Kar manzarası

Nazan BEKİROĞLU
“Kar manzarası”
İki türlü “kan manzarası” var, biri diğerine uymayan. Hayat karşısında biz farklı iki kişi olduğumuz için değil ama. Aynı biz karşısında iki hayat olduğu için. Biri şiir kılar bizi, biri hakikat. Biri nergis kokar, biri hayat.
Hayatın bizi şiir kılan yüzünde camlara yağmur damlaları dokunur önce. Sulusepken üzerine açılan bir paragrafla bir kış romanı başlar uzaklarda. Derken ilk kar taneleri dökülmeye başlar gökyüzünde. Yaldızlı ve mutlu bir yılbaşı kartı karesinde kalabalık caddeler, ışıklı mağazalar, insanlar, mutlu kış akşamları.
Petersburg (kışlık başkent)’da Beyaz Geceler’de, bir köprünün üzerinde hâlâ Nastenka. Kışlık Saray’ın çevresinde uzanan sayısız parklarda ağaçlar tenha. Akşam istasyonlarında siyah gözlü, beyaz tenli, kürk başlıklı kadınlar. Eteklerinde dağ yamaçlarından toplanmış bir avuç kar.
Ya evin içerisi? Çini bir sobanın üzerinde porselen çaydanlıkta ve incecik bir sesle kaynar bergamot kokulu çay. Cam vazolara yerleştirilmiş mahmur nergislerin masumluğu kış ikindisi odalarda şiiri ve edebiyatı kışkırtır. Bir buğulu pencere. Şimdi kar gönlünce yağabilir.
İçimizdeki asıl mutluluk mitosunu ise “lapa lapa” yağan karın ikaz ettiği soğuk ile “sıcacık” odanın tenakuzundan, emniyet altına alınmış tarafta olduğunu bilmenin bilinci oluşturur.
Bu mutluluğu bozabilecek tek şey vardır. O da, emniyet altında olmayanların varlığını bilme duygusu. Ama bir kar aydınlığı gönlümüze ışık salarken, bu emniyetten mahrum olanların varlığını hiç bilmemek, ya da daha iyisi bu emniyetten mahrum olanların var olmadığını bilmek, mitosun bozulmaması için yeterli bir bilgidir.
Bir kar masalı daima kendine mahsus güzelliğin refakatinde, kartpostal derinliğinde durur.
Buraya kadar anlatılanlar bir kar masalına dair epizotlardır ve her masal gibi onlar da masallardır.
Hayat iki yüzlü ve bilmemek, varlığı engellemiyor.
“Tek insanın dahi acı çektiği yerde” (Tanpınar), bütün acılar var. Sınıfında ve okulunda olması gerekirken çadır tutturmakla uğraşıveren öğretmenin yüzünde tükenmemeye çalışan ümit. Sınıfında ve okulunda olması gerekirken çadırında ateşi yükselen çocuğun ve onun ne yapacağını bilemeyen annesinin yüzünde tükenen ümit. Kendisine ümit bağlayanların ümitlerinin tükendiğini gören babanın yüzünde tükenen ümit. Acının bedeni aşıp ruha değdiği yerde, ne kadar yakın insanın kıyameti.
Bütün bu hayat manzaraları, “edebî” eser olarak sözcüklere dökülürken, bir imaj sağanağının sığınağına iltica edilmezse eğer, en usta edibin kaleminde dahi sıradanlaşıyor. Ama bir imaj sağanağının sığınağına iltica edilirse bu kez şiirleşiyor. Ve bu kez hayat hayat olmaktan çıkıyor. Çünkü ıstırabın sesi varsa ıstırap, sözcük ıstıraba yetmiyor. Acının aynaya düşen görüntüsü acıya müsavi değil.
Ne kadar gerçeklik iddiasında ve ne kadar gerçekçilik iddiasında olursa olsun, neticede her türlü eylem ve keyfiyetin ancak sözcük biçiminde belirmeye yazgılı olduğu “edebiyat”. Hangi faciayı anlatırsa anlatsın içimizde ürperttiği ilk duygu hayranlık. Hiçbir mama mucidinin adını tarihlerin yazmadığı ve hiçbir soba yapımcısının adını Shakespeare’in adıyla birlikte yazmayı, kimsenin, aklına getirmediği bir yerde, kanın kokusu gibi üşümenin ve hasta bir bebek ağlamasının da “edebiyat”a yansıyan görüntüsü illüzyonist bir izdüşümden ibaret. Masallar mağrur ve münezzeh.
Şimdi kar, 1999 Kasım’ının yirmili günleri, ülkemde bir kar masalı filan değil. Dostlukların ölçüsü “karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak”tan (İ. Özel) ve uyandırılmaktan geçmiyor. Ya da kentin sokaklarını, turuncu sis lambalarının buğusunda, şairler ve âşıklar boydan boya geçmiyor. Çünkü yollar artık “iki kişinin yan yana yürüyemeyeceği kadar dar”. Dar Kapı. Kapılar dar iyice. Çadırlar dar. Ve ince. Ve masal gemileri terk içinde seyrediyor.
Şimdi kar kelâmın tükendiği yer. Bir parmak ileri geçince yanılan o yer. Bir âh yeri ki hararetinde yanıp kül olur insan. Bu yüzden mevsimin ilk karı hayat kadar iki yüzlü. Ve bu iki yüz arkadan gelecek çok yüzlerin de muhbiri. İlk karın aydınlığı acının karanlık çehresi. İlk karın aydınlığı artık unutulması gereken peri masalı. Kim saracak acıyan yerleri? Dayan ey kalbim dayan.
Bu yüzden bu yazı hayatla edebiyatın tam birbirinden koptuğu yerde yazılıyor. Ve şimdi kar, hayatın kar yağan yüzünde bundan böyle kendi yazdıklarının kötü bir taklidini yapmaktan öteye geçemeyecek yazarın yazabileceği yegâne hikâye.

Sarı güller mevsimi

Nazan Bekiroğlu
Sarı güller mevsimi
Ben, Suzidilara Yürük Semai.
Bir şelale gibi dökülürken, beni makamın uçurumundan bulup da çıkaran padişahın kanatlarından; bir kalp, bir kalp daha ses verdi. Kalbe doğan ilhamın ilk aydınlığında başladı beste. Bir rahlenin önünde, bir ney üfleyişinde. Boşluktan kopup da teker teker, bir kağıdın üzerine dökülürken ebced hacminde ve ses suretinde açılmış kandiller. Kalem daima kan kırmızı. Sahife, kimi uçuk yeşil kimi açık sarı.

Bir duvarda sülüs besmele, bir teknede üzerine düşeceği kağıdı bekleyen mor benekli menekşe ebrusu. Öyle bir yerde tutulur ki bestekarın nefesi, “eşik” tam da bu seslerle telaffuz edilir. Ne bir adım ileri artık, ne de bir adım geri. Ya düşmeli, ya yükselmeli.

Sesin kabiliyeti, düşmekten ya da yükselmekten başka çıkar yol kalmayan o yere götürüp de öylece bıraktığında, bir padişahın kalbi artık sadece bir bestekarın kalbidir. Ve bir bestekarın kalbi, makamın uçurumundan çekip de çıkartmaya çalışırken Yürük bir Semaiyi, bir padişah bunun bedelini, kesip de yare verdiği kalemin ibtida kendi ölüm fermanını yazmasıyla ödemektedir, na-hak surette. Na-hak: Bu sözcük, “haksız yere” anlamına gelmektedir.

İçimde yanan ateş ses biçiminde ve yankılana yankılana, dökülürken kubbelerden boşluklara, bir kalp için ne çok acı. Çok geçmeden anladım. Ben, Suzidilara Yürük Semai. Önümde ismim arkada suretim. Boşluğa her açıldığında kanatlarım, bir kez daha muhabbet ehlinin kalbinden geçti yolum, ehl-i muhabbetin yolunun geçtiği kalp de bendim.

Bir bestekarın kalbine dönüşürken bir padişahın kalbi, keskin ve kahredici kılıçların temasında, bir ney’in nasıl ayrılıklardan şikayet ettiğini gördü gözlerim. Vakit: Sabaha karşı. Bir yanda “Meyveler, salkımlı hurma ağaçları, kabuklu taneler, hoş kokulu otlar”, bir yanda İbrahim’in kırılan putları. Putların kırılan parçaları, her biri bir put daha, bir İbrahim daha demektir.

Ben, Suzidilara Yürük Semai. Bir yanım bilge, bir yanım ilim. Bir yanım cezbe, bir yanım İbrahim. Bir kalpte doğarken ilhamın aydınlığı, şelale gibi döküldüm, şelale gibi geldim. Bir yanım yanan kandillerle miracda, bir yanım yerin yedi kat altında. Söyledim. Bildim. Sustum. Söyledim. Neler gördü de gözlerim ne hikayet ettim, ne şikayet ettim. Çünkü ben Suzidilara, hayatın yürük semailerle ifade edilebildiği mevsimlerdeydim.

* * *

Mevsimler geçti sonra. Öyle bir mevsime geldik ki, sarı güller mevsimi. Öylesine değişti ki zamanların içini dolduran bakış, eski sarayların duvarlarında bıraktığım buketler yaprak döktü usulca. Bir ebru, bir nakış. Bir minyatür, bir tezhib. Bir de ben, Suzidilara Yürük Semai. Zaman geçti biz yandık, bir çerağ gibi yandık. Nakkaş nakşına bir üçüncü çizgi kattı. Hattat meleklerini uçuruverdi. Su nakış tutmadı. Kitaplar tersinden açıldı. “Her gece yenidenmiş gibi” oynanan oyunlara “bir türlü ahenk tutturamayan” seslerin kalabalığı katıldı.

Bir sarayın merdivenlerinde karşılaştım önce onunla. Hümayun bir muzika suretindeydi. Ben hala kalbe düştüğüm yerdeydim. O, an’ı çok sesliliğe bölerken ben yekpare kılmaktan yanaydım. Denilene bakılırsa ben, hüzün, iç sıkıntısı ve gam verirken, ben yazgıya boyun eğmişken, ben yaşam değilmişken, o yaşamın ve neş’enin rengindeydi. “Oyunun tadı kalmadı”. Alıştım yanı başımda verdiği sesin çok çehresine. Kıskanmadım. Kınamadım. Ama hep kalbe ilham olarak düştüğüm anın ilk aydınlığındaki o yaşamı hatırladım.

Öyle bir mevsime geldik ki, sarı güller mevsimi, her şey bir kez daha değişti. Lale, hilal ve Allah aynı harflerle yazılmadı artık. Hemze elife, elif hilale çıkmadı sonunda. Santurlar sustu. Sustu Mevlevihanelerde sema, sustu. Ney sustu, neyzen sustu. Kubbeler sustu.

Sesim kubbelerden toplandı, önce notalara geçirildim. Gramofonlara, sonra radyolara hapsedildim. Her defasında aynı sesi verdim. Oysa ben her defasında yenidendim. Çok defada bir olurken bu kez bir defada çoktum. Hor görüldüm. Hırpalandım. Gözden düştüm bu yüzden, bir kenara atıldım. Her tarafta artık o sesti. Kendi elimle kesip. Bir daha o sesti. Yare verdiğim kalem. Bir kez daha o sesti. Fetva-i hun-i na-hakkımı yazdı ibtida.

O artık hümayun bile olmayan senfoni. Ben, sarı güller mevsimi.

Hem tehlikeydim hem de tehlikedeydim.

Yazgıya boyun eğmeyi telkin eden ben ve kalbi oyulan bir ney’in kalbinden dökülen ben. Hani, ilhamın ilk aydınlığı kalbine düştüğünde bir padişahı bestekara dönüştüren, yani ki efendiyi köleyle, şahı gedayla, hükümdarı tebaayla hem-ahenk kılan ben. Yasaklı oldum bu yüzden. Tard edildim okulumdan. Sürüldüm devletimden. Ülkemden kovuldum. Sonunda, kesildi sesim tümden, tümüyle susturuldum. Ne hikayet ettim ne şikayet ettim.

Ben: Suzidilara Yürük Semai. Mevsim: Sarı güller mevsimi. Sustuysam ikrardan değildi.

Yazı ve yaşam arasında Oscar Wilde

Nazan Bekiroğlu
Yazı ve yaşam arasında Oscar Wilde
Oscar Wilde. Hayatından bahseden kitap sayısının eserlerinden bahseden kitap sayısından çok daha fazla olduğuna bakılırsa, hayatını eserlerinden daha renkli yaşadı. Bu renklilik bir yitiğe mal olmuş olsa da.
Tragedyalardaki kurgunun kusursuzluğuna tutkun olan Wilde, yaşamın kendine özgü dağınık bir yığın olan kurgusuna ısınamadı bir türlü. Ona göre yazı yaşamdan zengindi. Bütün estetiğini kurmacanın güzelliği, meşruiyeti ve muafiyeti üzerine oturttuğu gibi, yaşamını da sözcüklere dönüştürdü. Ancak, sözcüklerden kurulu bu cazibe kendisi ve yaşamı arasında bir sis perdesi oluşturdu daima. Ve bir gün oyun bitti. Çünkü yazı için geçerli olan akçe, mevzu hayat olunca geçerliliğini kaybediyordu. Yazı yazılıyordu da, hayat yaşanıyordu çünkü.

Sanatın toplumsal bir amaç taşıyabileceğini asla düşünmedi, toplumun, sanatçı da olsa öz evladı olan bireyi ne denli kolay tüketebileceğini hesaba katmadığı gibi. Ahlaka uygun yazılmış kitap, ahlaka uygun yazılmamış kitap yoktur, diyordu. Sadece iyi kitap vardı ona göre ya da kötü kitap. Bir tragedya metni olarak gördü hayatı, o kadar ki onu da ahlaklı ya da ahlaksız olarak tasnife kalkışmadı. Fakat sıra alkış almaya geldiğinde salondan çıt çıkmadı. Onu, hayatını bir sanat eseri olarak yaşadığına inandıracak bir küçük alkış, yürekli bir kutlama. Bu yitirilmiş hayata dayanması o kadar da zor olmazdı. Fakat tek seyirci olarak kendisi kalmıştı. Yetmedi.

Kuşku yok ki birbiriyle çelişen kimlikleriyle Wilde karmaşık bir iç dünyanın sahibiydi. Fakat bir şey onda hiç değişmeden kalıyordu: “Kendi kendine aşık olmak ömür boyu sürecek bir sevdanın başlangıcıdır.” Bu gereksiz özgüvenin körüklediği skandallara biraz da gönüllü kucak açan, Wilde kabahat sahibi olmakta da hiç korkak davranmıyordu.

Şöhretinin ve kazancının zirvesindeki bu garip ama çekici İrlandalıyı “Bir şey olmalı, bir şey olmalı” arayışına yönelten doyumsuzluk neydi? Belki sadece kelimelerin samimiyetsizliğinden ördüğü hayatını bir tragedya gibi bitirmek arzusu. “Bir şey” oldu da. Ama olan şey Wilde’ın, hayatını, tragedyanın şiirselliğiyle değil tam da hayatın çirkefiyle bitirmesini sağladı. Dönem Londra’sında hiç de nadirattan sayılmayan bir kabahatin sahibi olduğu halde, bunu gizleme gereği görmediği için yıpratıcı bir davanın sonunda, hayatını yitireceği yere düşüverdi: Bir hapishaneye. Kırk yaşındaydı. Reading Goal’de geçen üç yıl. Çıktığında hayat tarafından okunmuş ucuz bir piyasa romanından başka bir şey değildi.

Dehasını hayatına, yeteneğini sanatına yerleştirdiğini düşünen Wilde, aileden kalan temiz bir ismi çamurlara buladığını ve ruhunun incisini bir şarap kadehine attığını itiraf ettiği ünlü De Profundis mektubunda acaba gerçekten samimi miydi? Yoksa hala bir tragedyanın sonunu çağrıştıran gösterişli sözcüklerin mi arkasındaydı?

Son şiiri, yattığı hapishanenin adıyla anılan Reading Goal Balladı’nda, o kadar titizlikle bağlı olduğu estetizmin ilkelerinden vazgeçmişti. Garip ki estetizmin ilkelerinden vazgeçerek yazdığı bu son şiiri en güzel şiiriydi aynı zamanda.

Özgürlüğüne kavuştuktan sadece üç yıl sonra öldü. Kırk altı yaşındaydı, yoksul, yalnız ve horlanmıştı.

Ondan geriye birçok tiyatro eseri, ilginç bir roman olarak daima dikkat çekecek olan Dorian Gray’in Portresi, başka yazılar ve bir erkeğin görüntüsü olarak garipsediğimiz bir yığın fotoğraf kaldı. Ama kendisinden geriye kalan en güzel eser bir türlü alıştığımız mutlu sonlarla bitmeyen o iç acıtıcı peri masallarıydı. Ve o bunları çocukları için öylesine söylediğini, bir kısmını yazıya bile geçirmediğini söylüyordu. Bahtiyar Prensin Heykeli ile Kırlangıç, Gül ile Bülbül, Genç Kral, Balıkçı ve Ruhu… İnsan kalbinin aşkın sıcaklığı. Yazıya geçirilmeyenler arasında da benzerleri var idiyse yazık oldu, hem de çok yazık oldu.

Wilde’ın yaşamı, yaşamın (doğrudan yaşamın kendisinin) sanat olarak sun’ileştirilmesinin bazen ne kadar tehlikeli olabileceğinin tipik bir örneğiydi. Sanatı bulan hayatı yitiriyordu çünkü. Gerçi madalyonun farklı bir yüzü de vardı ve hayatı bulan da sanatı yitiriyordu. Tıpkı Dorian Gray’in Portresi’ndeki kabiliyetli oyuncu Sbyl’in, Shakespeare’in aşık kadınlarını, Juliette’leri, Ophelia’ları oynarken gösterdiği olağanüstü yeteneği, Dorian’a aşık olduktan yani hayattaki aşkı bulduktan sonra, tümden kaybetmesi gibi. Sbyl sanatı hayatla aşarken, Wilde, hayatı sanat olarak (sanatla değil) aşmaya kalkıştı. İkisi de kaybetti.

Nun efendim

Nazan Bekiroğlu
Nun efendim
Nun. Gökte yıldız damlaları, nun’un odasında kandillerin ziyası. Bir nun, onun ismi var ve bir de kalbi var. Bense bir N’yim, odam çıplak, adım ancak verebildiğim ses kadar.
Kırmızı bir kalemle uçuk yeşil bir sahife üzerinde başlıyorum bir nun, bir daha, bir nun daha çekmeye. Zamanım masa üzerinde bordo güller mevsimi. Mekanım hokka, kalem ve mürekkep. Nun bir kase, kanım alev. Yanmak için bir nun, yana yana yazmak için iki nun gerekli. Ben bir N harfiyim. Kırık dökük çizgilerin, sivri uçların elindeyim.

Düştüm nun’un kapısına, dizlerim üstündeyim. Elifba’nın gülle yıkanan gözleri önce, sonra virgül, sonra siz; Nun, efendimsiniz.

Bir kürsü ve bir nokta. Başlangıçta çizgi sertliğinde resmedildiğiniz alfabeden yola çıkıp da nokta ilhamlarıyla tamamlanan bir münhaniye dönüşürken ne kadar yakıcı bir ruh serüveni geçirmişsiniz. Keskin ve sivri uçlarınız, acıyan ve acıtan yanlarınız bir kavs saltanatında nasıl yumuşamış böyle.

Bir nun mührü ki an gelir hattatın alnına yazı, an gelir eline bağdır. İs mürekkebi, kamış kalem. Yetmez. Perdeye gölge salmadan önce daha, görünür sabiteler arasında mevcut bir nun’un görünür kılınması vecd istiyor. Bir kalp için ne kadar çok acı. Bir melek kanat çırpmalı ki nun’un üzerinden, nun hat olsun. Bir hattat öyle hat çekmeli ki, kalbin ritmiyle parmak uçlarındaki ritmin eş olduğu o nefes tutumu anda nun’un adı aşk olsun, bir nun artık bir hattatın ömrüne ilave bir an olsun. Nun efendim şimdi siz, sonsuzluğa açılan mihrabın başındasınız. Üstelik ses verirken, iki nun arasına aldığınız vav’ın da sırrındasınız. Varlığın esası ses, boşlukta çoğalıp duruyor. “Kün” sonunda bir nun var. Önce virgül, sonra siz: Efendimsiniz.

Ebcedle karşılığınız elli. Müfessirlere göre bazen balık, bazen divitsiniz. Cennetlerden bir cennet bazen. Nun’la başlar nun’la biter El-Kalem. “Nun. Ve’l kalem”. Yaradılışınız, kıyamete değin olacak ve bitecek ne varsa yazması buyrulan kalemin yaradılışından hemen sonra. Neyi yazayım, diye sorunca kalem, kaderi, diye cevap almasaydı, var olur muydunuz acaba? Yaradılışı, sizin yaradılışınızdan hemen önce olan kalem yazmaya başlayınca, inilti ve titreyiş düşmüş olmalı hissenize. Sırrınız, bu iniltiyle alakalı, bir dokununca bin ah işitilen bir kase olmanız bundan. Gecelerin kaç saat olduğu sizden sorulmalı. Tersinden nun düzünden de nun olan bu sızılı nefes. Boşluğa ürkek bir titreşim halinde dökülürken siz, aruzda medli okunamayan hecelerin sonundaki harfsiniz. Nun ile biter an, nun ile biter can. Nun ile biter niran, zaman, zindan, feyezan. Nun cennetin ortasında. “Peygamber çiçeği”, eller ve gözler. Önce virgül, virgülden sonra daima siz. Nun efendimsiniz.

Evveli ahiri “bir nar çiçeğini” ezebilir mi benim efendim, parmakları kalem tırnakları karanfil olsa da? Nun efendim bir billur parçası, incecik. Nun efendim karanlığın içinden ses veren titrek ışık salkımı. Alaaddin’in lambası eşyayı incelten bir kış ikindisinde. Ya da bir kandil nun efendim, “kandilliğin içinde”. Rüzgar ne yandan esecek, hangi yandan karanlığa karışacak gizemli nun’un alevindeki sızı? Mumun alevi bile titremez bir hattat, nefesini tutmuş, bir nun çekiyorken.

Peki ama nun efendim, söyler misiniz ben, ben diyorsam şu kırık çizgileriyle N olan ben, kalbimi çatlatan nefesimi nereye salıvereceğim? Çünkü ben, N’yim, kesişen doğruların geometrik nizamında zahirim. Bu kırık çizgilerin nizamını aşıp da sonsuza geçmeyi bir türlü bilemeyeceğim.

Nun efendim, erdem biraz da zor ile mümkün, sen (işte öyle sen efendim), erit sivri uçlarımı, yok et kırık çizgilerimi. Dar açılarımdan, paralel aykırılıklarımdan kurtar beni. Bir münhaniye kalbet, bir nokta ile tamam et beni. Bir kase kıl, doldur yangınınla kalbimi. Bir hattat mağlup olurken süveydasına, bir N ne kadar yakın olabilir nun’un iki gül yaprağı arasına sıkışmış kalbine? Endam aynalarının önünde bunu öğret, sonra öldür beni. Bilmenin armağanı bir cennet sürgünü olsun, çıt çıkarmam razıyım. Çünkü bütün macera bir nun’dan bir nun’a. Önünde dizlerimin üstündeyim, nun, öğret, efendim değil misin?

İşte böyle nun efendim! “Kalem ehlinin satıra dizdikleri ve dizecekleri için” başlangıç nun’du, bitiş de nun olsun. Değil mi ki nun, yazılışı başta, ortada ve sonda birbirinden farklı bir harftir. Ve baştaki nun’la sondaki nun’un makamı artık birbirinin aynı değildir. İki nun arasında geçmiş ve gelecek bir noktada toplanır. Oluş ve mekanın bittiği müntehada mirac. Ya mütekellim! Ne kadar kalem, ne kadar hattat varsa hepsinin hükmü düşer şimdi. Bir melek kanat çırpar bir nun kürsüsünün üzerinden. Önce hüküm, sonra virgül, sonra siz: Nun, efendimsiniz. Hükmümüz sadece bir nun, o da O’nun.