Bir avuç kadındılar-II

Nazan Bekiroğlu
Bir avuç kadındılar-II
Muhteşem güneşlerle dolu lâcivert bir akşam semasında düşük kadirden birkaç yıldızcıktılar. Saçtıkları ışık kendilerine dair olmayan bir ışıktı.
Kullandıkları dil çoğu kez gevşek ve çözüktü. Meslektaşları kadar iyi kullanamadılar vezni ve kafiyeyi de. Lâkin şiirlerinde asıl eksik olan, her büyük eserde bulunması gereken içtenlikti. Çünkü dil, şiir kadar hayat anlamına da gelmekteydi ve eser “eser” olamayınca içtenliğin bir anlamı yoktu. Değil mi ki kimse hatıra defterlerini şiirden addetmiyordu.
Cinnet halinden, -şuurla aynı kökten gelen- şiir haline geçmede bir mani mi teşkil ediyordu baskın vasfı duygusallık olan psikolojileri? Psikolojik neden! Ya da kendilerini, kalıpları ve haddi çoktan belirlenmiş bir şiirin erkek kalbi etrafında teşekkül eden mazmunlarıyla ifade ederken bir tür iktidar gösterisi hevesinde miydiler? Edebî neden! Yoksa asırlar içinde üzerlerinde oluşan bir baskı ile sözcüklerden bile mi korkar olmuştular? Sosyolojik neden!
Ne kadar çok neden! Ama neden?
Ahmet Rasim’e bakılırsa dönemlerinde, hicrandan, visalden, firaktan, uykusuzluktan, hicrandan, âh’tan.. bahsetmeleri bile bir hayli ayıp bir hayli utanç verici sayıldı. (Eser “eser” olamadığı için mi içtenlik ayıba dönüşüyordu? Ve eser gelmediği için mi geriye sadece “kadınlık” kalıyordu?) Fark edilmemeleri gerekirken kendilerinden bahsedilmesine davetiye mi çıkarıyorlardı? Bedenin güzelliği kadar kalbin güzelliği de setredilmeli değil miydi? Kalplerini örttüler o zaman, en güzel yerlerini.
Ama kalpsiz değillerdi. Ama yazmasalar öleceklerdi. Bir tür temkin programı geliştirdiler öyleyse. Ve hepsi de kendilerini kendi dili ve kendi kalbiyle değil, kendilerinin olmayan bir kalple ifade ettiler. Bir erkeğin kalbiyle, erkek şairler de “öyle” yazmıyorlar mıydı zaten? O zaman meşru ve muaftırlar. Kendilerine ait bir yürek değildi kuşandıkları nasılsa. Ödünç bir yürekle gördüler, ödünç bir yürekle sevdiler. Ama ne garipti. Yani iki mangal gibiyken yürekleri ödünç bir yürekle yazmaya kalkışmaları ne garip işti.
Ödünç bir kalbin dili de ödünç idi. Erkek gibi konuştular. Erkek gibi yazdılar. Kadın gibi yazmakta “Erkekçesine yürekli” olamadılar. Ortaya çıkan şiir de elbet kendilerinin değildi. Kalbe iyeliği olmayan bir dildi bu. Kuşkusuz bunun böyle olduğunu kendileri de bildiler. Gülümsemiş olmalılar, haksızlığa uğramanın kendilerini alacaklı kılan o eşsiz lezzetiyle. Zamana havale edip yüreklerinin asıl rengini gülümsemiş olmalılar, “bıyık altından” değilse de!
Esere dönüştürülememiş bir kadın kalbi. Kime dair bir kayıptı? Kadına mı, eski edebiyata mı? Bu yüzden şiir yetmeyince değil, şiire yetemeyince, içlerinde geleneksel sanatların diğer dallarına da ilgi duyanlar oldu. Bestekâr oldular kimi, kimi hattat oldular. Dahası tasavvufun ikliminde kendini ifadenin dili daha geniş bir soluk vermiş olmalı ki, kimi Kadiri, kimi Nakşi, kimi Mevlevi idi. Bu yolda kendi kalplerinden alıp verdikleri nefesler tükenmişti. Değil mi ki kendini ifade hayatî bir ihtiyaçtı, akacak su kabında durmazdı.
Nazire çokça baş vurdukları bir şiir türüydü. Benzer şeyler yazmakla iktifa ettiler görünürde. Necati, döne döne gökyüzüne çıkan âh’ının kıvılcımıyla gökyüzü kandilinin ciğerini tutuştururken, Mihri, kendi ciğerine düşen hayalin şevkinde tutuşan gam ateşiyle iktifa etti. Kanaat onlarda başlı başına bir muamma idi çünki. Gerçekte Necati’ninki mi, Mihri’ninki mi, hangi yangın daha büyüktü, kim bilebilir? Tevazudan başka payları yoktu asırların ölçeğinde. Ve yaradılıştan gelen özellikleriydi özveri. Öyle ki içlerinden biri kendi Divan’ını bir kenara itiverdi de, büyük büyük dedesi Muhibbi’nin Divan’ını bastırıverdi. Âdile Sultan, “Ben sultanım falan demeden.”(*)
Kimi, ne söylese, ne kadar güzel söylese de kadın olmasına bağlı bir horgörünün peşin mağlûbiyetinde daldan yapraktan değil ta gövdeden budandı. Hem öyle derin budandı ki bir daha sürgün veremedi. Kimi de tam tersine, kadın olmasına bağlı bir hoşgörünün gölgesinde ne söylese, gerçek mahiyetini hiç bilemeden söylediği şiirin, yaşadı gitti, içi boş övgülerin, sun’î alkışların arasında boğularak. Başı okşanan sevimli kız çocuğu. Öyle garipti ki talihleri, kadın oldukları için hak etmedikleri kadar yükseltildiler kimi, kimi kadın oldukları için hak ettikleri şiiri asla söyleyemediler. Varlıklarına neden olan şey yokluklarının nedeniydi aslında. Bir türlü “kadın şair” olmaktan kurtulup da “şair” olamadılar. Oysa aslolan şair olmaktı, kadın şair erkek şair olmadan önce ve sonra.
Bu yazı edebiyatın kadını erkeği olmayacağına inanan biri tarafından kaleme alındı. O, kadın şairlerin, isimleri önündeki kadın sıfatını aşarak salt şairden ibaret kalacakları (görülecekleri de denebilir) günün ümidiyle bekliyor. Kadın şairleri kadın olmayan şairlerden ayırmak gibi bir gayesi de yok. Yok, yok ya yine de bütün yaptığı malûmu ilâmdan öteye geçiyor. Çünkü şairin (ve bütün şairlerin) iznine sığınarak; ben bu (yazıyı) yazdım (kadın) çeşidi / Öyle kar yağdı ki içim üşüdü.(**)
(*) İsmet Kür, Adile Sultan.
(**) Ben bu şiiri yazdım âşık çeşidi / Öyle kar yağdı ki içim üşüdü, Sezai Karakoç, Kar Şiiri.

Comments (1)

nihalEylül 15th, 2009 at 3:25 pm

halbuki kadinin adi askti..

askin adi kadin iken …

söz ; kadindan erkek tarafindan ödunc alindi…

kadin; siirlerde sözsuz kaldi..

sözu siire ulastiranlarinsa adi yandi…

Leave a comment

Your comment