Bir avuç kadınlar-1

Nazan Bekiroğlu
Bir avuç kadınlar-1
Bir avuç kadınları. İki elin parmaklarından belki biraz fazla. Şuara Tezkireleri’ne bakılırsa Divan edebiyatının kadın kanadı ancak onlardan soruldu. Garip ki adları vardı da şiirleri yoktu. Ne yapsındılar. Yaşamak kolay da yazmak öylesine zordu.
Kimi Trabzonlu, kimi Amasyalı, çoğu İstanbullu. Bereketli topraklarda boy verdiler hasılı. Kimi bir şehzade sancağının gölgesinde, kimi payitahttaki kendisi de bir şair olan koca çınarın sayesinde. Öyle işte; ama mutlaka bir sayede.

Kimi Fatih döneminin sanata ve sanatkara bakışındaki o engin iklimde boy verebildi. (Zeynep, Mihri), kimi Divan şiirinin bütün tarihçesi boyunca en mükemmel örneklerin verildiği on altıncı asır ihtişamında kadın şairleri tek başına temsil etti (Hubbi Hatun). Gerçi aynı asırda Baki’nin hatunu Tuti’den de şair olarak söz edildi ya, nasılsa, yüzlerce şiirle adını sahife-i alemde sonsuz kılan Baki’nin ikliminde, ondan geriye bir tek mısra kalabildi. Bu yüzden işte on altıncı asrı kadın şair olarak tek başına temsil eden Hubbi Hatun’un işi ne kadar zordu. Başta hükümdarın kendisi olmak üzere (Muhıbbi), Fuzuli, Baki, Hayali, Zati, Nev’i gibi muhteşem güneşlerle dolu bir semada Hubbi, her halde ancak kendi hacmi kadar ışık salabilen düşük kadirden bir yıldız çıktı. Çstelik saçtığı ışık da kendisinden değil, ödünç bir ışıktı.

Kimi bir sadrazamın kızıydı, kimi bir şeyhülislamın. Kimi bir müderrisin, kimi bir valinin. Babası kadı, kazasker olanlar da vardı. Demek istediğim, hemcinslerinin birçoğundan daha nasipliydiler. Özel hocalar tutulabildi onlara, eğitimlerine özen gösterildi. Bazılarının bizatihi ilk hocaları babalarıydı. Kimi, babanın kız çocuk üzerindeki yansıması anlamına gelenağabey tarafından yetiştirildiyer, eğitildiler. Ama bazen bu ışığın boyasıyla öyle bir boyandılar ki, söz gelimi Hamid’in kardeşi Mihrünnisa ne söylese ağabeyinin söylediklerinin rengindeydi.

Hemen hepsi sosyal statü ve yaşam standardı itibariyle yüksek ailelere mensuptular. Lakin zaman zaman aralarından öylesine ters talihli birisi çıkıverdi ki Yaşar Nezihe gibi, fırtınalı bir gecede kadem bastı bu dünyaya, yoksulluğun ve sıkıntının fırtınalarından hiç kurtulamadı, öyle yaşadı öyle ölüp gitti. Belki en çok ondaki cevheri merak etmeli. Hiçbir çapalama, budama, bakım görmeden, harabeler arasında, kayalıklar üzerinde boy veren bir yabani çiçeğin usaresini.

Çoğunlukla evlilikleri, şiir ve sanat faaliyetleri ile pek de iç açıcı bir temas içinde değildi. Bu mutsuz çoğunluk, bir şiiri var oldukları için mi mutsuz oldular, mutsuz oldukları için mi bir şiirleri var oldu, her zaman için tartışabilir (belki tartışmaya gerek bile yoktur); ama şiir öyle anlaşılıyor ki onlar için hem bir sebep hem bir neticeydi.

Hem öyle bir netice ki kimi Amasyalı Mihri gibi, Hammer’den gelecek “Osmanlı Saphosu” yaftalamasındaki, ilk bakışta büyüleyici; ama bir başka bakışta incitici, imaları göğüsleyebilecek kadar kendi başına buyruk, hiç evlenmeden yaşadı. Birazda başına bela güzellik şöhretinin himayesi ve tehdidi altında, masum aşk dedikodularına karıştı adı. kimi daha ilk geceden kalabalığına dayanamayacağını anladığı bir adamın ikliminden munis ve müşfik baba evine gerisin geri dönüverdi (Leyla), hakkında çıkan dedikoduları,

Sağ olsun ehibbu da ne derlerse desinler,

mısraıyla karşılayacak aşkınlığa ulaştı, kimi.

Kimi sürdürdü, kimi bitirdi. Kimi kendisini mutlu edemeyen bir adamdan ayrıldıktan yıllar sonra ölümü haberi üzerine, sağlığında kendisini ber-murad edemeyen o ademi, ölüm döşeğindeki bütün yalvarmalarına rağmen, affetmeye yanaşmadı (Yaşar Nezihe).

Kadın fıtrati mi, ben de bilmem ne demeli?

Ama bütün sorunlarıyla ve bütün sorunlarına rağmen vardılar. Öyle olmasaydı, bütün kıymetlerini gözden geçiren II. Meşrutiyet dönemi aydınının, Türkçüsünden İslamcısına, Osmanlıcısından Batıcısına, hepsinin, üzerinde birleştiği en büyük ortak payda kadına dair olur muydu? Hepsinin programında, aralarında yöntem farkı bulunsa da, kadın ve kadınının durumunun iyileştirilmesine dair hem de “babayiğit” bir madde mutlaka bulunur muydu? Bunun anlamı, çözüm öneriliyorsa problem de var demek değil miydi? Ve yine bunun anlamı, o kadınların yanında omuzdaşları erkekler de vardı; babaları, kardeşleri, kocaları, meslektaşları; böyle demek değil miydi?

Büyük büyük annelerimizdiler. Bir avuç güzel kadındılar. İki elin parmaklarından biraz fazla.

Ya bir şehzade sancağı, ya payitahtta bir koca çınar. Hep gölgede kaldılar.

Leave a comment

Your comment