Eylem: Siz

Nazan Bekiroğlu
Eylem: Siz
Kalbin depremleri tek başına mazur değil. Duygu eylem biçiminde belirmedikçe çekilen acının anlamı yok. Biz, içimizdeki depremlerde ne yazık ki eylemsiz, siz depremlerin tam ortasında, eylem siz. Bu yazı kalbini eşelemeyi bildiği kadar hayatı sürüklemeyi de bilenler için yazıldı.
Kalbi kadar bedeninin sarsılmasını da göze alanlar için.

Yuda’nın kendini astığı erguvan ağacının altında, çarmıhını sırtında taşıyan için oturup ağlamak yerine koşmayı seçtiniz. Kalbin depremleriyle yetinmediniz. Soluksuz ve sınırsız, sorgusuz ve sualsiz attınız kendinizi gerçeğin kucağına. Susmanın meziyetle, söylemenin ticari bir kelime kadrosuyla ölçüldüğü bir yangının ortasında. Hakikatin örtüsüne bürünerek çıplak kalmayı, ödünç pembe incili kaftanlara tercih ettiniz. Bildiğiniz, bilmediğinizi izah etti sonunda. Görünürde yitirdiniz. “Yitme” dendikçe yiten sizdiniz. Ama görünürde, sadece görünürde. Kar hanesindeydi tesciliniz, kar gerçekte sizdiniz.

Cebinizde geçer olmayan akçeler. Üçyüzdokuz yıllık bir uykunun yorgunu. Sol şakağınızdan sol elmacık kemiğinize uzanan bir hatta, mağara üzerinde sizi rahatsız etmeden, usulca kavsini çizerek geçen güneşin dokunuşu. Cebinizde geçer olmayan akçeler, yine ilk bakışta. Ama bir köşesinde cebinizin büyülü yüzük. Tek başına bütün dengeyi kuran. Hayatı sağaltan. “Altın tartmaz” kızı bir dokunuşta tek yüzükle tartan.

Beytullah’ın örtüsüne sarılarak gözyaşının tuzunda yıkanmış duaların sadakatinde alınan ilk nefeste, iki taraflı ağaçlıklı bir yolun nihayetindesiniz. Yitik gül vasfında sahiplenilişiniz birden, kadere itirazsız, ezel müebbedinden hükümlüsünüz. Bela sularında yüzmeyi göze alan gemi ezel limanından başka nereden demir almış olabilir ki?

Alnınızdan Nil geçiyor. Demek ki alnınızdan ceylanlar su içiyor. Bütün çöl yazıları kadar bütün ateş yazıları da sizin özetiniz. Ateşin bahtında, sizsiniz. Gülzarın bahtında, siz. Putların bahtında, yine siz. Ama su da sizsiniz. Yaratılış anında ateş topuna değen ilk damla: Vav. Ana karnında aydınlığa çıkacağı anı bekleyen bebek: Vav. Zahmet, çığlık. İki büklüm, vav kıvrımındasınız. Gayret! Bebek doğar, hem de, anne, yeniden. Açılır vav’ın talihi, bir elife dönüşür. Kuş ana yurduna uçar.

Şimdi artık giderken sadaka verdiğiniz dilencinin dönüşünüzde size gülümseyeceği mevsimdeyiz. Yani ki sünnete binaen size sadaka vereceği. Kim sahip kim dilenci? Siz, rüzgarla yarışabilirsiniz. Ya bir nar ağacının altındasınız çünkü ya bir elma ağacının. Üstünüzde bulutlar. Refakatinizde kekik dalları. Gülümsemektesiniz. Hangi masaldan çıkıp da böyle yirminci asırlara düşüverdiniz, söyler misiniz? Yağmur çağıran bir denizin kıyısında lavanta kokulu bir düşe mi girdiniz?

Kapıları olmayan bir evdesiniz; ama pencereleriniz açık kalmış olmalı geceden. Odanızda ortancalar, birçok kuş tüyü. Kapıları olmayan ev, sürgüleri olmayan şehir. Suların, göklerin ve kalbin de kapıları yoktur biliyorsunuz değil mi? Yo, göklerin kapıları var biz görmeyiz. Kalbin de, bazen açık unuturuz, bazen örteriz. Bir tek suların kapıları yok. Belki onu da vardır, bir gün biliriz.

Ya, batı ufkuna, güneş batmadan biraz evvel doğan ve doğu ufkuna, güneş doğmadan biraz evvel batan şu yıldızları bırakan siz misiniz?

Ölü olmayan kuşlar, bulutlar mütercimi. Suya düşen yıldız, monolog sakini. Hangi manzumedesiniz?

Allah aşkına, bu kadar çok görüntü vermek için ne kadar çok kırık aynalara dökülmüş olmalısınız. Oysa kesret değil, vahdettesiniz. Öyleyse siz kimselere düşürülemeyen görüntülerin düştüğü ayna ve dahi kimselerin düşüremediği görüntüyü aynalara düşüren suretsiniz.

Siz misiniz şimdi maziyi eski zaman aynalarının derinliğinden toplamaya kalkışan ve hayatı yeniden yazan? İhtilallerin her sokak başında ne çok alemdarlar yarattığını bilen siz, inanılmaz biçimde kaybediyor gibi görünürken hep kazanan, sizsiniz.

Ayasofyalar’ın birinde arka bahçeye o kadar yakışan siyah gül siz misiniz? Ve söyler misiniz bana, deniz gümüş yeşili bir aynaya dönüştüğünde siz kaçıncı sürgündeydiniz?

Kuşkusuz Fatih’in Çinili Köşk’ünde bir pencere alınlığından yere bakan mavi Osmanlı lalesi. Ve bir hücum hattıyla, hani kanat açmış koşan Osmanlı atlıları, suya dökülen ışık gibi akan mısra da sizsiniz: Değil mi ki akar gönlünüz “bir nihal-i işveye sular gibi”.

Saray-ı Amire’nin çoktandır karanlık Kasr-ı Adalet’inden göğe ağan aydınlık. Sultan Süleyman gözyaşı istediğinde davete icabet eden, sizsiniz. Bir güzergah kent atlasında. Sultan Süleyman’ın kentini içine sindirmiş ve dahi onun kentinin içine sinmişsiniz. Ve söyler misiniz, Süleymaniye bahçesinden izinsiz kopardığım sarı gül ve mihrab ile minber arasında, sağdan üç önden üçüncü sıra, Sultan Süleyman’la aynı safta. Tek vahdettir. İki tesniye. Üçüncüsü olarak cemaatini tamamladığım o, siz misiniz?

Leave a comment

Your comment