Bir aşkınlık sanatı: Hüsn-i Talil

Nazan Bekiroğlu
Bir aşkınlık sanatı: Hüsn-i Talil
Hüsn-i Talil. Teori kitaplarında, doğal bir oluşu güzel bir sebeple izah etme şeklinde tanımlanan sanatın adı. Hüsn, güzel anlamını karşılıyor lügatlerde; talil, bir sebebe bağlama. Hüsn-i Talil güzel sebebe bağlama.
Bu tür bir duyuş tarzının devreye girdiği yerde artık, botanikçiye göre basit bir beslenme içgüdüsüyle gül fidanında nasibini arayan bülbülün dallara konup kalkması koskoca bir aşk öyküsüne dönüşüyor. Fizikçiye bakılırsa pervane ve mum arasındaki teta açısının olası değerlerinden birine göre zuhur eden “yanma”, talil-i hüsn edilince inanılmaz bir fena sırrını ifşa ediyor. Ya da goncanın kızarıvermesi aniden, sevgilinin yanağının güzelliği karşısında duyduğu utançtan oluveriyor. Mumların yanması basit bir aydınlanma ihtiyacının neticesi olmaktan çıkıveriyor da, sevgilinin gelişine dair bir ümidin şemdanlar başında yaktığı ateşin hummasına dönüşüveriyor. Ömrü boyunca kadrinin bilinmediğinden müşteki şair, öldüğü zaman ancak kadrinin bilineceği ve dostların karşısında saf saf ihtiram duruşuna geçeceği ümidinde. Sevgilinin saçını tararken kazara yanağına değen tarak bu temasın darbesiyle paramparça.

Her şey bir Hüsn-i Talille izah olunur Divan şairine göre. Aynaların döne döne dört bir yana bakması kadar, güvercinin döne döne uçması. Asılan adamın darağacında canını başını döne döne vermesi kadar gökte güneşin yanması, yıldızın kayması. Veya, ilkbaharda akarsuların bulanması. Bu bozbulanık akış artık, karların erimesi ve yağmurların bereketlenmesine ilişkin bir taşkının tehlikeli armağanı olmaktan çıkmış, aşıkın kanlı gözyaşlarının suyu bulandırması gibi bir sebebe bağlanmıştır. Çünkü ilkbahar gül mevsimidir ve açılan her gül aşıka sevgiliyi hatırlatmaktadır.

Habibim fasl-ı güldür bu akarsular bulanmaz mı

(Bulanır, bulanır elbet. Bulanmaz mı?)

Su etrafında ne kadar çok Hüsn-i Talil. Servinin ayağına akıyorsa su, dalgalar birbirini aşarak kıyıya koşuyorsa, mahiyeti doğa bilimleriyle kolayca açıklanabilecek birer vakıa olmaktan çıkarak bunlar, yine bir gönül macerasına dönüşüveriyorlar. Çoban çeşmesi bağdan bağa geziyorsa asıl neden, suyun mahiyetinde filan değil, sadece çoban çeşmesinin ateşten kızaran bir gül aramasında gizli. Veya Hüsn-i Talillerin en güzellerinden biri; su, başını taştan taşa vurup avare geziyorsa, alemlere rahmet olarak inenin ayağının tozuna yetme gayretinden.

Hak-i payine yetem der ömrlerdir muttasıl

Başını taştan taşa vurup gezer avare su

Su, vuslat ümmidiyle başını taştan taşa vurup geze dursun, Divan şairinin hikayesi öyle devam ediyor ki, gösterilen sebebin hakiki olmama şartı Hüsn-i Talili bir yalana dönüştürüyor. Yani talil-i adiye göre, ne şair güneşe baktığında o mah yüzlüyü hatırlayarak gözleri dola geliyor, ne gül bekleyişin acısıyla yollara kulağını tutuyor, ne de sümbül yas içinde saçlarını çözüyor. Her şey kendi doğal akışı içinde saklı hasılı. Bir bakış farkı sadece. Divan şairi öyleyse, talilleriyle Hüsn-i Talilleri arasında, yani iki bakış arasında, hayatı değiştirip duruyor. Esası bir inkardan ibaret olan Hüsn-i Talil, zekanın gerçek üzerindeki değiştirici kabiliyetinden vücut buluyor çünkü. Kısacası bir kabullenemeyiş, bir içe sindiremeyiş. Lakin bu değiştirme, bu inkar, bu kaçış; kaçmak için değil, bulmak için yapılmışa benziyor. Hüsn-i Talil bir yalan, ama daha yüksek bir gerçeği işaret etmek için söylenen bir yalan. Hüsn-i Talil şarkın kainata güzel nazarı. Her şeyi ama her şeyi sevgili etrafında tanzim eden aşkın bakışı. Aşkta hile mübah, savaşta da. Onun için iki bakış arasında Hüsn-i Talil aşkın bakış. Giderek bütün bir Divan edebiyatı. Tümüyle bir yaşam biçimi. Sır perdesini aralayan perde.

Tüm söylediği bir vatandan ayrılış hikayesinden başka şey olmayan bulutların altında ıslanan şark dünyasında Hüsn-i Talil belki de sanatların en güzeli. Çünkü gerçeği dönüştürerek yürünecek bir sıla yolculuğunda Hüsn-i Talil, hatırlamanın dışa vurumu. Bu görüngüler dünyasında sebepleri saptırarak söylediğim her şey uzak bir bahçenin kokusundan Talil burada, hüsün orada değil mi neticede? Mesele hatırlamayı başarabilmekte. Şühud burada misal orada. Dahası sedir burada idea orada. Ben tutsağım, mağara burada gölge şurada. Bütün gördüğüm gölgelerden ibaret. Suret burada asıl orada. Ne zaman ki zincirlerimden çözülüp mağaranın kapısına dönerim. Gözlerim kamaşır önce, sonra yavaş yavaş alışırım ışığa. O zaman Hüsn-i Talillerin gerçekte talil olduğunu bilirim.

Çünkü Hüsn-i Talil güzel sebebe bağlama değil, asıl sebebi fark etme sanatı belki. Şarka mahsus bir adese. Suyun gerçekten Hz. Peygamberin ayağı tozuna yetmek için başını taştan taşa vurarak ömrlerdir akıp durmadığını kim iddia edebilir? Bülbülün gerçekte güle aşık olmadığını? Bir seher vakti sünbüllerin bir sağa bir sola salınıp durarak zikrettiğini fark eden bir Sinan’a hepimiz inanmadık mı? Sünbül Sinan’a.

Leave a comment

Your comment