Yazı ve yaşam arasında Oscar Wilde

Nazan Bekiroğlu
Yazı ve yaşam arasında Oscar Wilde
Oscar Wilde. Hayatından bahseden kitap sayısının eserlerinden bahseden kitap sayısından çok daha fazla olduğuna bakılırsa, hayatını eserlerinden daha renkli yaşadı. Bu renklilik bir yitiğe mal olmuş olsa da.
Tragedyalardaki kurgunun kusursuzluğuna tutkun olan Wilde, yaşamın kendine özgü dağınık bir yığın olan kurgusuna ısınamadı bir türlü. Ona göre yazı yaşamdan zengindi. Bütün estetiğini kurmacanın güzelliği, meşruiyeti ve muafiyeti üzerine oturttuğu gibi, yaşamını da sözcüklere dönüştürdü. Ancak, sözcüklerden kurulu bu cazibe kendisi ve yaşamı arasında bir sis perdesi oluşturdu daima. Ve bir gün oyun bitti. Çünkü yazı için geçerli olan akçe, mevzu hayat olunca geçerliliğini kaybediyordu. Yazı yazılıyordu da, hayat yaşanıyordu çünkü.

Sanatın toplumsal bir amaç taşıyabileceğini asla düşünmedi, toplumun, sanatçı da olsa öz evladı olan bireyi ne denli kolay tüketebileceğini hesaba katmadığı gibi. Ahlaka uygun yazılmış kitap, ahlaka uygun yazılmamış kitap yoktur, diyordu. Sadece iyi kitap vardı ona göre ya da kötü kitap. Bir tragedya metni olarak gördü hayatı, o kadar ki onu da ahlaklı ya da ahlaksız olarak tasnife kalkışmadı. Fakat sıra alkış almaya geldiğinde salondan çıt çıkmadı. Onu, hayatını bir sanat eseri olarak yaşadığına inandıracak bir küçük alkış, yürekli bir kutlama. Bu yitirilmiş hayata dayanması o kadar da zor olmazdı. Fakat tek seyirci olarak kendisi kalmıştı. Yetmedi.

Kuşku yok ki birbiriyle çelişen kimlikleriyle Wilde karmaşık bir iç dünyanın sahibiydi. Fakat bir şey onda hiç değişmeden kalıyordu: “Kendi kendine aşık olmak ömür boyu sürecek bir sevdanın başlangıcıdır.” Bu gereksiz özgüvenin körüklediği skandallara biraz da gönüllü kucak açan, Wilde kabahat sahibi olmakta da hiç korkak davranmıyordu.

Şöhretinin ve kazancının zirvesindeki bu garip ama çekici İrlandalıyı “Bir şey olmalı, bir şey olmalı” arayışına yönelten doyumsuzluk neydi? Belki sadece kelimelerin samimiyetsizliğinden ördüğü hayatını bir tragedya gibi bitirmek arzusu. “Bir şey” oldu da. Ama olan şey Wilde’ın, hayatını, tragedyanın şiirselliğiyle değil tam da hayatın çirkefiyle bitirmesini sağladı. Dönem Londra’sında hiç de nadirattan sayılmayan bir kabahatin sahibi olduğu halde, bunu gizleme gereği görmediği için yıpratıcı bir davanın sonunda, hayatını yitireceği yere düşüverdi: Bir hapishaneye. Kırk yaşındaydı. Reading Goal’de geçen üç yıl. Çıktığında hayat tarafından okunmuş ucuz bir piyasa romanından başka bir şey değildi.

Dehasını hayatına, yeteneğini sanatına yerleştirdiğini düşünen Wilde, aileden kalan temiz bir ismi çamurlara buladığını ve ruhunun incisini bir şarap kadehine attığını itiraf ettiği ünlü De Profundis mektubunda acaba gerçekten samimi miydi? Yoksa hala bir tragedyanın sonunu çağrıştıran gösterişli sözcüklerin mi arkasındaydı?

Son şiiri, yattığı hapishanenin adıyla anılan Reading Goal Balladı’nda, o kadar titizlikle bağlı olduğu estetizmin ilkelerinden vazgeçmişti. Garip ki estetizmin ilkelerinden vazgeçerek yazdığı bu son şiiri en güzel şiiriydi aynı zamanda.

Özgürlüğüne kavuştuktan sadece üç yıl sonra öldü. Kırk altı yaşındaydı, yoksul, yalnız ve horlanmıştı.

Ondan geriye birçok tiyatro eseri, ilginç bir roman olarak daima dikkat çekecek olan Dorian Gray’in Portresi, başka yazılar ve bir erkeğin görüntüsü olarak garipsediğimiz bir yığın fotoğraf kaldı. Ama kendisinden geriye kalan en güzel eser bir türlü alıştığımız mutlu sonlarla bitmeyen o iç acıtıcı peri masallarıydı. Ve o bunları çocukları için öylesine söylediğini, bir kısmını yazıya bile geçirmediğini söylüyordu. Bahtiyar Prensin Heykeli ile Kırlangıç, Gül ile Bülbül, Genç Kral, Balıkçı ve Ruhu… İnsan kalbinin aşkın sıcaklığı. Yazıya geçirilmeyenler arasında da benzerleri var idiyse yazık oldu, hem de çok yazık oldu.

Wilde’ın yaşamı, yaşamın (doğrudan yaşamın kendisinin) sanat olarak sun’ileştirilmesinin bazen ne kadar tehlikeli olabileceğinin tipik bir örneğiydi. Sanatı bulan hayatı yitiriyordu çünkü. Gerçi madalyonun farklı bir yüzü de vardı ve hayatı bulan da sanatı yitiriyordu. Tıpkı Dorian Gray’in Portresi’ndeki kabiliyetli oyuncu Sbyl’in, Shakespeare’in aşık kadınlarını, Juliette’leri, Ophelia’ları oynarken gösterdiği olağanüstü yeteneği, Dorian’a aşık olduktan yani hayattaki aşkı bulduktan sonra, tümden kaybetmesi gibi. Sbyl sanatı hayatla aşarken, Wilde, hayatı sanat olarak (sanatla değil) aşmaya kalkıştı. İkisi de kaybetti.

Leave a comment

Your comment