Savaşçının Dürbününe Düşen Ceylan

Nazan Bekiroğlu
Savaşçının Dürbününe Düşen Ceylan
Hükmeden ve hükmedilen arasındaki alışıldık ilişkinin tersine döndürüldüğü tenakuzlar eski edebiyatın sevdiği söz oyunları arasında yer alır. Bu tür mazmunlar bütünlüğünde avcı ava dönüşür ansızın, efendi köleye. Padişah fakirdir artık, gedâ muhteşem. Sultan kul olmakla övünür, bey dilencilikle. Hüküm sahibi hüküm altına girmekle fahr bulur, devlet sahibi saltanatını devr etmekle.
Taarruz ve tasarruf hakkının ters yüz edildiği bu kırılma anları üzerindeki ısrar basit bir söz oyunu olmakla sınırlandırılabilir mi acaba? Güç ve erki elinde bulundurarak “silahlanmış” olan fail tarafın kendini, bir anda ters istikamete döndürülmüş bir eylem akışının münfaili olarak bulması, arkasında hangi mana medeniyetinin ivmesini taşımaktadır ki? Ne olmaktadır da bir anda alışıldık düzenek içindeki güçlü, görünürdeki şartlarda hiçbir değişme olmadığı halde güçsüze dönüşmektedir? Üstelik o, bu yeni konuma eski güçlerini gönüllü kaybederek geçmiştir? Ne olmaktadır da Belh hükümdarı Edhem’in oğlu genç şehzade, dünya saltanatının görkemli taşıyıcısı İbrahim, avlamak için arkasına düştüğü ceylan tarafından tuzağa düşürülmektedir? Ne görmektedir de İbrahim suyun kıyısına inen ceylanın gözlerinde, hemen oracıkta tâcı ve tahtı terk edip, sırtındakileri fakir bir çobanın giysileriyle değiştirerek çöle doğru yol almaktadır?
Yerleşik kuralların ceylan ve İbrahim Edhem arasında gerçekleştirdiği rol dağıtımının dayattığı eylemselliği tersine döndüren nedir? “Sen bu iş için mi yaratıldın?”
“Mecnun Leylâ’nın gözünde ne gördüyse”, İsa’yı dördüncü kat göğe ağartan merdiven ne ile aydınlatılmışsa, Davud’un elinde demirin yumuşamasını sağlayan, Musa’nın sopasına bir anda Firavn’ın saltanatını yutturan ne idiyse. Edhemoğlu İbrahim’i, avlamak için arkasına düştüğü ceylana av eden de o: Küllî aşk, yaradılışın gayesine götüren biricik yol.
Deniz kıyısında oturmuş hırkasını yamamakta olan İbrahim Edhem’e, beylerden biri sorar. Öyle bir yedi iklim padişahlığını bırakıp da nasıl böyle yoksul gibi hırka yamamaktasın? İbrahim Edhem elindeki iğneyi denize atar. Çok geçmeden binlerce balık her biri ağzında birer altın iğneyle kıyıya yanaşır. Gönüller padişahlığı ile dünya saltanatı arasındaki farkı gösterir bu iade. Ve hakiki olana götüren yol daima gönülden geçen aşkın yoludur.
Leyla ve Mecnun minyatürlerinden birinde Mecnun, çöle düştükten sonra ünsiyet peyda ettiği vahşi hayvanlarla bir arada gösterilmektedir. Bu minyatürde hayreti mucib olan, birbirini av etmesine alıştığımız hayvanların Mecnun çevresinde hoşça bir uyum içinde toplanmış olmalarıdır. Yırtıcı arslanın hemen yanında zaif ceylan vardır, vahşi kurdun yanında masum tavşan. Ama hiçbiri diğerine zarar vermez. Artık yerleşik kuralların gösterdiği ibreler ters yöne dönmüştür. Çünkü Mecnun’un ikliminde geçerli olan lisan küllî aşkın lisanıdır ve kâinatın gerçek lisanı demek olan küllî aşkın lisanı lügatini açtığında yapay lisanların hükmü düşer. Var oluştaki gaye zahire çıkar. Üstelik bütün lisanların üzerindeki aşkın küllî lisanı sirayet edicidir. Ve eşyanın mahiyetini tağyir edici olan şey bir bakıştan ibarettir. Eşyanın gerçek mahiyetini vasati illizyonu deiştirerek izah eden şey aşk ile kazanılmış aşkın bir bakıştan başka bir şey değildir. Bu bakış eğer gönüllere sirayet ettiyse artık kurt kuşa dokunmaz, arslan tavşana. İbrahim Edhem’in iğnesini binlerce balık birer altın iğne hükmünde çoğaltarak iade eder.
Daha başlangıçta Mecnun’u, dünyevî kıymetleri terk ederek çöle geçiren yolun bir ceylanın yoluyla kesişmiş olması bir tesadüf olabilir mi, içinde tesadüf sözcüğünün yer almadığı bir tevafuklar silsilesinde? Dâme tutulmuş bir ceylan görür Mecnun, içi parçalanır. Avcı ceylanı salı vermeye yanaşmayınca bütün giysilerini bedel olarak verir. Ve minyatürlerde o kadar içimizi dağıtan üryanlığıyla çölün yolunu tutar, ceylanın kılavuzluğunda.
Onun için su içmek için eğildiği ırmağın kıyısında zalim avcıya şikâr olan ceylan görünürde kayıptadır. Ama asıl kayıpta olan ceylanın gözlerinde İbrahim Edhem’in gördüğünü göremeyen avcıdır. Ceylan göze almanın onurunda büyürken avcı kendisine yaradılışın biçtiği görevin sınırları dışında kalarak küçülür. Gayesini bilmediği için.
Hakikatin lisanıyla konuşan eski bir hayatın ufuklarında, avının tuzağına düşmüş bir avcı imgesi kadar anlamlı daha ne olabilir ki? Avcısının arkasına takılmış tıpış tıpış giden bir ceylan imgesinin dışında tabii! Bir de galiba, giderek bir yangın yerine dönen yeni dünyamızda, elindeki teknolojisi yüksek silahın dürbününe düşen ürkek bir benekli ceylanın cazibesine kapılarak “görevini” ihmal eden savaşçının kazanan kalbi dışında!..

Su

Nazan Bekiroğlu
Su
Sevgi ve şefkatten mahrum yetiştirilmiş “ucube” Quasimodo’nun önce hangi susuzluğuna değer güzel Çingene kız Esmeralda? Notre dame dö Paris’nin en güzel cümlesi “Bana su verdi, bana su verdi”.
Ne kadar çok su sahnesi. Bir ucundan tutup silkelense edebiyat, ortalığı Nuh tufanı kaplayacak. Çünkü bir yanıyla da Tih Çölü aynı edebiyat. Edebiyat insan demek çünkü. “Gökten inen su” yağmur. “Yağmur, yeşilliğe ne yaparsa” insan ona muhtaç.

Çölden ve ateşten geçen sonunda suya ulaşıyor ancak. Su ve ateş arasında ilişki. Arınmayı bu dünyada su sağlıyor, öbür dünyada ateş. Suyun bir bakıma ateş oluşu bundan. Suyu çöl, çölü su izliyor. Çöllerin bittiği yerden denizler, denizlerin bittiği yerden çöller başlıyor haritada. Çölde kavmi için su isteyen ve taşa vurduğu değneğin ucundan on iki pınar fışkıran Musa denizden geçerek çöle düşüyor.

Hayat olan su ölüm aynı anda. Hayat ve ölüm ne kadar iç içe. Ne kadar kolay kıyamet. Ne kadar kolay insanın cenneti. Ne kadar kolay insanın cehennemi. Bereket olan su “bir gece veya gündüz aniden”, ölüme dönüşebilir. Ölüm gibi görünen aniden yaşam verebilir. Nuh tufanından sağ salim kurtularak dağın tepesine konanların yaptığı ilk iş, güvercin ağzında yeşil bir zeytin dalıyla geri döndükten sonra, su içmek değil miydi? Ölümüne bir seçim değil miydi ceylanınki susuzluktan ölmekle su içerken vurulmak arasında. Elbet o susuzluktan ölmektense su içerken ölmeyi seçer. Suyun adı hayat, hayatın öbür adı ölüm.

Fakat su gibi görünen her şey su değildir. Süleyman’ı ziyarete gelen Belkıs yanılır bazen. “Billurdan yapılmış şeffaf bir zemin”i su zanneder ve eteklerini yukarı çeker. Ayakları görünür. Süleyman, Belkıs hakkında yanılmamıştır; ama Belkıs hayat ve mahiyeti hakkında yanıldığını kavrar. Bir yanılgının idraki hakikate doğurur onu. “Ben gerçekten kendime yazık etmişim”, 27/44. Su görünür, teyemmümün hükmü düşer. Cahiliye döneminde alınan kararlar Asr-ı Saadet başlayınca geçerliliğini kaybeder.

Suyun her halde en güzel aktığı edebi eser, naatların en güzeli, Su kasidesi. Fuzuli suyun yokluğundan alev alan bir uzak hatıranın yangınına, alev ateş bir Kerbela’ya sıkı sıkı bağlı olduğundan mı acaba? Nesib bölümünde zarif bir kinaye içre başını taştan taşa vurarak avare gezen ve bir hüsn-i talille Hz. Peygamberin ayağının tozuna yetmeye çalışan su, medhiye bölümünde “alemlere rahmet olarak gönderilen”in su kadar berrak ve aziz imgesine dönüşür. Değil mi ki gül temannasıyla dikene su vermek yitik değildir, diken sonunda gül verir. Ama bahçevan yüz bin gül bahçesine su verse O’nun yüzü gibi bir gül açılmaz.

Peygamberin mucizesi ne kadar çok suya dair. Keramet ne kadar çok su üzerinde. Su üzerinde yürümek ne kadar çok önemli. Ne kadar önemli ayakları ıslanmamak. Ve ne kadar önemli ayakları ıslanmayanın ayaklarının ıslanmadığının bilinmesi, kendisi bilmese de.

Kendisi çölde yaşadığı için, kapısının önünden Dicle Nehri geçen mü’minler emirine armağan olarak bir testi yağmur suyu götürür Mesnevi’deki bedevi. Çünkü kalbi su kadardır. Kalbinin kapıları sular kadar açıktır. Azim ise, ölecek kadar susamış adamın ırmağa bakan kerpiç duvarın üzerinde yaptığıdır. Bir parça kerpici koparıp suya atar. Bir daha, bir daha. Faydasız gibi görünse de, hem suyun sesini duyar, hem duvar alçalır adam bir gün suya kavuşur. Bir bardak suda okyanus saklıdır çünkü kalbinde gözü olana. Ve dahi bir bardak suda fırtına koparır kalp gözü kapalı olan. Yine de bir bardak su bütün sularla aynı özellikte bir şeydir. Ve dörtte üçü su olduğundan mı vücudumuz okyanuslar gibi Ay’ın cazibesinin etkisindedir? Bu yüzden mi içimiz gel git halindedir?

Bu yüzden mi sudan sebeplerle yitiririz su gibi aziz şeyleri çoğu zaman. Sular durulduğunda aydınlanır anlamlar; ama sular durulmaz dalgalanmadan. Suda selamlarız hayatı, suda vedalaşırız. Bir yudum su hayattır canlı olan her şeye.

Bir bardak su, sardunya kokusu, çiğnenmemiş bir temmuz sabahı. Sular ve gökler arasında yapayalnızım. Tut ki yeni yaratılmışım.

Su üstüne yazılan yazılar gibi kaybolup gider yazılması “yazılmamış” yazılar. Ama su, üstüne nakış tutar zamanı gelince. “Siz onu bilirsiniz”. Ayağınızı vurursunuz yere. Aziz ve şifalı bir su fışkırır. Yıllarca suya hasret miydiniz? İşte suyu bulduğunuz yerdesiniz. Su, susamanın sonucu ve sebebi. Su yaratılmamış olsaydı susamayı bilmezdik. Hasret varsa bir yerde mutlaka vuslat da olmuş olmalı. Kavuşmasak özlemezdik. Suyun kıyısında hicran, visalin anısı.

Eylem: Siz

Nazan Bekiroğlu
Eylem: Siz
Kalbin depremleri tek başına mazur değil. Duygu eylem biçiminde belirmedikçe çekilen acının anlamı yok. Biz, içimizdeki depremlerde ne yazık ki eylemsiz, siz depremlerin tam ortasında, eylem siz. Bu yazı kalbini eşelemeyi bildiği kadar hayatı sürüklemeyi de bilenler için yazıldı.
Kalbi kadar bedeninin sarsılmasını da göze alanlar için.

Yuda’nın kendini astığı erguvan ağacının altında, çarmıhını sırtında taşıyan için oturup ağlamak yerine koşmayı seçtiniz. Kalbin depremleriyle yetinmediniz. Soluksuz ve sınırsız, sorgusuz ve sualsiz attınız kendinizi gerçeğin kucağına. Susmanın meziyetle, söylemenin ticari bir kelime kadrosuyla ölçüldüğü bir yangının ortasında. Hakikatin örtüsüne bürünerek çıplak kalmayı, ödünç pembe incili kaftanlara tercih ettiniz. Bildiğiniz, bilmediğinizi izah etti sonunda. Görünürde yitirdiniz. “Yitme” dendikçe yiten sizdiniz. Ama görünürde, sadece görünürde. Kar hanesindeydi tesciliniz, kar gerçekte sizdiniz.

Cebinizde geçer olmayan akçeler. Üçyüzdokuz yıllık bir uykunun yorgunu. Sol şakağınızdan sol elmacık kemiğinize uzanan bir hatta, mağara üzerinde sizi rahatsız etmeden, usulca kavsini çizerek geçen güneşin dokunuşu. Cebinizde geçer olmayan akçeler, yine ilk bakışta. Ama bir köşesinde cebinizin büyülü yüzük. Tek başına bütün dengeyi kuran. Hayatı sağaltan. “Altın tartmaz” kızı bir dokunuşta tek yüzükle tartan.

Beytullah’ın örtüsüne sarılarak gözyaşının tuzunda yıkanmış duaların sadakatinde alınan ilk nefeste, iki taraflı ağaçlıklı bir yolun nihayetindesiniz. Yitik gül vasfında sahiplenilişiniz birden, kadere itirazsız, ezel müebbedinden hükümlüsünüz. Bela sularında yüzmeyi göze alan gemi ezel limanından başka nereden demir almış olabilir ki?

Alnınızdan Nil geçiyor. Demek ki alnınızdan ceylanlar su içiyor. Bütün çöl yazıları kadar bütün ateş yazıları da sizin özetiniz. Ateşin bahtında, sizsiniz. Gülzarın bahtında, siz. Putların bahtında, yine siz. Ama su da sizsiniz. Yaratılış anında ateş topuna değen ilk damla: Vav. Ana karnında aydınlığa çıkacağı anı bekleyen bebek: Vav. Zahmet, çığlık. İki büklüm, vav kıvrımındasınız. Gayret! Bebek doğar, hem de, anne, yeniden. Açılır vav’ın talihi, bir elife dönüşür. Kuş ana yurduna uçar.

Şimdi artık giderken sadaka verdiğiniz dilencinin dönüşünüzde size gülümseyeceği mevsimdeyiz. Yani ki sünnete binaen size sadaka vereceği. Kim sahip kim dilenci? Siz, rüzgarla yarışabilirsiniz. Ya bir nar ağacının altındasınız çünkü ya bir elma ağacının. Üstünüzde bulutlar. Refakatinizde kekik dalları. Gülümsemektesiniz. Hangi masaldan çıkıp da böyle yirminci asırlara düşüverdiniz, söyler misiniz? Yağmur çağıran bir denizin kıyısında lavanta kokulu bir düşe mi girdiniz?

Kapıları olmayan bir evdesiniz; ama pencereleriniz açık kalmış olmalı geceden. Odanızda ortancalar, birçok kuş tüyü. Kapıları olmayan ev, sürgüleri olmayan şehir. Suların, göklerin ve kalbin de kapıları yoktur biliyorsunuz değil mi? Yo, göklerin kapıları var biz görmeyiz. Kalbin de, bazen açık unuturuz, bazen örteriz. Bir tek suların kapıları yok. Belki onu da vardır, bir gün biliriz.

Ya, batı ufkuna, güneş batmadan biraz evvel doğan ve doğu ufkuna, güneş doğmadan biraz evvel batan şu yıldızları bırakan siz misiniz?

Ölü olmayan kuşlar, bulutlar mütercimi. Suya düşen yıldız, monolog sakini. Hangi manzumedesiniz?

Allah aşkına, bu kadar çok görüntü vermek için ne kadar çok kırık aynalara dökülmüş olmalısınız. Oysa kesret değil, vahdettesiniz. Öyleyse siz kimselere düşürülemeyen görüntülerin düştüğü ayna ve dahi kimselerin düşüremediği görüntüyü aynalara düşüren suretsiniz.

Siz misiniz şimdi maziyi eski zaman aynalarının derinliğinden toplamaya kalkışan ve hayatı yeniden yazan? İhtilallerin her sokak başında ne çok alemdarlar yarattığını bilen siz, inanılmaz biçimde kaybediyor gibi görünürken hep kazanan, sizsiniz.

Ayasofyalar’ın birinde arka bahçeye o kadar yakışan siyah gül siz misiniz? Ve söyler misiniz bana, deniz gümüş yeşili bir aynaya dönüştüğünde siz kaçıncı sürgündeydiniz?

Kuşkusuz Fatih’in Çinili Köşk’ünde bir pencere alınlığından yere bakan mavi Osmanlı lalesi. Ve bir hücum hattıyla, hani kanat açmış koşan Osmanlı atlıları, suya dökülen ışık gibi akan mısra da sizsiniz: Değil mi ki akar gönlünüz “bir nihal-i işveye sular gibi”.

Saray-ı Amire’nin çoktandır karanlık Kasr-ı Adalet’inden göğe ağan aydınlık. Sultan Süleyman gözyaşı istediğinde davete icabet eden, sizsiniz. Bir güzergah kent atlasında. Sultan Süleyman’ın kentini içine sindirmiş ve dahi onun kentinin içine sinmişsiniz. Ve söyler misiniz, Süleymaniye bahçesinden izinsiz kopardığım sarı gül ve mihrab ile minber arasında, sağdan üç önden üçüncü sıra, Sultan Süleyman’la aynı safta. Tek vahdettir. İki tesniye. Üçüncüsü olarak cemaatini tamamladığım o, siz misiniz?