Aynaların kırıkları

Nazan BEKİROĞLU
Aynaların kırıkları
İnsanlık tarihine tekerleğin keşfi kadar katkıda bulunmuş mudur, her zaman için merak edilebilir ayna, arkasında mahiyetini veren sır kadar ürkütücü ve ürpertici.
Ürperti, aynanın ölüye ölü diriye diri oluşundan mı sadece? Bir ayna tutulması kadar basit olduğundan mı ağızdan çıkan son nefesin söylediğinin? İlk nefesle buğulanır ayna, son nefesle temizlendiğinden mi? Her şeyin içinde mevcut ama nâ-mevcut olmasından mı? Gerçek olup da gerçeklik olmadığından mı? Ve dahi aynaya düşen görüntüye kimse dokunamadığından mı?
Belki.
Ama aynanın asıl ürperticiliği kalbe dair taşıdığı benzeyişten. Ve sırrı. Ve muhasebesi.
Ayna kalp gibi, ne kadar ışık alırsa o kadarını veriyor. Ne görürse onu gösteriyor. Ama kirlenir ve paslanırsa görüntüyü bulandırıyor. Ve tıpkı kalp gibi, kırılırsa parçalanıyor, dağılıyor, üstelik içine düşürdüğü görüntüyü de parçalayıp dağıtıyor.
Öyleyse her ayna aynı kabiliyette değil. Her kalp gibi.
Gördüğünü gösteren ayna, mukabil vasfında. Gördüğünü gösteren kalp ise şahit makamında.
Kalp bütün zamanlardan önce verdiği söze şahit. Fakat unutkan.
Ayna mukabil vasfında, fakat kire müsait.
Aynanın mukabil vasfı, kalbin şehadeti. Aynanın kiri, kalbin ihmali.
Kalp ihmalkâr olmasaydı araya giren zamanla ezelde verdiği sözü unutur muydu? Unuturdu. Çünkü kalp masivaya bulaşır. İçine düşen ışığı, üzerine düşen görüntüyü, derununda sakladığı anıyı yeteri kadar net yansıtamaz. Aşkın estetiğinde kalp aynasının mukabil vasfınca seyredebilmesi için araya giren arazın temizlenmesi gerekir. Öyle parlak olmalı ki tecelli makamı olan kalbin aynası, üzerine düşen ezeli nuru yansıtsın. Ruh kendi sırrına aşina çıksın. O zaman kalp yaradılış ânının safiyetinde ve sevinçli aydınlığında verdiği bütün sözleri hatırlar: En başta da Belî sözünü, evet evet!.. Ve oluşun başlangıcını: Kâf u nûn.
Kirli ve paslı aynalar makbul meta değil mânâ pazarında. Çünkü verdiği görüntü perişan.
Perişan dağınık demek. Perişânî, aşkın 1. hali. Evvel, ama yine de aşkın hali. Ama yetmiyor! Gönül ehli perişânînin aşk ile toplanmasından yana. İştiyak. Gayret. Sebat. İmtihan. Sonra ihsan.
Mutasavvıf kesretten müşteki, şair dağılmaktan şikâyetçi. Bir büyük ayna kırılmış…
Öyleyse bir de kırık aynalar var hesapta. Kalple ayna arasındaki benzetmenin en şaşırtıcı gerçekleşme dizini. Ayna kırılmasının uğursuzluğuna vehmeden bâtıl, benzetme düzlemindeki isabetinin farkında mı acaba? Öyleyse sezgi kuvvetli. Aynaydı, sonra kırıldı. Kalpti, şimdi kırık.
Görüntü şimdi şaşırtıcı ve dağınık. Hem aynanın, hem kalbin içindeki. Kırılan bir aynaya düşen suret sonsuz sayıda çoğalarak iade olunur geldiği yere. Kırılan bir kalbe düşen görüntü de öyle. Oysa aynanın görevi bütünü yansıtmak değil miydi? Vahdet değil miydi ezeli aşkın emeli? Ezelde, yegâne olana söz verilmemiş miydi?
Ve dahi akşamın alaca karanlığında ve bir ayna karşısında; başındaki yaşmağı, hotozu, saçlarındaki iğneleri, süsleri teker teker çıkaran güzel bir kadının, tehlikeli duygusallıktaki bir çocuk ruhuna üflediği o şiddetli duygunun adı dağılmaktan başka nedir ki? Abdülhak Şinasi’nin, Nigâr hanım karşısında yaşadığı ünlü tecrübeden söz ediyorum. O çok güzel fakat acı sahneden.
Bir kadının akşamın yarı karanlığı içinde ve bir anda yok olması çocukta her şeyin gelip geçici olduğu duygusunu uyandırır. Her şey, ama her şey ayna karşısında dağılan Nigâr hanım gibi, yokluğa mahkumdur. En sağlam sandığı temeller ve kökler hafif dumanlar gibi havaya karışmakta, her şey ân içinde dağılmaktadır.
Ademi (yokluğu) gördüm ve anladım, Abdülhak Şinasi, artık küçük bir çocuk olmadığı zamanlarda böyle yorumlayacaktır bu tecrübeyi. Özet niyetine Mor Menekşeler.
Hayat dağılır, muhit dağılır, tabiat dağılır.
Söz dağılır, yazı dağılır, ses dağılır.
Suret dağılır. Sîret dağılır.
Dağılan kalptir aslında vahdet ve talep makamında.
Aynadan beklediğimiz, söz. Aynaya verdiğimiz, söz.
Ya ayna kırılmışsa?
Kırık aynanın lisanı, hali kadardır.
Söz yok. Lisan-ı hal. O kadar.
Hüznün sularında kırılan ayna kendisinden başka ne gösterebilir ki?

Leave a comment

Your comment