Bir aşkınlık sanatı: Hüsn-i Talil

Nazan Bekiroğlu
Bir aşkınlık sanatı: Hüsn-i Talil
Hüsn-i Talil. Teori kitaplarında, doğal bir oluşu güzel bir sebeple izah etme şeklinde tanımlanan sanatın adı. Hüsn, güzel anlamını karşılıyor lügatlerde; talil, bir sebebe bağlama. Hüsn-i Talil güzel sebebe bağlama.
Bu tür bir duyuş tarzının devreye girdiği yerde artık, botanikçiye göre basit bir beslenme içgüdüsüyle gül fidanında nasibini arayan bülbülün dallara konup kalkması koskoca bir aşk öyküsüne dönüşüyor. Fizikçiye bakılırsa pervane ve mum arasındaki teta açısının olası değerlerinden birine göre zuhur eden “yanma”, talil-i hüsn edilince inanılmaz bir fena sırrını ifşa ediyor. Ya da goncanın kızarıvermesi aniden, sevgilinin yanağının güzelliği karşısında duyduğu utançtan oluveriyor. Mumların yanması basit bir aydınlanma ihtiyacının neticesi olmaktan çıkıveriyor da, sevgilinin gelişine dair bir ümidin şemdanlar başında yaktığı ateşin hummasına dönüşüveriyor. Ömrü boyunca kadrinin bilinmediğinden müşteki şair, öldüğü zaman ancak kadrinin bilineceği ve dostların karşısında saf saf ihtiram duruşuna geçeceği ümidinde. Sevgilinin saçını tararken kazara yanağına değen tarak bu temasın darbesiyle paramparça.

Her şey bir Hüsn-i Talille izah olunur Divan şairine göre. Aynaların döne döne dört bir yana bakması kadar, güvercinin döne döne uçması. Asılan adamın darağacında canını başını döne döne vermesi kadar gökte güneşin yanması, yıldızın kayması. Veya, ilkbaharda akarsuların bulanması. Bu bozbulanık akış artık, karların erimesi ve yağmurların bereketlenmesine ilişkin bir taşkının tehlikeli armağanı olmaktan çıkmış, aşıkın kanlı gözyaşlarının suyu bulandırması gibi bir sebebe bağlanmıştır. Çünkü ilkbahar gül mevsimidir ve açılan her gül aşıka sevgiliyi hatırlatmaktadır.

Habibim fasl-ı güldür bu akarsular bulanmaz mı

(Bulanır, bulanır elbet. Bulanmaz mı?)

Su etrafında ne kadar çok Hüsn-i Talil. Servinin ayağına akıyorsa su, dalgalar birbirini aşarak kıyıya koşuyorsa, mahiyeti doğa bilimleriyle kolayca açıklanabilecek birer vakıa olmaktan çıkarak bunlar, yine bir gönül macerasına dönüşüveriyorlar. Çoban çeşmesi bağdan bağa geziyorsa asıl neden, suyun mahiyetinde filan değil, sadece çoban çeşmesinin ateşten kızaran bir gül aramasında gizli. Veya Hüsn-i Talillerin en güzellerinden biri; su, başını taştan taşa vurup avare geziyorsa, alemlere rahmet olarak inenin ayağının tozuna yetme gayretinden.

Hak-i payine yetem der ömrlerdir muttasıl

Başını taştan taşa vurup gezer avare su

Su, vuslat ümmidiyle başını taştan taşa vurup geze dursun, Divan şairinin hikayesi öyle devam ediyor ki, gösterilen sebebin hakiki olmama şartı Hüsn-i Talili bir yalana dönüştürüyor. Yani talil-i adiye göre, ne şair güneşe baktığında o mah yüzlüyü hatırlayarak gözleri dola geliyor, ne gül bekleyişin acısıyla yollara kulağını tutuyor, ne de sümbül yas içinde saçlarını çözüyor. Her şey kendi doğal akışı içinde saklı hasılı. Bir bakış farkı sadece. Divan şairi öyleyse, talilleriyle Hüsn-i Talilleri arasında, yani iki bakış arasında, hayatı değiştirip duruyor. Esası bir inkardan ibaret olan Hüsn-i Talil, zekanın gerçek üzerindeki değiştirici kabiliyetinden vücut buluyor çünkü. Kısacası bir kabullenemeyiş, bir içe sindiremeyiş. Lakin bu değiştirme, bu inkar, bu kaçış; kaçmak için değil, bulmak için yapılmışa benziyor. Hüsn-i Talil bir yalan, ama daha yüksek bir gerçeği işaret etmek için söylenen bir yalan. Hüsn-i Talil şarkın kainata güzel nazarı. Her şeyi ama her şeyi sevgili etrafında tanzim eden aşkın bakışı. Aşkta hile mübah, savaşta da. Onun için iki bakış arasında Hüsn-i Talil aşkın bakış. Giderek bütün bir Divan edebiyatı. Tümüyle bir yaşam biçimi. Sır perdesini aralayan perde.

Tüm söylediği bir vatandan ayrılış hikayesinden başka şey olmayan bulutların altında ıslanan şark dünyasında Hüsn-i Talil belki de sanatların en güzeli. Çünkü gerçeği dönüştürerek yürünecek bir sıla yolculuğunda Hüsn-i Talil, hatırlamanın dışa vurumu. Bu görüngüler dünyasında sebepleri saptırarak söylediğim her şey uzak bir bahçenin kokusundan Talil burada, hüsün orada değil mi neticede? Mesele hatırlamayı başarabilmekte. Şühud burada misal orada. Dahası sedir burada idea orada. Ben tutsağım, mağara burada gölge şurada. Bütün gördüğüm gölgelerden ibaret. Suret burada asıl orada. Ne zaman ki zincirlerimden çözülüp mağaranın kapısına dönerim. Gözlerim kamaşır önce, sonra yavaş yavaş alışırım ışığa. O zaman Hüsn-i Talillerin gerçekte talil olduğunu bilirim.

Çünkü Hüsn-i Talil güzel sebebe bağlama değil, asıl sebebi fark etme sanatı belki. Şarka mahsus bir adese. Suyun gerçekten Hz. Peygamberin ayağı tozuna yetmek için başını taştan taşa vurarak ömrlerdir akıp durmadığını kim iddia edebilir? Bülbülün gerçekte güle aşık olmadığını? Bir seher vakti sünbüllerin bir sağa bir sola salınıp durarak zikrettiğini fark eden bir Sinan’a hepimiz inanmadık mı? Sünbül Sinan’a.

Bir avuç kadındılar-II

Nazan Bekiroğlu
Bir avuç kadındılar-II
Muhteşem güneşlerle dolu lâcivert bir akşam semasında düşük kadirden birkaç yıldızcıktılar. Saçtıkları ışık kendilerine dair olmayan bir ışıktı.
Kullandıkları dil çoğu kez gevşek ve çözüktü. Meslektaşları kadar iyi kullanamadılar vezni ve kafiyeyi de. Lâkin şiirlerinde asıl eksik olan, her büyük eserde bulunması gereken içtenlikti. Çünkü dil, şiir kadar hayat anlamına da gelmekteydi ve eser “eser” olamayınca içtenliğin bir anlamı yoktu. Değil mi ki kimse hatıra defterlerini şiirden addetmiyordu.
Cinnet halinden, -şuurla aynı kökten gelen- şiir haline geçmede bir mani mi teşkil ediyordu baskın vasfı duygusallık olan psikolojileri? Psikolojik neden! Ya da kendilerini, kalıpları ve haddi çoktan belirlenmiş bir şiirin erkek kalbi etrafında teşekkül eden mazmunlarıyla ifade ederken bir tür iktidar gösterisi hevesinde miydiler? Edebî neden! Yoksa asırlar içinde üzerlerinde oluşan bir baskı ile sözcüklerden bile mi korkar olmuştular? Sosyolojik neden!
Ne kadar çok neden! Ama neden?
Ahmet Rasim’e bakılırsa dönemlerinde, hicrandan, visalden, firaktan, uykusuzluktan, hicrandan, âh’tan.. bahsetmeleri bile bir hayli ayıp bir hayli utanç verici sayıldı. (Eser “eser” olamadığı için mi içtenlik ayıba dönüşüyordu? Ve eser gelmediği için mi geriye sadece “kadınlık” kalıyordu?) Fark edilmemeleri gerekirken kendilerinden bahsedilmesine davetiye mi çıkarıyorlardı? Bedenin güzelliği kadar kalbin güzelliği de setredilmeli değil miydi? Kalplerini örttüler o zaman, en güzel yerlerini.
Ama kalpsiz değillerdi. Ama yazmasalar öleceklerdi. Bir tür temkin programı geliştirdiler öyleyse. Ve hepsi de kendilerini kendi dili ve kendi kalbiyle değil, kendilerinin olmayan bir kalple ifade ettiler. Bir erkeğin kalbiyle, erkek şairler de “öyle” yazmıyorlar mıydı zaten? O zaman meşru ve muaftırlar. Kendilerine ait bir yürek değildi kuşandıkları nasılsa. Ödünç bir yürekle gördüler, ödünç bir yürekle sevdiler. Ama ne garipti. Yani iki mangal gibiyken yürekleri ödünç bir yürekle yazmaya kalkışmaları ne garip işti.
Ödünç bir kalbin dili de ödünç idi. Erkek gibi konuştular. Erkek gibi yazdılar. Kadın gibi yazmakta “Erkekçesine yürekli” olamadılar. Ortaya çıkan şiir de elbet kendilerinin değildi. Kalbe iyeliği olmayan bir dildi bu. Kuşkusuz bunun böyle olduğunu kendileri de bildiler. Gülümsemiş olmalılar, haksızlığa uğramanın kendilerini alacaklı kılan o eşsiz lezzetiyle. Zamana havale edip yüreklerinin asıl rengini gülümsemiş olmalılar, “bıyık altından” değilse de!
Esere dönüştürülememiş bir kadın kalbi. Kime dair bir kayıptı? Kadına mı, eski edebiyata mı? Bu yüzden şiir yetmeyince değil, şiire yetemeyince, içlerinde geleneksel sanatların diğer dallarına da ilgi duyanlar oldu. Bestekâr oldular kimi, kimi hattat oldular. Dahası tasavvufun ikliminde kendini ifadenin dili daha geniş bir soluk vermiş olmalı ki, kimi Kadiri, kimi Nakşi, kimi Mevlevi idi. Bu yolda kendi kalplerinden alıp verdikleri nefesler tükenmişti. Değil mi ki kendini ifade hayatî bir ihtiyaçtı, akacak su kabında durmazdı.
Nazire çokça baş vurdukları bir şiir türüydü. Benzer şeyler yazmakla iktifa ettiler görünürde. Necati, döne döne gökyüzüne çıkan âh’ının kıvılcımıyla gökyüzü kandilinin ciğerini tutuştururken, Mihri, kendi ciğerine düşen hayalin şevkinde tutuşan gam ateşiyle iktifa etti. Kanaat onlarda başlı başına bir muamma idi çünki. Gerçekte Necati’ninki mi, Mihri’ninki mi, hangi yangın daha büyüktü, kim bilebilir? Tevazudan başka payları yoktu asırların ölçeğinde. Ve yaradılıştan gelen özellikleriydi özveri. Öyle ki içlerinden biri kendi Divan’ını bir kenara itiverdi de, büyük büyük dedesi Muhibbi’nin Divan’ını bastırıverdi. Âdile Sultan, “Ben sultanım falan demeden.”(*)
Kimi, ne söylese, ne kadar güzel söylese de kadın olmasına bağlı bir horgörünün peşin mağlûbiyetinde daldan yapraktan değil ta gövdeden budandı. Hem öyle derin budandı ki bir daha sürgün veremedi. Kimi de tam tersine, kadın olmasına bağlı bir hoşgörünün gölgesinde ne söylese, gerçek mahiyetini hiç bilemeden söylediği şiirin, yaşadı gitti, içi boş övgülerin, sun’î alkışların arasında boğularak. Başı okşanan sevimli kız çocuğu. Öyle garipti ki talihleri, kadın oldukları için hak etmedikleri kadar yükseltildiler kimi, kimi kadın oldukları için hak ettikleri şiiri asla söyleyemediler. Varlıklarına neden olan şey yokluklarının nedeniydi aslında. Bir türlü “kadın şair” olmaktan kurtulup da “şair” olamadılar. Oysa aslolan şair olmaktı, kadın şair erkek şair olmadan önce ve sonra.
Bu yazı edebiyatın kadını erkeği olmayacağına inanan biri tarafından kaleme alındı. O, kadın şairlerin, isimleri önündeki kadın sıfatını aşarak salt şairden ibaret kalacakları (görülecekleri de denebilir) günün ümidiyle bekliyor. Kadın şairleri kadın olmayan şairlerden ayırmak gibi bir gayesi de yok. Yok, yok ya yine de bütün yaptığı malûmu ilâmdan öteye geçiyor. Çünkü şairin (ve bütün şairlerin) iznine sığınarak; ben bu (yazıyı) yazdım (kadın) çeşidi / Öyle kar yağdı ki içim üşüdü.(**)
(*) İsmet Kür, Adile Sultan.
(**) Ben bu şiiri yazdım âşık çeşidi / Öyle kar yağdı ki içim üşüdü, Sezai Karakoç, Kar Şiiri.

Bir avuç kadınlar-1

Nazan Bekiroğlu
Bir avuç kadınlar-1
Bir avuç kadınları. İki elin parmaklarından belki biraz fazla. Şuara Tezkireleri’ne bakılırsa Divan edebiyatının kadın kanadı ancak onlardan soruldu. Garip ki adları vardı da şiirleri yoktu. Ne yapsındılar. Yaşamak kolay da yazmak öylesine zordu.
Kimi Trabzonlu, kimi Amasyalı, çoğu İstanbullu. Bereketli topraklarda boy verdiler hasılı. Kimi bir şehzade sancağının gölgesinde, kimi payitahttaki kendisi de bir şair olan koca çınarın sayesinde. Öyle işte; ama mutlaka bir sayede.

Kimi Fatih döneminin sanata ve sanatkara bakışındaki o engin iklimde boy verebildi. (Zeynep, Mihri), kimi Divan şiirinin bütün tarihçesi boyunca en mükemmel örneklerin verildiği on altıncı asır ihtişamında kadın şairleri tek başına temsil etti (Hubbi Hatun). Gerçi aynı asırda Baki’nin hatunu Tuti’den de şair olarak söz edildi ya, nasılsa, yüzlerce şiirle adını sahife-i alemde sonsuz kılan Baki’nin ikliminde, ondan geriye bir tek mısra kalabildi. Bu yüzden işte on altıncı asrı kadın şair olarak tek başına temsil eden Hubbi Hatun’un işi ne kadar zordu. Başta hükümdarın kendisi olmak üzere (Muhıbbi), Fuzuli, Baki, Hayali, Zati, Nev’i gibi muhteşem güneşlerle dolu bir semada Hubbi, her halde ancak kendi hacmi kadar ışık salabilen düşük kadirden bir yıldız çıktı. Çstelik saçtığı ışık da kendisinden değil, ödünç bir ışıktı.

Kimi bir sadrazamın kızıydı, kimi bir şeyhülislamın. Kimi bir müderrisin, kimi bir valinin. Babası kadı, kazasker olanlar da vardı. Demek istediğim, hemcinslerinin birçoğundan daha nasipliydiler. Özel hocalar tutulabildi onlara, eğitimlerine özen gösterildi. Bazılarının bizatihi ilk hocaları babalarıydı. Kimi, babanın kız çocuk üzerindeki yansıması anlamına gelenağabey tarafından yetiştirildiyer, eğitildiler. Ama bazen bu ışığın boyasıyla öyle bir boyandılar ki, söz gelimi Hamid’in kardeşi Mihrünnisa ne söylese ağabeyinin söylediklerinin rengindeydi.

Hemen hepsi sosyal statü ve yaşam standardı itibariyle yüksek ailelere mensuptular. Lakin zaman zaman aralarından öylesine ters talihli birisi çıkıverdi ki Yaşar Nezihe gibi, fırtınalı bir gecede kadem bastı bu dünyaya, yoksulluğun ve sıkıntının fırtınalarından hiç kurtulamadı, öyle yaşadı öyle ölüp gitti. Belki en çok ondaki cevheri merak etmeli. Hiçbir çapalama, budama, bakım görmeden, harabeler arasında, kayalıklar üzerinde boy veren bir yabani çiçeğin usaresini.

Çoğunlukla evlilikleri, şiir ve sanat faaliyetleri ile pek de iç açıcı bir temas içinde değildi. Bu mutsuz çoğunluk, bir şiiri var oldukları için mi mutsuz oldular, mutsuz oldukları için mi bir şiirleri var oldu, her zaman için tartışabilir (belki tartışmaya gerek bile yoktur); ama şiir öyle anlaşılıyor ki onlar için hem bir sebep hem bir neticeydi.

Hem öyle bir netice ki kimi Amasyalı Mihri gibi, Hammer’den gelecek “Osmanlı Saphosu” yaftalamasındaki, ilk bakışta büyüleyici; ama bir başka bakışta incitici, imaları göğüsleyebilecek kadar kendi başına buyruk, hiç evlenmeden yaşadı. Birazda başına bela güzellik şöhretinin himayesi ve tehdidi altında, masum aşk dedikodularına karıştı adı. kimi daha ilk geceden kalabalığına dayanamayacağını anladığı bir adamın ikliminden munis ve müşfik baba evine gerisin geri dönüverdi (Leyla), hakkında çıkan dedikoduları,

Sağ olsun ehibbu da ne derlerse desinler,

mısraıyla karşılayacak aşkınlığa ulaştı, kimi.

Kimi sürdürdü, kimi bitirdi. Kimi kendisini mutlu edemeyen bir adamdan ayrıldıktan yıllar sonra ölümü haberi üzerine, sağlığında kendisini ber-murad edemeyen o ademi, ölüm döşeğindeki bütün yalvarmalarına rağmen, affetmeye yanaşmadı (Yaşar Nezihe).

Kadın fıtrati mi, ben de bilmem ne demeli?

Ama bütün sorunlarıyla ve bütün sorunlarına rağmen vardılar. Öyle olmasaydı, bütün kıymetlerini gözden geçiren II. Meşrutiyet dönemi aydınının, Türkçüsünden İslamcısına, Osmanlıcısından Batıcısına, hepsinin, üzerinde birleştiği en büyük ortak payda kadına dair olur muydu? Hepsinin programında, aralarında yöntem farkı bulunsa da, kadın ve kadınının durumunun iyileştirilmesine dair hem de “babayiğit” bir madde mutlaka bulunur muydu? Bunun anlamı, çözüm öneriliyorsa problem de var demek değil miydi? Ve yine bunun anlamı, o kadınların yanında omuzdaşları erkekler de vardı; babaları, kardeşleri, kocaları, meslektaşları; böyle demek değil miydi?

Büyük büyük annelerimizdiler. Bir avuç güzel kadındılar. İki elin parmaklarından biraz fazla.

Ya bir şehzade sancağı, ya payitahtta bir koca çınar. Hep gölgede kaldılar.

Nokta vesselam

Nazan Bekiroğlu
Nokta vesselam
Başlangıçta nokta vardı. Her şey bir noktayla başladı. Kalemi kağıdın üzerine koydum, nokta. Kalemi kaldırdım kağıdın üzerinden, yine nokta. Bütün yaptığım iki nokta arasında, noktayı açıklamaktan ibaret kaldı. Bildim ki noktadan da öte gerçek yok.
Boyutu olmayan nokta, her şeyin en, boy ve derinlikle sınırlandığı bu dünyada, sonsuzluk ülkesinden gelen bir yolcu. Bir tebliğci o. Sadece derinliği, üçüncü çizgiyi atabilmiş olmasıyla bile mutlak olanın sırrına yolculuğu başlatan nakkaşa nispetle nokta, bu dünyanın hem hakimi hem mahkumu.

Öyle bildim ki nokta asıl; çizgi vehim, daire vehim. Noktanın dışında ne varsa, hepsi hayal, hepsi gelip geçici. Pergel daireyi çizerken bıraktığı iz aynı noktaya eşit mesafede çok nokta. Ebruzen suya bir nokta bıraktı, büyüdü şekiller, nokta laleye döndü. Bir noktanın genişlemesinden kainat oluştu. Bir nokta hükmünde döndü kainat, nokta hükmünde durdu. Yörünge nokta, merkez nokta. Güneş nokta, dünya nokta, ay nokta. Varlığın özü nokta.

Varlığın özünü kendinde bulan “ben” de bir nokta; sırrını, vakıf olan anlasın. Ben bir noktaysa, varlık “ben”den içre çoğaldı. Noktanın muamması yer ile gökler arasındaki kapı. çünkü kalp bir nokta, kalbe inen yol nokta. Nokta kadar bir delik, bir üfürüm kalpte yaşamı söndürür. Nokta kadar kara bir benek olduğu halde süveyda, büyür, kalbin işgalcisidir. İşgalcileri geçen kalbin makam atlaması, daire üzerinde iki nokta. Arada devir farkı.

Küçücük bir noktadan bile küçük olduğumu fark edince varlık ırmağının üzerinde, büyük hiçbir şey kalmıyor geriye. Ve bir nokta kadar küçülecek denli uzaktan baktığımda yaşama, hiçbir şey can acıtmıyor: Kozmik bakış noktası. Anladım ki ne geçmiş var ne gelecek. “Sufi an’ın oğlu”. An bir nokta, hal bir nokta.

Aşk bir nokta. “Yekpare geniş bir an’ın parçalanmaz akışında” ben bir nokta, sen bir nokta. Üst üste iki nokta: Açıklaması: Üç nokta.

Bildim ki güzellik de bir nokta. Ağız nokta, burun hokka. “Güzellik katibinin elindeki kalemden” kağıt üzerine damlayan mürekkebin bıraktığı leke, sevgilinin yanağındaki “ben” nokta, gerdanındaki “çifte ben” iki nokta: Kaza, bela!

Eski edebiyatta ağız nokta. Söz nokta. Bir nokta imiş aslı sühan evvel ü ahir (Ruhi), sözün başı sonu bir nokta.

Evveli ve ahiri ile söz, yaşantıya vasıtasız tekabül edemiyorsa suya atıldığı noktadan başlayan bir halkalanma olmalı. Her cümlenin sonunda bir nokta ve her cümle iki nokta arasında. Çünkü nokta hem bitirdi hem abşlattı. Bir noktayı izah için iki nokta zaruri. İki nokta söyler, açıklar; üç nokta susar. Nokta susmak nokta konuşmaya başlamak. Nokta matematikçi için başlangıç romancı için bitiş. Nokta, son koymak aşkı uğruna feda edilen hayat.

Oysa nokta yazının asıl başladığı yer. Yazı bir nokta büyüsü. Yazar, yaşamak için ve ölmek için iki nokta arasında yazdı. Okuyucu yazarın, söylemesi için ve susması için, iki noktadan üç noktaya geçmesini sağladı. Noktanın sırrına erince yazar, artık hem büyüleyen hem büyülenen oldu. Büyülenmiş bir büyücü, lisan bilmez bir mütercim.

(…)

Bir cemal noktasına aşık olan II. Murad, pergel içinde döndürüldüğünün ve çevresinde döndürüldüğü noktadan başka bir şey olmadığının farkında:

Bir cemale aşıkım kim bir cemale benzemez

Noktayım pergar içinde devr ederler hep beni

Pergar içinde harf, bir münhani kürsüsü. Onu mana yapan noktanın kendisine seçtiği yer değil mi? “Cim karnında bir nokta”, ışıklı yaz sabahı sevinci. Noktanın yeri gibi yokluğu da harfin anlamı: “Elif bir şeyi yok”. Kürsü aynı, nokta onu nun yaptı. Kürsü aynı nokta onu ba yaptı. Elifba’da nokta alan ilk harf ba. Kainatın sırrı, bir noktasının bile değişmeyeceği emniyet altına alınmış Furkan’da, Farkan’ın özü Fatiha. Fatiha başındaki besmelede, besmele ba’da. Ba, altındaki nokta. O da alemlerin fahrı, “Ahmed ü Mahmud u Muhammed” Efendim.

Ahmed’le Ahad arasında bir “mim” farklı var eski alfabede. Mim de bir nokta. Kainatın sırrı bu mim’de saklı. Bu mim muhabbetin mim’i. Varlığı sebebi kainat olan muhabbetin, Allah’ın, Rasulü’nün duyduğundan başlayarak döküle döküle bütün kainatı kuşatan muhabbetin.

Hasılı, Hz. Ali’ye bakılırsa, “İlim bir noktaydı onu cahiller çoğalttı”.

Nokta vesselam.

Aşklar ve suretler

Nazan Bekiroğlu
Aşklar ve suretler
Fuzuli, suretini taş üzerine çıkartarak Şirin’e veren nakkaş Kuhken’in bu davranışından, suret üzerine geleneğin bina ettiği anlam birikiminin tam tersi istikamette bir yorum çıkarır;
Kuhken Şirin’e kendi öz nakşın çekip vermiş firib

Gör ne cahildir yontar taştan öziyçin rakib,

Aşkın, sevki tabiisi içinde gayet masum ve kendi mantığı içinde de gayet “mantıklı” duran bu davranıştan koskoca bir cehalet örneği çıkarırken Fuzuli, asıl ve suret arasındaki hiç de küçümsenemeyecek rekabetten söz etmektedir. Bir başka ifadeyle sevgilinin yokluğunda, onu suretinde büyüten aşıkın artık bir daha o suretten vazgeçememesi ihtimalinden. Asıl gelse bile.

Dikkatli bir bakışla bu kompleks, sevgilinin aşık nezdinde, kendi imgesiyle sokulduğu yarıştan mağlubiyetle çıkarılması olarak okunabilir.

Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı filminde; güz yağmurları yağarken, tamir için girdiği bir yazlıkta duvarda asılı kocaman siyah gözlü ve siyah saçlı bir kadın resmine giderek artan bir şiddetle aşık olur genç boyacı. Surete aşık olmasıyla tipik geleneksel davranışı yüklenen delikanlı aradan zaman geçip de kızın (asılın) çıka gelmesinden sonra geleneğin duyuş teamülünden sapma göstermeye başlıyor. Beklenen, asıl gelince suretin hükmünü yitirmesidir. Oysa, kocaman gözlü kız, belki resimdekinden daha güzel ve kocaman gözleriyle çıka gelip de, işte ben geldim, resmimi değil beni sev, dediğinde aldığı cevap: Ben resmini seviyorum, seni değil. Doğru, resmini seviyorum seni değil. Çünkü seni görmeden önce gördüğüm ve senin yokluğunda senin suretin üzerinden büyüttüğüm sana, kendimi ilave ettim. Seni kendi içimde senden başka bir biçimde var ettim. Böylece senden, senden de farklı bir sen çıkardım. Şimdi o seni seninle nasıl bozabilirim?

Çünkü aşk bir yeniden var etme eylemidir. İçimizde sürekli yeni senler oluştururuz. Üstelik öyle senlerdir ki bunlar, “sen”e de uymaz. Şair seslenir: “Seni seviyorsam bundan sana ne?”

Bazen bir hayal, gelip geçici bir suret aslından ne kadar tehlikeli olabiliyor. Tehlikeli; çünkü sureti içinde büyüten aşık, kendisini katarak onu büyütüyor.

Bu yüzden belki en baştan yapılması gereken anlaşmadır aşka sevenin sevileni uyarması: İzin verir misin, seni kurabilir miyim? Seni yeniden yazabilir miyim? Kendi içimde senden bambaşka bir sen çıkarabilir miyim? Sonra tutup seni onunla yarıştırabilir miyim? Sonrasında, ona uymuyorsun, diye canını acıtabilir miyim? Hayır tabii ki! Böyle bir anlaşmaya kim “evet”, diyebilir? Nasıl cesaret edilebilir bu evet’e? Evet, izin veriyorum içinde, benden bambaşka bir ben çıkarabilirsin. Sonra tutup beni onunla yarıştırabilirsin. Sonra ona uymuyorum diye canımı acıtabilirsin. Benim realitenin istilalarına mağlup düşmüş etten ve kemikten bedenimi düşlerinin ölçeğine vurabilirsin. Ve sonra düşlerinin ölçeğine uymuyorum diye beni reddedebilirsin. Hayır. Elbette ki hayır. Rekabet edemeyeceğim yegane, içinde benden çizdiğin yeni bendir. Bir tek senin içindeki kendi görüntümle yarışamam. Suretim benden öndedir, suretimle yarışamam. Çünkü senin içindeki suretimin üzerinde sen varsın. Onu kendinle biçimlendirmedesin.

Bir kere bu noktaya gelince her sevileni bekleyen acı aldanış: “Beni seviyor”. Hayır seni sevmiyor. Kendi içinde yarattığı bir seni seviyor. Bu eylem kendi düşlerinin tümünü sana yüklemesine kadar sürecek. Ay’ın halleri. Büyüyen bir hilal. Sen sadece izin vereceksin, eşlikçiliğin bu. Sonra sen ve kurgusal sen bir süre örtüşeceksiniz. Dolunay. Sonra örtüşmeyen kısmın örtüşen kısımdan fazla olduğu bir gün mutlaka gelecek. Eksiği sol tarafında, küçülen bir hilal.

Suretin içimizde oluşturduğu ve aslı tehdit eden tehlikeli derinleşme, çok kolay göz ardı edilebilecek türden değil. Sureti içlerinde o kadar büyüttükleri için pınar başında karşılaşan Hüsrev ile Şirin birbirlerini tanımadan geçer ve giderler.

Kuhken’e en büyük rakib, Şirin’e verdiği kendi sureti.

Puşkin “meğer ki bir hayale aşıkmışım” yazıklanmasında.

Attila İlhan “Git başımdan Aysel, seni seviyorum”, dedikten sonra, “Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular”, fark edişinde. Ünlü mısraın sahibi, Aysel’i başından gitmeye zorlarken aslında Aysel’in, içindeki Aysel’i yok etmesinden korkmakta.

Hayyam bir gece boyunca birlikte olduğu sevgiliyi yola koyduktan sonra “şimdi” demekte, “şimdi sevgiliyle birlikte olma zamanı”. İçindeki sevgili dışındaki sevgiliden daima daha çok çünkü. Ya da kim bilir dışındaki sevgili içindeki sevgiliden eksik.

Nedim, şiirinin onca dilberi vasf edişine rağmen,

Yok bu şehr içre senin vasf ettiğin dilber Nedim

Bir peri suret görünmüş bir hayal olmuş sana,

hükmünde, biraz da kırgın.

Attila İlhan’ın sevdiği kadınlar da, Nedim’in vasf ettiği dilber de, aslında fevkalade varlar. Var olabilecekleri yerdeler sadece. O yerden baktığımızda, aşk basit bir kurma eylemidir ve seven ve sevilen arasındaki ilişki zannedildiği kadar çok değildir. Sevilen fark eder sonunda: Sevdiğin ben değilim. Seven fark eder: Sevdiğim sen değilsin.

E. Esra Uğur ; “Der Beyân-ı Nun Masalları”, Mağara , Ekim Kasım 99

DER BEYAN-1 “NUN MASALLARI”

E.Esra uğur

“Senden istediğim bir masaldı sadece, bir masalı. ‘Ben masal bilmiyorum’ dedin ve çıktın işin içinden. Bu rüyalar ülkesinden de çıkışın demekti. Oysa masal anlatmadan bir masal yaşayamazdık, öyle de oldu.

Sen haklıydın. Anlatmadan yaşanamayan masallar, yaşanmadan da anlatılamıyordu…”

Nazan Bekiroğlu masallara prestij edenlerden. Dergah’ta yayınlanan hikayeler bir kitapta toplanmış. Kitap ilk önce ismiyle dikkat çekiyor: Nun Masalları… Niçin nun?.. Elif, vav ya da cim değil?.. Nun görünüş itibariyle son derece estetik bir harf. Fakat bu harfin estetiğinden daha öncelikli bir hususiyeti olmalı. Rimbaud, harflerin rengi olduğunu söylüyor. Onun farkı da rengi, kokusu, tadı olmalı… ‘Nun’un yazar için rengi ne, kokusu ne,?.. Bunu yazardan başka kim bilebilir ki…

Nün sükuneti ve huzuru çağrıştırıyor adeta… Divan edebiyatıyla hemhal olanlar bilir; nün sevgilinin bükülmüş beline benzetilir. Bunu duyduğumdan beri nuna karşı merhamet duymaya başladım. Ve acıyla karışık bir gıpta hasıl oldu içimde.

İsmiyle müsemma kitabın içine girdiğimizde efsunlu bir hava çarpıyor yüzümüze. Hikayelerin yaşadığımız zaman ve mekandan farklı olması, onların gerçekliğini etkilemiyor. Bütün kahramanların hayatta bir karşılığı var. Belki en yakın dostunuz Genç Kalfa kadar içli… Her gün bindiğiniz otobüsün şoförü Hattat gibi sır dolu… Bir başkası en az mezarlık bekçisi kadar sadık, diğeri Nigar Hanım gibi ince… Ve siz, yazar kadar bu çağa uzak, hayale yakın…

Semboller ve imgeler denizinde kaybolmadan yazarın açtığı yolda, mutmain ilerliyoruz:Aşk yolunda. ‘Aşk için bütün yollar kapalı, oysa aşktan başka çıkar yol yok gibi…’ Yollar uzayıp gidiyor. Ve her yol, birbirine bağlıyor yolları. Her yol bir yerlere götürüyor gitmek isteyenleri, çıkmaz sokaklar bile. Seyyah için varılacak yer olmuyor, yolcuların bir seyir defteri olmalı. Ama ‘Anlatmasam aşkım beni yok ediyor. Anlatsam, ben aşkımı…’ Çünkü her kelime biraz eksik, her şarkı biraz yarım kalıyor. Çünkü ‘asıl öyküler bittikleri yerde başlıyor.’

Yazara gönül dolusu, yürek dolusu ‘sitem’ yolluyorum. Tam da yolların aklımı çeldiği vakitti. Artık dümdüz, inişsiz ve çıkışsız bir yol tutturmuşum. Aşk uzaklarda kalmış bir seraptı. Her elimi attığımda boşluğu tutuyordum. Gizemli peçesini lütfedip açmayacaktı, biliyordum. Mah cemalini göstermeyeceğine olan inancım kavileşmiş yürüyordum ki….

‘Çıktığımız yolculuklar hep yanlıştı ve bunu neden sonra fark ettik.’ ‘Hep tökezledik yollarda. Bütün dallar elimizde kaldı. Gökkuşağına ayarlanırken içimizin her zerresini, bütün kapılar hep aynı renkle sadece gri idi. Hep tökezledik yollarda. Taşlar ayaklarımızı ve çıplak dallar yüzümüzü kan içinde bıraktı.’ Bir kez daha tökezliyordum. Ve bu ne ilkti ne de son olacaktı.

‘Nun Masalları’ okumaya değer bir kitap değil. Kıymeti bunun çok ötesinde. Yaşamaya ve yaşatmaya değer. Aşkı genç mezarlık bekçisinden, sabrı Hattat’ın solgun yüzlü karısından, günahı cariyeden, tövbeyi hattat’tan öğreniyoruz … Birkaç masal daha iliştirip yorgun kalbimize yollara düşüyoruz. Tökezleyeceğimizi bile bile…

Ve bekliyoruz… Penceremizden gözüken yıldızlardan biri, ışığıyla bir hayatı aydınlatacak. Sadece bizim gördüğümüz, bildiğimiz hayatlar ve insanlar var edecek bize. (Ayrıntılı bilgi için, bkz s.47) Hem yıldızlar uzun yaşarmış. Belki Genç Kalfa’nın yaslı yıldızı bize de bir iyilik yapar, ‘içinden şiirsiz geçilemeyecek kadar derin’ gözler bahseder. Ve bu bir çift göz, pencerenin önündeki koltuğa oturtur bir hayatı. Ne güzel fırsat, hayatın karmaşa ve çelişkisinden kurtulup, kendi çelişkilerimize dönmek için… Ve sonra bir Lale-i Rumi ye muhtaç olmak, yıllar öncesinden nesli tükenmiş bir laleye… Derdin güzel olduğunu ve devanın derdin kendisi olduğunu bilmek, ne güzel. Vuslatın aşkı öldürdüğünü görmek, ‘dokununca altın tozuna dönüşüyor bütün sevgililer’. Ve her güzellikte var olan çirkinliği, her çirkinlikte var olan güzelliği görmek; ne güzel…

‘mesaj/yani/bütün bunlardan anladığımız/hayat dersi yani: aklım da duygum da yollarda bırakmışken defalarca, hangisine yaslansam bütün yollar kapalı.’ Yürek dolusu bir sitem daha sevgili yazar. Tam da yolların aklımı çeldiği vakitti oysa…. (ayrıntılı bilgi için bakınız: NUN MASALLARI)