Üzerinden gölge geçen dünya

Nazan Bekiroğlu
Üzerinden gölge geçen dünya
Eski kültür, Güneş’i istiareler sisteminin tam ortasına yerleştirir. Güzel ve üstün olan her şey güneştir. Arslan güneştir, gül güneştir, kral güneştir, sultan güneştir, peygamber güneştir. Güzellik güneştir, sevgili, o hem nasıl güneştir.
Güneş merkezdir. Her şey onun etrafında döndüğü halde onun her şey etrafında dönüyormuş gibi görünmesi ama, nedendir? Aldırmaz güneş. Esirgemez, dağıtır ışığını. Ay’a da, hepsine de. Çünkü o hükümdardır. “Gerçek hükümdarlar yağmalandıkça çoğalır” ve “Büyük ihsan kerimlere güç gelmez”.

Güneş’in, bir kez olsun çevresinde dönmüş bulunan bütün o seyyareleri, yıldızları, kuyruklu yıldızları, meteorları, bütün bir sistemi kendisine bağlamasının nedeni kuşkusuz taşıdığı “cazibe”den kaynaklanmaktadır. Cazibe, çekicilik demek, cazip çekici. Fakat onun asıl cazibesi kendisine bağlanan bütün bu kompozisyonu, sistem bütünlüğü içindeki harikulâde dengeyi de zedelemeden, kendisiyle birlikte, mensubu olduğu galaksinin muhteşem akışına katmayı başarmasındadır. “Vega yıldızı istikametinde ve saniyede on dokuz nokta dört kilometrelik bir hızla!”

Gök cisimleri kendilerine mahsus bir hiyerarşi içinde.

Nilüfer otu güneşe olunca âşık

On dördüncü ayı görmek ister mi artık

Elbet istemez. Çünkü güneş, sultan olan.

Güneş sultan; ama saltanatı mutlak değil. Batıp gidiyor vakti gelince, İbrahim’in fark ettiği. Vakti gelince, Ay ve on bir yıldızı eşliğine alarak bir Yûsuf güzelinin önünde secdeye kapanıyor. Kimi, uyuyan yedi gencin üzerinden onları rahatsız etmeden bir kavs çizip geçip gidiyor.

Üstelik Güneş’in yüzünde lekeler de var. Ama bu lekelerin en büyüğü her halde kısa bir an için de olsa Ay’a “tutulmasından” kaynaklanmakta.

Öyle zaman olur ki ışığı Güneş’in ışığında görünmez olmaya yazgılı Ay gelir, Güneş’in önünde durur. Ay’ın gölgesi düşer üzerine ve Güneş görünmez olur. Bir “elmas tâç” kalır başında o ünlü saltanatından geriye. Bir büyük karalık gün yüzünde, bu “tutulma”nın utancından hediye. Tahtında ve gök yüzünün en yüksek noktasında olması gereken bir zamanda. Günün ortasında. Yıldızlar görünür aniden. Seyyareler görünür. Zühre görünür. Gece ile gündüz yer değiştirir birden. Akşam sefaları açar, gündüz sefaları kapanır. Uçaklar ışıklarını yakar ve seyyarelere çarpmamak için rotalarını değiştirir. Mavi kuşlar üşür yuvalarında. Uyku hazırlığı, tüylerini kabartır. Minik hilâllerin gölgesi ağaçların dalları arasından süzülerek düşer dünyanın yüzüne. Müminler güneşin tutulma vaktine denk düşen bir zaman aralığı içinde küsuf namazına koşarlar. Güneş, aydınlığında görünmez kılmaya alıştığı Ay’ın tutuklusudur artık. Küsuf etmiştir.

Fakat aldanmamalı. Uzun sürmez bu küsuf. Güneş’in muhteşem saltanatı karşısında Ay’ın “bir namazlık saltanatı” vardır ancak. “Vakit” çabuk geçer, her şey aslına rücu eder. Güneş yine ışıklarını salar; Dünya’nın, Ay’ın ve diğerlerinin üzerine.

Işığını Güneş’ten alan; ama pervanesi ve peyki olduğu Dünya’yı bu ödünç ve harareti olmayan ışıkla aydınlatan Ay ne diye örter ki ışığını içindeki yangından alan Güneş’in yüzünü? Üstelik Güneş’in yüzünü örttüğü günün hemen akabinde incecik ve nazlı bir cemaziyel evvel hilâli olarak doğmak için yine onun ışığını almaya nereden yüz bulmaktadır? Bayram, Güneş görününce değil de hilal görününce olduğundan mı? Işığı Güneş’in ışığı ile görünmez olsa da vakt-i sehere kadar saltanat sahibi olduğundan mı? Yıldızlar yüzlerini Güneş’e değil de Ay’a gösterdiklerinden mi? Ve mucize, Güneş değil de Ay bölünerek gösterildiğinden mi? Yoksa Ay, ihaneti ve günahı ve suçu göze alacak kadar çok sevmeyi bildiğinden mi? Güneş’ten çaldığı ışığı Dünya’ya verdiğinden mi?

Tipik bir nankör müdür bu durumda? Âyinedar mı? Yoksa cezbeder midir? Ya kaderi? Uğrunda ihaneti göze alacak kadar pervanesi olduğu dünyanın yüzüne düşüre düşüre bir kara gölge mi düşürmektedir?

Koca okyanusları yerinden oynatan Ay, kuşkusuz Güneş’e rağmen bir saltanattır. Çünkü saltanatı doğu ile batı arasında sınırlı olan Güneş Dünya’nın karanlık yüzüne söz geçirememektedir. Ve gözlerimizi yakarak güzelliğini değil ancak güzelliğinin yansımasını seyretmemize izin veren Güneş, ışığını esirgemeden gözlerimize serpen Ay karşısında çoğu zaman hiç olmazsa battığı zaman unutulmak tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Neticede Ay, ödünç ışığıyla Dünya’yı aydınlatmaya devam eder. Güneş yerli yerinde. Dünya? O da etrafında döndüğü Güneş ile etrafında dönen Ay arasına girerek, Ay üzerine gölgesini düşüreceği günü bekler. Husuf.

Çünkü üzerinden gölge geçer ve kendisi de gölge bırakır, maddesi katı olan Dünya’nın. Oysa maddesi katı olmayan Güneş’in gölgesi yoktur. Ne de üzerine gölge salınabilir. Kuşkusuz bu mahiyetini, kendi içinden yanıyor olmasından almaktadır. Önüne düşenin gölgesi düşer sadece toprağa. Güneş doğarken ve batarken uzun, kemâldeyken kısa. Zaten Güneş altında söylenmemiş hiçbir sözün kalmadığı şu dünyada gölgeler de katlanarak büyümez mi?

Ve her şey bir gölge oyunu değil mi küsuf-ı tamme kavsinde?

Gölge. Kendisi yerde olmakla birlikte müsebbibi gökte olan gölge.

Üzgünüm. Paylaşmaya çalışıyorum. Ama icimdeki depremlerin dışında, uzaktayım. Sabır. Dua. Şifa. Rahmet.

Leave a comment

Your comment