler uykudan çok uyanıklık taşıyor.

Mevlana’nın, sahifelerini aşkların en İlahisine açtığı “Divan-ı Kebir’inde, sık sık “uykusuzluğa güzelleme”de bulunması beyhude değil:

Öyle ki, “Aşkı olana nereden uyku gelir”, “Sevme davasına girişip de geceyi uyku ile geçirenin davası yalandır”. Gayb güzelinin duvağı olan geceyi seyre dalan artık uyku istemez, uykudan kaçar. “Bütün güzellerin cilvelendiği zaman gecedir. Fakat uyuyan duyamaz bunu”. Halk uyur gider aşıklar bütün gece sevgiliyle söyleşir. Bir gececik uyumasa aşık, ölümsüzlük definesinin yüz göstermesi işten bile değildir.

Sevgili “uyku dağıtan” makamında, “Bu gece sana uyku yok”, öyle diyor. “Madem ki sevgili uyanık kalmamızı istiyor”, o halde pekala. Zaten onun, aldığının karşılığını vermediğini iddia etmek de doğru olmaz: “O Ay, geceleri uykumu çaldı götürdü; amma vuslat bağışladı, uyanık bir baht verdi bana”.

Öyleyse “haydi uyuma!”

Suyun sesi geliyor sense uykulardasın, haydi uyuma!

Kara taş üzerinde yürüyen kara karıncanın fark edilemediği bir karanlığın koynunda, uyuyanla uyumayan arasındaki farkta aşikar olan ne? Yitiren değil bulduran bir uykusuzluğun yakazasında neler var?

Her ne kadar alışıldık şair tavrı, gecenin itibarını kandillerin doğurduğu aydınlıkla tenasüb ederek yorumlasa da, gecenin kıymeti kendi karanlığında boğulmasındandır. Gece görünenin sonu, görünmeyenin başlangıcıdır çünkü. Bitiş ile başlangıç, yoklukla varlık, ölümle doğum, veda ile bismillah, hepsi gecede saklı. Yakub şafağa kadar boğuşur ve ancak şafakta kutsanır. Yıldızların aydınlığı gecenin karanlığındandır. İmranoğlu Musa nuru gündüz değil gece görür. Gel, sesini geceleyin kendisine doğru yürüdüğü ağaçtan alır. Ve değil mi ki Mi’rac herkes uykuda olduğu andadır.

Suyun sesi geliyor sense uykulardasın, haydi uyuma!

Ben cariyenize bir ev kerem edesiz

Nazan Bekiroğlu
“Ben cariyenize bir ev kerem edesiz”
Gündelik hayatın teferruatı içinde hayata yaklaşan, gündelik hayatın teferruatı dışında tarihe yaklaşan onlar da insandılar, bizim gibi.
Hüzne kapıldılar zaman zaman, aynen bizler gibi.

Korkuları da vardı kuşkusuz. Tebessümleri ve gülüşleri de. Fatih’e bakılırsa sarayda soytarı (sarayların vazgeçilmez figürlerinden biri) bulundurmaya filan gerek yoktu, bir Hıristiyan ya da siyahiyi getirip Türkçe konuşmasını dinlemek kadar insanı eğlendirebilecek bir şey olamazdı çünkü.

Bazen bir veciz söz biçiminde tezahür etti acıları ve öfkeleri. Yılmaz Öztuna’dan öğrendiğimize göre II. Mahmud, III. Selim’in şehid edildiği gün, sonraları bir darb-ı mesele dönüşecek olan şu sözü söylemişti: “Ya devlet başa ya kuzgun leşe”. Yine II. Mahmud, Rusya ile Hünkar İskelesi ittifakının imzalandığı gün de aynı derecede çarpıcı bir söz armağan etmişti dilimize: “Denize düşen yılana sarılır”.

Onların da canı zaman zaman bazı şarkıları ya da ilahileri diğerlerinden fazla dinlemek istedi. II. Mahmud örneğin, ilahicilerden “Şermsar etme Huda’ya ruz-i mahşerde beni” ilahisini okumalarını ferman eylemişti:

Ümitleri ve ümitsizlikleri vardı onların da. Bazen bizler gibi kederlendiler gözyaşlarını göstermeseler de. Bazen açık açık ağladılar. On üç yaşındayken, kendisinden otuz yedi yaş büyük İbrahim Paşa ile nikahlanan Fatma Sultan, kocasını ilk gördüğü gün kendisini tutamamış ve hıçkıra hıçkıra ağlamıştı.

Üstelik ağlayanlar hep kadınlar ya da çocuklar değildi. IV. Murad’ın kızı Kaya Sultan’la evli bulunan Melek Ahmed Paşa, karısını kaybettiği gün, gencecik sultanının tabutuna kapandı ve gözyaşları sakalları üzerinden kayarak ağladı. Arkadan gelen günlerde de ağladı. Karısını sevmişti. O kadar çok sevmişti ki teselli niyetiyle de olsa kendisine “Ağlama, ben sana başka sultan alırım”, diyen Köprülü Mehmed Paşa’ya, “İnşaallah o günleri göremezsin” diyecek kadar sevmişti.

Onlar da kendi koydukları kurallar dahi olsa, kuralların muztaribi oldular. Öyle olmasaydı o kuralları bir biçimde ihlal ya da islah etmeye kalkışır mıydılar hiç?

Padişahların saray dışında yerli bir otoritenin güçlenmesine izin vermemek için yerli kadınlarla evlenmesi adetten olmadığı halde Genç Osman, Şeyhülislam Es’ad Efendi’nin kızıyla evlendi. Bu ısrar, sonraları o kadar trajik sonunu hazırlayan nedenlerin arasında yer aldı. Bu kadar trajik bir sonla yazgılı olmasa da Abdülmecid de, Mısır valisi Mehmed Ali Paşa sarayından bir kızla evlendi. Kızı piyano çalarken görüp sevmişti (güzel çehreli o incecik padişah zaten çok ve sık severdi). İncecik bir siluete sahip Abdülmecid’in pehlivan kardeşi Abdülaziz de (silueti değilse de kalbi onun kadar inceydi) kardeşi gibi, Mehmed Ali Paşa ailesinden bir kızla evlenmeye kalkıştı. Diplomatik zekasıyla ünlü Sadrazam Fuad Paşa, istifasıyla, bu evliliğin vukuuna ancak mani olabilmişti. Kural ihlalleri, kural ihlallerini doğurdu sonra, yine şimdiki gibi ve her zamanki gibi. Padişahlardan dul kalan ya da boşanan kadınların başka erkeklerle evlenmeleri söz konusu olamayacağı halde Abdülmecid, kıskançlığına dayanamayarak boşadığı Bezmara’yı başkasıyla evlendirdi.

Onların da evliliklerinde formalitelere ya da daha girift ilişkilerin hesaplarına dayanan garabetler vardı. III. Ahmed’in kızı henüz beş yaşındayken, Silahdar Ali Paşa’ya nikahlandı. Paşa, çocukluğunu bildiği aşkını kalbinde şevkle büyüttüyse de Petervaradin’de iki kaşının ortasına yediği bir kurşunla muradına eremeden bu dünyadan göçüverdi.

Garip görünecek ama yoksulluk da çektiler. Bir padişah annesi olan Sineperver Kadın, oğlu IV. Mustafa’nın hal’inden sonra zamanın padişahına bir mektup yazdı. “Ben cariyenize bir ev kerem edesiz”, diyordu, “zira alacak kudretim yoktur”. Daha garip olansa, mal toplamaktan ve alışılmadık hediyeler vermekten hoşlanan III. Murad’ın, öldüğü zaman, yüklü bir miktarda borcunun çıkmış olmasıydı.

Bizler gibi emniyette olmak istediler. Julia Pardoe’nün İstanbul Mektupları’na bakılırsa, II. Mahmud, nazardan korktu. Bu korkusunda o kadar ileri gitmişti ki kadınların kendisine dikkatle ve hayranlıkla bakmalarını yasaklayan bir ferman çıkardı. Kadınların, yakışıklılığına güvendiği anlaşılan sultanın fermanına uymakta titiz davranıp davranmadıklarını kestirmek güç değil, çünkü fermana göre cezayı (ki o da küçük bir dayaktan ibaretti) kardeşleri ya da kocaları çekecekti.

Birer anne ya da baba olarak onlar da sorumluluklarının ağırlığını hissettiler ve evlatları için en doğru kararı almak istediler, zorlansalar da. Eğer Bayan Pardoe’nün muhayyilesinden süzülen bir öykü değilse Sultan Mahmud, kızına, aynı anda yedi talip birden çıkan işi zor bir baba olarak seçim yapmakta zorlandığında şöyle bir yola başvurdu: Cuma namazından sonra adayların isimlerini birer kağıda yazarak seccadesinin altına koydu. Namazdan sonra bunlardan birini çekti. Sait Paşa avuçlarının içindeydi.

Tarihle hayat arasında asılı birer ürperti olan onlarda da hayat cephesinde değişik bir şey yok hasılı. Onların da diken battığında parmakları acıdı. İyi ki acıdı.

Bir kaftanını giymedim, bir hil’atını görmedim

Nazan Bekiroğlu
“Bir kaftanını giymedim, bir hil’atını görmedim”
İlk bakışta çok farklı, çok uzak, çok yüksek. Omuzlarında gösterişli; ama bir o kadar da ağır bir yük. Başlarında dikenli bir tac. Sırtlarında ateşten gömlek. Kendileri de ateştiler, yakınlıkları da ateşti, ayrılıkları da.
Haklarında çok şey yazıldı ve söylendi. Ama özel hayatları hep mahfuz kaldı. Şark’a mahsus bir terbiyenin disipliniyle, Harem kapılarından içeriye ağyar nazarı asla girmedi. Sarayın kalbi demek olan Harem hakkında bildiklerimizin çoğu iflah olmaz. Oryantalist muhayyilelerin buhurlu fantezileriyle ya da aklı başında birkaç ecnebi seyyah kadının tanıklığıyla sınırlı kaldı. Bir yanıyla hep eksik. Hep uzak. Hep yabancı.

İnsandılar. Osmanlı sultanları ve epey geniş aileleri. Bize benzemeyen yanları onları tarihin konusu yaparken, bize benzeyen yanlarıyla hayatın ve edebiyatın oldular.

Bu yazı, onları tarih yapan farklılıklar kadar, onları hayat yapan benzerlikler üzerinde de durmanın gereğine inanan bir yazıcı tarafından kaleme alınıyor, alışıldık kutlama anlayışları dışında kalma tehlikesi göze alınarak.

Yine de üzerinden bir sarsıntı geçerek gölgelenen 700. yılın anısına.

Bizler gibi anne, bizler gibi babaydı onlar da. Evlatlarına değen gül dikeninin kalplerinde açtığı yara bizim evlatlarımızın kalplerimizde açtığı yaradan daha az acıtıcı değildi. Söz gelimi, Kanuni, daha veliahdlığı sırasında doğmuş olan üç çocuğu arka arkaya ölünce öyle bir kedere düştü ki, vezirler, sultanı oyalayabilmek için Divan toplantılarını uzatır oldular.

Hüzünleri vardı. Hüzünlerini taşıma tarzları da bizimkinden çok farklı değildi. II. Mahmud örneğin, çok sevdiği bir odalığının ölümü ve Kağıthane Sarayı yakınlarında bir yere gömülmesi üzerine iki yıl kadar bu civardan geçememişti.

Sirayet alanı daha geniş, etki dairesi daha derin olsa da bizler gibi sevdiler neticede. Neticede, ancak kalpleri kadar aşık, istidadları kadar sevdalıydılar. Bazıları aşklarında ifrat diyemesek de “sevda” makamındaydılar. Kanuni, kendisini sefer yolundan gerisin geri döndürüveren güzel bir büyücü Hurrem’e, III. Murad “Bafo” nam Safiye Sultan’a, Avcı Mehmed Gülnuş Sultan’a öyle çılgın birer sevdayla bağlandılar. III. Ahmed Emetullah Sultan’ı, III. Mustafa Rifat Kadın’ı, I. Abdülhamid Ruhşah’ını, “annesinin güzeli” Abdülmecid Serefraz’ı böyle muhabbetle sevdiler.

Ama onlarda da aşk bazen sultan fil an dinlemeden tüm saltanatların kuralları üzerinde kendi kurallarıyla seyretti ve bütün kuralları çiğneyiverdi.

Bu yüzden olacak bizler gibi kıskandılar sevdiklerini, bizler gibi kıskanıldılar. Bu kıskançlık bazen şiddetli bir hastalığın geçiştirilmesine sebebiyet verdi. Kanuni’nin kızı, Rüstem Paşa’nın karısı Mihrimah Sultan hastalandığı zaman, krep bir kumaşın altından hastasının nabzını yoklayan İspanyol doktor boğazını da görmek isteyince, kıskanç kocanın nazik öfkesine maruz kalmıştı: “Kalk gidelim”.

Kıskançlık krizleri bu kadar masum öykücüklerle sınırlı kalmadı her zaman. Bazıları daha ciddi neticiler verdi. Abdülmecid’in 4. İkbali, ismiyle müsemma Serefraz, baş kaldırıp da sarayını terk ettiğinde, babasının evine değil; ama bir başka saraya gittiğinde, mesele büyüdü.

Hatta bazen meseleler iki kalp arasında büyüyebileceğinden çok daha fazla büyüdü. Ve mesela II. Abdülhamid’in kıskanç cariyesi ah’ının ateşiyle gök katlarını değilse de, muztarib ruhunu incecik oyma işleriyle oyalamaya uğraşan padişahın marangozhanesini ateşe veriverdi. Zarar ziyan cariyenin kalbinde mi marangozhanede mi daha fazla, bunu tarihler yazmıyor.

Padişahın kalbini ise başka yerden sormalı, yirmi üç yaşlarındaki güzeller güzeli bir başka cariyeden. Fakat bu cariye daha da kıskançtı. Kalbinin padişahını başka kadınlarla paylaşmayı göze alamadığından, onun “kadın”ı olmayı reddetti. Beş yıl bekledi padişah. Sonunda cariyesini kırk beş yaşlarında bir zatla evlendirdi.

Bizler gibi kapris yaptılar hasılı, kimi kaybettiler kimi kazandılar.

İhanetleri de bizim ihanetlerimiz gibiydi. Yavuz’un kızı, Kanuni’nin kız kardeşi Hatice Sultan, isminin başında bir Makbul sıfatı taşıyan kocası İbrahim Paşa’nın Muhsine adlı bir kadınla yaşadığı maceraya tahammül etmek zorunda kaldı. Üstelik damatların cariye dahi olsa başka kadınlarla düşüp kalkması kat’iyyen yasaktı.

İhanet kadar sadakatten anladıkları şey de bizim anladığımız şeydi. Kanuni’nin, Hurrem meşru eşi olduktan sonra, yaygın bir kanaate göre iklimine hiçbir kadın girmemişti.

Ve tıpkı bizim gibi mutsuz oldular. Yavuz gibi bir padişahın kızı olmak Fatma Sultan’ı, kocasını babasına şikayet etmekten beri kılmadı. Sultandı; ama sultanlık mutsuzluğa mani değildi. Şöyle yazdı babasına: “Bir gün bir saat gülmedim, bir kaftanını giymedim, bir hil’atini görmedim”.

Onları bizden farklı kılan yanlarıyla sultandılar, padişahtılar, komutandılar, kahramandılar. O yanlarıyla çağ açıp çağ kapadılar, o yanlarıyla var ettiler, o yanlarıyla yok ettiler. Ama bizler gibi sevdiler, kıskandılar, acı çektiler, hüzünlendiler, güldüler.

Bizden biri değilse de bizim gibiydiler.

Güller ve Dikenler

GÜLLER VE DİKENLER

Bu yazı Anneler Günü’nde annelere en büyük haksızlığın, içlerinden birini yılın annesi filan seçerek yapılacağını düşünen biri tarafından kaleme alınmaktadır. Çünkü o, annelik duygusunun ölçülemeyeceğine inanmakta, bu yüzden aralannda söz konusu edilebilecek bir seçimi (dolayısıyla yarışı), simgesel anlamda da olsa, abes bulmaktadır. Yine o, anneleri bireyselliklerinden soyutlayarak tek ve mutlak bir bütün olarak görmekte, her anneyi bütün annelerden yapılma bir şey olarak değerlendirmektedir. Tıpkı annelerin her çocuğu bütün çocuklardan yapılma bir şey olarak gördüğü gibi.

Üstelik anneliğin yollarının güllük gülistanlık olmadığını da iyi bilmekte ve bu bilgisi her geçen gün biraz daha artmaktadır. Yine bütün anneler gibi. Ama yine de bu yazı bir yerinde böyle bir geçiş ifadesi ile (ama yine de), kaçınılmaz bir masala dönüşmektedir. Anneyle çocuğun masalına:

Hiç eskimez bu masal. Bir gece herkesler uykudayken bir tebessümüyle ilk ödülünü verir bebek anneye. “Bana gülümsedi. Bana gülümsedi.” Bu kadar kolay kanar anne. Ve bütün anneleri ortak olarak kuşatan duygu, bu gönüllü kendini veriştir: İlk dişi. İlk kelimesi. İlk çizgileri. İlk resmi. İlk okulu. İlk acısı. İlk acıtması. Sınırsızdır annelerin ülkesi. Öyle bedelsiz fethedilmekte, öyle kolay kendisini vermektedir ki. Üstelik bir kez yıkılınca, bir daha yapılmama riski hiç yoktur. Ve kuşkusuz bir kez yitirilip de bir daha bulununca kendisi olabilen tek şeydir anne yüreği. Dönen çocuk aynı değilse de bekleyen anne hep aynı kalmaktadır.

Çünkü şefkat her duygudan yukarıdadır.

Çünkü çektiği türlü suret acıların bahşişidir çocuk anneye, bağıştır. Bu türlü suret acıların sebebi o olsa da.

Ve, anne, yavrusunu hep kucağına ilk verildiği günkü bebek olarak hatırlamaktadır. Hayatı bu an ile ikiye ayrılmaktadır. Senden önce ve senden sonra.

Çünkü her doğum, ruhun ezelî ve ebedî hakikatle yüz yüze gelip gerisin geri dönmesidir. Açılan bir pencereden ötelere bakmaktır kısacık bir an. Göz kırpımı bir mesafeden. Ruhun bu dünyadaki bezm-i elestidir doğum her kadına.

Bu yüzden kadını üstün kılan tecrübe, biyolojik anlamda bir canlı üretmiş olmasından çok önce, daha yaşarken ezel ve ebedle yüz yüze gelmiş olmasından kaynaklanır. Bunu her kadın ifade edemese de hisseder.

Anneler anlar.

Kucağı bebek biçiminde yaratıldığı için midir, içinin her bebeğe böyle akması? Ve minicik bir bebeğin minicik bir kadını böyle güçlü kılması?

Başka türlü nasıl izah olunabilir ki küçücük bir kadının, bir yangının ortasına savunmasız yürümesine yetecek kuvveti aniden ve izahsız kendinde bulabilmesi?

Ağırlığının kat be kat fazlası yükün altına hesap yapmaksızın girebilmesi? Taşırsam taşırım, taşıyamazsam altında ezilmeye hazırım.

Emanetine iyi baksın diye şefkatle donatılan ona, bunca dayanma gücü göklerin ve yerlerin, alemlerin ve oluşun yaratıcısından vasıtasız gelmekte değil midir? Seninle benim sebebim aynı. Bu yüzden anneler çocuğunun çizdiği ilk resimlerde en fazla, sol tarafa yerleştirilmiş (görünmeyebilir de) kalbi görmektedir.

Bu sevginin bedeli daha bidayette, kan, ter, gözyaşı ve çığlıkla ödendiğinden midir annenin böylesine sabır taşı olması?

Sabır taşı çatlasa da annelerin susması.

Ve, sonraları o kadar çok vereceğinden midir başlangıçtaki bu kadarcık istemeleri? Yeşil erik, kiraz ağacı. Kekik kokusu, akasya dalı.

Adem kadar masum. Havva’nın bağışlanışı kadar inandırıcı.

Öyleyse doğrudur annelerin hakkının ödenmediği. Ama her anne bilmektedir ki kendi annesinin uykusuz kaldığı gecelerin hakkını, kendi çocuklarına uykusuz kaldığı gecelerde ödemektedir. Ve her anne, bebeğini hıçkırıklarını ninni yaparak uyuttuğu gecelerde, bir başka kadının hıçkırıklarını kendine ninni edinerek uyuduğu geceleri düşünmektedir.

Bütün annelerle. Dolayısıyla siz kendi annenizle. Ve ben kendi annemle. Yaşanmışlar kadar yaşanma ihtimali içerenleri de kendimize dert ettiğimiz için mi, ağır bir saatin tik taklannın boşluğa döküldüğü gecelerde, böylesine benziyor gözlerimizdeki korku birbirine?

Böyle olduğundandır herhalde gecenin saat sıfır üçlerine, bebeğin o denli yakışan naz kıpırdanışlarında sıcacık yatağımızdan aniden; ama aniden kopuvermemiz. Ya da uykuyu hiç bilmeden sabahı bulduğumuz yerde. Ateşi aniden düşüveren çocukla bir kez daha doğduğumuzdan mıdır yüzümüzde beliriveren aydınlanma.

Ah anlatamam.

Güllük gülistanlık bir yol hiç değildir annelerin yolu. Ama güldür anneye çocuğu. Dikenleri yüzünü ve ellerim yırtsa da. Gülüm benim diye sever yavrusunu.

Ve hangi anne dikenlerinden ürkerek gülden geri döner ki?

Mor Mürekkep, İyiadam Yayıncılık, Aralık 1999, İstanbul, s.219 – 221

Siyah Kelebekler

SİYAH KELEBEKLER

-evvel gidenler için-

Neden bu kadar çok ve çabuk gidiyorlar? Sahi bu kadar çok ve çabuk mu gidiyorlar, yoksa biz mi terk ediyoruz bunca gönüllü kendimizi dalgaların hüznüne?

Deniz büyüdükçe gemiler ne denli küçülüyor, limanlar ne denli anlamsızlaşıyor.

Neden yokluklarında bıraktıkları boşluk, varlıklarıyla doldurdukları yerden bunca geniş? Her defasında kendimizi de çoğaltarak ilave ettiğimizden mi?

Neden bazı kimselerin ölümü, ölümü güzelleştiriyor içimizde?

Onlarda yangın yok, bize tevekkülü öğretecek kadar güzelleşerek gidiyorlar.

Hamid haklı mı, bir sevilenin ölümü mü güzelleştiriyor ölümü bunca; bunca, dünyayı boşalttığı gibi.

Bazı kimselerin ölümü ılık bahar yağmurlarına denk geldiğinden mi munisleşmiş bir sevdaya benziyor? Ve ansızın hatırlıyoruz, o bahar ilk gördüğümüz kelebeğin siyah olduğunu.

Neden bazı kimseler ölünce, bir daha asla girmeyeceklerini bildiğimiz odalarına, eskisinden daha fazla siniyorlar? Neden hala “onlara” gidiyor oluyoruz? Neden arkada bıraktıkları bir yığın ayrıntının, kendilerinden daha uzun ömürlü oluşunun sırrını bir çırpıda çözüyoruz? Çini mavisi lambalarını, ceviz oymalı sehpalarını, bordo çizgili porselen çay fincanlarını ilk gördüğümüz günleri tekrar hatırlıyoruz. Teker teker hatırlıyoruz bütün gülücüklerini; bir zamanlar küçücük bir kızken bize armağan edilmiş. Bir küçücük kızken biz eski zaman kokulu serin bir taş mutfakta, tahta bir masanın basında sunulan bir dilim çilekli pasta örneğin, ya da fanusunda incecik bir balerinin döndüğü porselen bir saati tecessüsle seyretmenin öğretisi. Nasıl birdenbire ve bunca yıl üzerine anlamını kaybetmiş tüm limanların yerini tutuyor.

Ve bir çocuk gönlünü, verecek başka şeyi kalmayanların, bir gülücükle okşamasının anlamını birden çıkarıveriyoruz.

Onları güzele götürecek yüklerinin çokluğunu bildiğimizden mi hafifliyor yüreğimizde, çok ağır olması gereken ölümleri?

Ve nasıl olup da geriye bırakıyorlar, bir gün mutlaka, onların ölümlerinin bizde bıraktığı boşluğu onlarla konuşabilecek olma umudunu. Hani siz öldüğünüz gün, diye başlayan cümlelerle. Dahası, hani ben öldüğüm gün.

Ne denli ılık yağmurlarla uyanıyoruz kimi, zamanı ve mekanı geri saran düşlerimizden. Yeniden çocukmuşuz, yeniden bütün boşluklarımızı doldurmuşuz. Baharmışız yeniden. Hayat törpülememiş bizi, mazur ve masummuşuz. Yazdıklarımızın altına tarih atacak yüreklilikte çökmüşüz, gelecek yıl aynı günden umutluymuşuz.

Ne denli ılık yağmurlarla uyanıyoruz kimi, zamanı ve mekanı geri saran düşlerimizden. Ne denli içimiz sızlıyor da, oysa bir yangınmışız, anlamsızmışız, yokmuşuz.

Neden bazı kimselerin yokluğu, varlıklarında ummadığımız kadar büyük bir boşluk bırakıyor içimizde.

Cennet; hayatımızda sevdiklerimizin ölümü haberiyle başlayan süreçlerin geri alınması imkanı mı olacak bir başka zamanda ve mekanda, bir kez kaybetmiş olmanın bilincini yitirmemekle birlikte?

Mor Mürekkep, İyiadam Yayıncılık, Aralık 1999, İstanbul, s.214 , 215

Mor Üzerine II

MOR ÜZERİNE- II

Erken baharda, bahçeler önce mordur. Kapı üzerinde mor salkımlar, leylaklar, toprağa bir nefes düşümü mesafede mor menekşeler. Sümbüller, çuha çiçekleri, yıldızlar. Üşüten parklarda vapur dumanları. Ser-efraz zambaklar. Evvel mor geçer bahçelerden, kırmızının saltanatı ahiren gelir.

Kırmızının saltanatı ahiren gelir, çünkü gülün moru yoktur. Gül ile mor arasında kurabilecek yegane irtibat onları birbirine bağlayan bir kurdeleden ibaret. Lalenin ya? Var, dağ lalesinin moru var. Cezayir menekşesi de var.

Sümbül, leylak, salkım, hepsi de toprağa bakıyor. Hele kır menekşesi. Bu boynu büküklüğün anlamı ne peki? Mor çiçekler daha mı utangaç? Ozan,

Kadrin bilmeyenler almış eline

Onun için eğri biter menevşe diyor, öyle mi?

Menekşe. Ege kıyısında bir kente ve kaleye Osmanlı’nın verdiği isim. Hoş! Ama neden? Karlofça’dan bu yana “kadrin bilmeyenler” eline “düştüğünden” mi?

Ya da sümbül, hep yas içre, ondan mı boynu eğri? “Kanuni Mersiyesi”nde cihan padişahı için ağlayanlar arasında dağ, yas’a saçlarının sümbüllüğüyle yakışmıyor mu?:

Sümbüllerini matem edüp çözsün ağlasun

Damane döksün eşk-i firavanı kühsar.

Ya hangi romanlar, hangi roman kahramanları, hangi senfoniler, hangi isimler mor? Ve dahi hangi yazarlar? Tanpınar mor mudur örneğin? Hiç olmazsa, saatleri ayarlamadığı zamanlarda. Hiç olmazsa eflatunî saatlerin zamansızlığında, ne içinde zamanın, ne de büsbütün dışında, Tanpınar acaba biraz da mor mudur?

Acaba mor biraz da Servet-i Fünun mudur? Bihter, bileklerinin içini menekşe kokulu bir parfümle ovduğu, mendiline o kokuyu düşürdüğü zamandan bu yana mordur. Madem ki Servet-i Fünun edebiyatı Bihter’dedir biraz, öyleyse Servet-i Fünun romanı biraz da bu menekşe kokusudur. Dahası, kristal bir şişenin cazibesine tutulmuş sümbül, leylak, hanımeli, akasya; bütün vahşiliğine rağmen kekik, lavanta. Hepsi bir Edebiyat-ı Cedide güzelinin aynasının derinliğinde bestelenmiş mor bir uykusuzluktur.

Kiti beyaz giymesini istediği halde, hayatını değiştirecek baloya siyah bir tuvaletle gelen Anna mor bir kaderdir bana kalırsa. Hem de en açık tonundan en koyu tonuna kadar, trajedisi bu. Hayat ve ölüm aynı anda, masum ve kışkırtıcı. Selim İleri’nin, eflatun kuzgunkılıçları götürdüğü Türkan Şoray, Atilla Dorsay’a göre Sümbül Sokağın Tutsak Kadını, o da mor bir şarkıdır bence. Ve yine Selim İleri’nin bir buket mor zambakla ziyaret ettiği, kameriyelerinden baygın leylak kokuları yayılan Kerime Nadir de öyle. Peki Raskolnikov’un iç dünyası? Petersburg geceleri beyaz da olsa Raskolnikov’un içi mor değil mi? Ya Dosto.’nun ta kendisi? Ya Bach? Ortaçağ iskolastiğine mor yakışmıyor mu, hem de işte morun o en koyu, en kasvetli, en gotik tonu. Strauss’da Tuna’nın maviliğine mukabil polonezler bestekarı Chopin’de notalar mordan başka ne renk olabilir ki? Gazabın üzümleri de mor, simgesel bağ bozumu.

Ne kadar çok mor öyküsü!

Mor üzerine bir yazı yazmaya kalkarsınız.

Kapınız çalınır birden, bir öğrenciniz. Elinde bir demet sümbül, bahar kadar güzeldir. Söylemiştim, hiçbir şey tesadüfi değildir.

“Mor Mürekkep” ya?

Mürekkep neredeyse tarihe karışıyor. Kağıda düştükten biraz sonra rengini mora teslim eden sabit kalemler de öyle. Hele mor mürekkep. Aramaya kalkışsanız kırtasiyeci yüzünüze bir garip bakacak. Yine de ben işte, bütün bunları yazdım. Yazdıklarımın bir kısmını kalemime mor mürekkebi çekmeden evvel ben de bilmiyordum, yazarken öğrendim. Bir kısmını ise biliyordum. Keder gözyaşlarının mor olduğunu biliyordum örneğin. Gözyaşları mor olan teyzeler de vardı hayatımda. îkiye katlanmış kağıtlar arasında bir damla mor mürekkebin bıraktığı lekelerle oyalanan bir çocuktum. Buyurun işte burası benim içim. Bunlar ters ayaklı cücelerim. Şu köşede gece kelebeklerim, şunlar da devlerim, perilerim ve cinlerim.

Morun mevzilendiği çehrelerde ölümü tanıdığım akşamlar oldu sonra, ölümün moru, önce dudağından ve tırnağından yakaladı hayatı. Sonraları mor bir çarşaf yığını arasından bir görünüp bir yok oluveren şairelere tutuluverdim öylesine işte, aniden, hiç sebep yokken. Mor çiçeklere döktüm içimi baharlar geldikçe ve baharlar geçtikçe.

Bir kısmını biliyordum anlayacağınız, büyük bir kısmını biliyordum.

Renk tercihleri üzerinde oyalanmayı seven modern psikoloji, “mor acılı ve hüzünlü bir kalbin rengidir” diyedursun, acılı ve hüzünlü bir kalbin rengidir mor.

Kalemime mor mürekkebi doldurduğumda işte bunu en iyi biliyordum.

Mor Mürekkep, İyiadam Yayıncılık, Aralık 1999, İstanbul, s.121 – 123

Mor Üzerine I

MOR ÜZERİNE-I

Pierre Loti Supremes Visions D’orient adlı eserinde İstanbul’dan bir gemi ile ayrılırken yalılardan birinde kafes arkasından, mor giysili bir kadının kendisine el salladığından bahseder. Loti’nin adını vermediği bu kadın Şair Nigar Hanımdır. Nigar Hanım’ın, I. Cihan harbinin yoklukları arasında, müreffeh günlerden kalma mor bir feraceden bozarak yaptığı mor bir çarşafı da vardır. Çarşaf modasının İstanbul’u giderek terk ettiği yıllarda yapılan bu giysi sadece Nigar Hanımın değil İstanbul’un da son çarşaflarından biri olmalıdır.

Halide Edib’in de mor bir çarşafı var mıdır bilinmez ama Sinekli Bakkal’da, Kanarya Hanımın sarayında mevlit okuyan Rabia’nın sırtında mor laleli bir elbise vardır. Ve Halide Edib’in anılarının ilk cildinde bir eski zaman bahçesinin kapısı üzerine yaslanmış mor bir salkım, bütün kitabı kuşatan bir saltanattır. Bize, artık olmayan bir şarkıyı söyler: Mor Salkımlı Ev.

Oysa Vadideki Zambak mor değil beyazdır. Soyluluğun ve masumiyetin imgesi. “Vasata yaygın” anlamıyla masum almasa da Kamelyalı Kadın’ın yakasındaki kamelya da dama beyaz. Asaf Halet’in, su dolu incecik bir cam boru içine yaka cebinde taşıdığı çiçeğin de beyaz olduğu düşünülebilir.

Yakasına zambak takan İrlandalı; Oscar Wilde. Ya o? Çiçeğinin renginden malumat yok. Ama Wilde, Dorian Gray’ın Portresi’nde, bir tür Faust şeması uyguladığı bu çarpıcı romanda, erguvan renkli çiçeklerle doldurmuştur her yanı.

Erguvan; beyazın müdahalesine uğramış kırmızı ailesinden bir mor. Ya da mor ailesinden bir kırmızı. Tek bir mordan söz etmek mümkün değil demek ki. Neticede mor da mor, leylak da mor. En açığı ile en koyusu arasında mor değişken ve ürkütücü. Bir seyyale.

Mor; palet üzerinde bir miktar mavi ile bir miktar kırmızının karışımından ibaret. Mavi; yaratıcı, sükunet. Kırmızı; tansiyonu arttırıcı, şiddet.

İkisi arasında bir med-cezir mor. îkisi arasında hangisine yakınsa ona mukabil bir tesir.

Koyusu, şiddet ve çürüme. Kederin rengi olması bu çürümenin ürpertisinden, ölümün rengi olması bu yüzden.

Açığı, hayat, uçuculuk. Eflatun hayaller bu hafiflikten. Leylak rengi bu ümitten..

En açığıyla en koyusu arasında mor, fazla açık fazla kapalı. Fazla modern fazla muhafazakar. Renkler içinde bağımsız ülke, mor. Renkler içinde tutsak ülke, yine mor.

Üzüm salkımlarının bozulduğu bağlar üzerinde bir uygarlık kuran Antik Yunan’da bilgeliğin simgesi sayılan mor, öğretinin rengi. Öğretmen okullarının şapka şeridindeki mor, şimdilerde Eğitim Fakülteli akademisyenlerin cübbelerinin yakasında.

Anayurt kültürü mora itibar etmiyor. Orhun yazıtlarında morun adı yok. Eski Türkler mavi üzerinde ısrarlı. Mavinin kırmızı ile birleşerek oluşturacağı mükemmel çiçeğin boy vermesi için Anadolu toprağı gerekli. Osmanlı moru tanıyor ve çok seviyor. Bunda estetik ve teknik olgunlaşma kadar hayatın biricik kıymeti olarak yerini alan dinin de etkisi var. Modern psikoloji moru dinin imgesi olarak yorumluyor, cenneti temsil ediyor mor rüya dilinde. İçsel bir yolculuk, gizemleri aralayan bir kendini tanıma. Bütünle irtibatlanma. Mistisizmin morla bağlantısı tesadüf değil. Metafizik. Ürperti. Freud’un hocasının hocası A. F. Mesmer’in, gizemli bir atmosfer yaratarak leylak rengi giysiler içinde hastalarına şifa dağıtmaya kalkışması bu bilincin ifadesi değil mi, meslektaşları tarafından kıymeti bilinmese de!

Mor üzerinde ısrarlı şair, “Zambaklı Padişah”ın sahibi Ece Ayhan,

Şiinmiz mor külhani abiler, derken biraz da bu gizemi işaret ediyor.

Osmanlı sanatında, bilhassa çini ve minyatürde mor gözde. Dinle bağlantı kadar sapsarı ışıklar saçan altın varakların vurgulanması, aynı zamanda dengelenmesi için de böyle bu. Çünkü altının/sarının ışığı çok. Bir sarının ışığım susturmak için kaç mor leke bırakmalı? Mor ışıksız. Onun ışığı kendi karanlığında.

Nakkaş zeminde mora meftun. Fakat en hoşu gerçek hayatta mor olarak karşılaşamayacağımız varlıkların, örneğin atların, minyatüre mor olarak girmesi. Hiç yadırgamayız. Çünkü bir minyatürdür bu, at değil. Bir tecrid iklimi. Mor atlar, cennet atları mıdırlar?

Ebru teknesinin başında ebrüzenin mor ile arası nasıl acaba? Suyun kıyısına mor bir nakış kolay düşmüyor olmalı. Ve bir demet mor menekşeyi ab üzre nakşetmek, beş sap gülü suya düşürmek kadar zor mudur, kim bilir?

Mor hayat. Mor ölüm. Mor hayal. Mor gerçek. Mor masumiyet. Mor cesaret. Mor halk. Mor aristokrat.

Durduğunuz yer kendi morunuz. Ya siz hangi morsunuz? Yaşıyor mu ölüyor musunuz? Şair diyor ya;

Gerçek, yamalı böcek ölüsü

Hayal, alabildiğine uzak

Yaşam, kendini tanıması insanın.

Ölüm mü?

Mor sevdalı gelin uğurlaması. (Kadir Şişginoğlu)

Yüksek kültür çevresinde oluşan sanat bir yana, doğayla vasıtasız muhatap halk kültürü de mora bigane değildir. Dağları mordur, bulutları mordur, akşamları mordur, sabahları mordur. Yaşmakları mordur, oyaları mordur. Halıları kilimleri morla nakışlı,şalvarları mor atkılı, terlikleri mor ponponludur.

Yasları mor renklidir. Aşkları mor çeşnilidir. Fazla söze ne hacet,

Mavi yelek mor düğme

Yine düştü gönlüme, desek bütün hikayeyi özetlemiş olmaz mıyız sizce de?

Mor Mürekkep, İyiadam Yayıncılık, Aralık 1999, İstanbul, s.117 – 120