Sarı güller mevsimi

Nazan Bekiroğlu
Sarı güller mevsimi
Ben, Suzidilara Yürük Semai.
Bir şelale gibi dökülürken, beni makamın uçurumundan bulup da çıkaran padişahın kanatlarından; bir kalp, bir kalp daha ses verdi. Kalbe doğan ilhamın ilk aydınlığında başladı beste. Bir rahlenin önünde, bir ney üfleyişinde. Boşluktan kopup da teker teker, bir kağıdın üzerine dökülürken ebced hacminde ve ses suretinde açılmış kandiller. Kalem daima kan kırmızı. Sahife, kimi uçuk yeşil kimi açık sarı.

Bir duvarda sülüs besmele, bir teknede üzerine düşeceği kağıdı bekleyen mor benekli menekşe ebrusu. Öyle bir yerde tutulur ki bestekarın nefesi, “eşik” tam da bu seslerle telaffuz edilir. Ne bir adım ileri artık, ne de bir adım geri. Ya düşmeli, ya yükselmeli.

Sesin kabiliyeti, düşmekten ya da yükselmekten başka çıkar yol kalmayan o yere götürüp de öylece bıraktığında, bir padişahın kalbi artık sadece bir bestekarın kalbidir. Ve bir bestekarın kalbi, makamın uçurumundan çekip de çıkartmaya çalışırken Yürük bir Semaiyi, bir padişah bunun bedelini, kesip de yare verdiği kalemin ibtida kendi ölüm fermanını yazmasıyla ödemektedir, na-hak surette. Na-hak: Bu sözcük, “haksız yere” anlamına gelmektedir.

İçimde yanan ateş ses biçiminde ve yankılana yankılana, dökülürken kubbelerden boşluklara, bir kalp için ne çok acı. Çok geçmeden anladım. Ben, Suzidilara Yürük Semai. Önümde ismim arkada suretim. Boşluğa her açıldığında kanatlarım, bir kez daha muhabbet ehlinin kalbinden geçti yolum, ehl-i muhabbetin yolunun geçtiği kalp de bendim.

Bir bestekarın kalbine dönüşürken bir padişahın kalbi, keskin ve kahredici kılıçların temasında, bir ney’in nasıl ayrılıklardan şikayet ettiğini gördü gözlerim. Vakit: Sabaha karşı. Bir yanda “Meyveler, salkımlı hurma ağaçları, kabuklu taneler, hoş kokulu otlar”, bir yanda İbrahim’in kırılan putları. Putların kırılan parçaları, her biri bir put daha, bir İbrahim daha demektir.

Ben, Suzidilara Yürük Semai. Bir yanım bilge, bir yanım ilim. Bir yanım cezbe, bir yanım İbrahim. Bir kalpte doğarken ilhamın aydınlığı, şelale gibi döküldüm, şelale gibi geldim. Bir yanım yanan kandillerle miracda, bir yanım yerin yedi kat altında. Söyledim. Bildim. Sustum. Söyledim. Neler gördü de gözlerim ne hikayet ettim, ne şikayet ettim. Çünkü ben Suzidilara, hayatın yürük semailerle ifade edilebildiği mevsimlerdeydim.

* * *

Mevsimler geçti sonra. Öyle bir mevsime geldik ki, sarı güller mevsimi. Öylesine değişti ki zamanların içini dolduran bakış, eski sarayların duvarlarında bıraktığım buketler yaprak döktü usulca. Bir ebru, bir nakış. Bir minyatür, bir tezhib. Bir de ben, Suzidilara Yürük Semai. Zaman geçti biz yandık, bir çerağ gibi yandık. Nakkaş nakşına bir üçüncü çizgi kattı. Hattat meleklerini uçuruverdi. Su nakış tutmadı. Kitaplar tersinden açıldı. “Her gece yenidenmiş gibi” oynanan oyunlara “bir türlü ahenk tutturamayan” seslerin kalabalığı katıldı.

Bir sarayın merdivenlerinde karşılaştım önce onunla. Hümayun bir muzika suretindeydi. Ben hala kalbe düştüğüm yerdeydim. O, an’ı çok sesliliğe bölerken ben yekpare kılmaktan yanaydım. Denilene bakılırsa ben, hüzün, iç sıkıntısı ve gam verirken, ben yazgıya boyun eğmişken, ben yaşam değilmişken, o yaşamın ve neş’enin rengindeydi. “Oyunun tadı kalmadı”. Alıştım yanı başımda verdiği sesin çok çehresine. Kıskanmadım. Kınamadım. Ama hep kalbe ilham olarak düştüğüm anın ilk aydınlığındaki o yaşamı hatırladım.

Öyle bir mevsime geldik ki, sarı güller mevsimi, her şey bir kez daha değişti. Lale, hilal ve Allah aynı harflerle yazılmadı artık. Hemze elife, elif hilale çıkmadı sonunda. Santurlar sustu. Sustu Mevlevihanelerde sema, sustu. Ney sustu, neyzen sustu. Kubbeler sustu.

Sesim kubbelerden toplandı, önce notalara geçirildim. Gramofonlara, sonra radyolara hapsedildim. Her defasında aynı sesi verdim. Oysa ben her defasında yenidendim. Çok defada bir olurken bu kez bir defada çoktum. Hor görüldüm. Hırpalandım. Gözden düştüm bu yüzden, bir kenara atıldım. Her tarafta artık o sesti. Kendi elimle kesip. Bir daha o sesti. Yare verdiğim kalem. Bir kez daha o sesti. Fetva-i hun-i na-hakkımı yazdı ibtida.

O artık hümayun bile olmayan senfoni. Ben, sarı güller mevsimi.

Hem tehlikeydim hem de tehlikedeydim.

Yazgıya boyun eğmeyi telkin eden ben ve kalbi oyulan bir ney’in kalbinden dökülen ben. Hani, ilhamın ilk aydınlığı kalbine düştüğünde bir padişahı bestekara dönüştüren, yani ki efendiyi köleyle, şahı gedayla, hükümdarı tebaayla hem-ahenk kılan ben. Yasaklı oldum bu yüzden. Tard edildim okulumdan. Sürüldüm devletimden. Ülkemden kovuldum. Sonunda, kesildi sesim tümden, tümüyle susturuldum. Ne hikayet ettim ne şikayet ettim.

Ben: Suzidilara Yürük Semai. Mevsim: Sarı güller mevsimi. Sustuysam ikrardan değildi.

Leave a comment

Your comment