Suret üzerine

Nazan Bekiroğlu
Suret üzerine
“Aşkın estetiği” üzerine kurulu eski kültür atlasında suret, varılan değilse de varılana giden yolda yer alan bir durak olarak temel kavramlardan birini teşkil etmekte.
Görünmeyenin bir remzi olarak taşıdığı bereketli çağrışımlar suret etrafında, zengin bir tasavvuf terminolojisi ve iç macerası doğuruyor. “Tasvir yasağı”, farklı yorum kanatlarından oluşan geniş bir yelpaze oluşturmuş olsa da.

Tasavvuf suretin aşılması ve asıl olana varılması doğrultusunda bir program telkin ve tebliğ etmekte. Çünkü cevher manadadır, suret arazdır. Mana sabittir, suret değişken. Suretin kıymeti işaret ettiği özden kaynaklanır, o kendi başına bir anlam ifade etmez.

Tasavvufun dünyasında suretin taşıdığı kıymet, var edilen ile var eden arasındaki ilişkiyi örneğin, nakış ve nakkaş arasındaki ilişki ölçeğinde örneklemiş olmasından. Taş bu merkeze bırakıldığında, nakış ve nakkaş arasındaki ilişki, eser ve müessir, yaratan ve yaratılan halkalarında genişleyip durmakta. Her nakışta nakkaşa bir yol vardır. Aslolan nakış değil nakkaştır. Ve tasavvufi edebiyat, nakış-nakkaş örgüsü etrafında bir hayli ısrarlıdır.

Ayana yoğ idi itimadı

Nakkaş idi nakştan muradı

Dış gerçekliğin ayrıntılarıyla oyalanmayan, nakıştan hareketle nakkaşı arayan eski kültürün bilinci ve içsel programı bu mısralarda aşikar.

Nesima,

Nakkaş bilindi nakş içinde,

Diyor ve bir çırpıda bütün macerayı özetliyor.

Kemalpaşazade, Yusuf u Züleyha’sında aynı sehl-i mümteni içre,

Ko nakşı sen gönül nakkaşı gözle,

İlhamında.

Naili dünyayı dolduran suretleri mestane bir bakışla süzüyor ve her birini geçiyor:

Mestane nükuş-ı suver-i aleme baktık

Her birini bir özge temaşa ile geçtik

Suret neticede durağan bir sabite, aşılması gereken bir basamak. Yaşar ama onu yaşatan kendi özündeki hayat değil, asla göre üzerinde oluşturulan ödünç hayattır. Çünkü surette, onu sahibi ile bir kılan öz eksiktir. Asıl geldiği zaman hükmünün geçmesi, surete takılıp kalmanın makbul tutulmaması bu yüzden.

Bahai,

Güzel tasvir edersin hal ü hatt-ı dilberi amma

Füsun-ı fitneye geldikde ey Bihzad neylersin,

Derken, işte bu “can” eksikliğinden şikayet etmektedir.

Görmeden inanmak gibi büyüleyici bir iman terbiyesinin gölgesinde boy veren eski kültür, içte büyütülen bir asla binaen surete (resme) aşık olmak konusunda da bir hayli mahir. Hemen her halk hikayesi ve mesnevide temel eylem motiflerinden birisi suret yoluyla aşk.

Öyle ki mesnevi ya da halk hikayesi kahramanları arasında “doğal” yollarla aşık olanlarına rastlamak neredeyse imkansız. Kahramanlar yekdiğerini benzer kalıplar içinde, ya resimden ya da anlatılanlardan tanıyarak severler. Hurşid ü Ferahşad mesnevisinde Behram, bir rüzgarın sarayına kadar uçuruverdiği ipek bir zemin üzerindeki suretinden Hurşid’e aşık oluverir.

Hüma vü Hümayun’da Hüma, bir av sırasında girdiği köşkte Hümayun’un resmiyle karşılaşır ve ona aşık olur. Vamık u Azra’da Çin hakanı, ressamının yaptığı bir resimden Turan hakanının kızını sever ve onunla evlenir. Oğulları Vamık, o da babası gibi suretinden tanıdığı bir kıza Azra’ya aşık olur.

Pervane, Şem’e suretinden pervanedir. Şem ise Pervane’ye anlatılanlardan aşık olmuştur.

Hüsrev’in Şirin’e aşkı, hakkında duyduklarından kaynaklanır. Şirin de Hüsrev’i bir resmini görerek sever. “Zevk-ı suret”i ezelden taşıyan Ferhat ise nakkaştır ve Şirin’e suretinden aşık olmuştur.

Dikkatle bakıldığında eski edebiyatı dolduran bütün bu kahramanlar sureti aşıp bir biçimde asla varma kabiliyetine sahip görünmektedir. En ünlüleri de Leyla’yı olanca güzelliği ile çölün gecesine terk eden Mecnun’dur elbet.(*)

Çölde gezen Mecnun bir gün çocuklar tarafından kayalara çizilmiş, kendisi ile Leyla’nın suretini görür. Ve Leyla’nınkinin üzerinden bir kalem geçirir, karalar onu. Kınayarak, ayıp değil mi, derler, bari onunkini bırak da kendininkini sil. Aşık maşuka perdedir, diye cevap verir Mecnun. İlk bakışta, Leyla ile kendi arasına giren “Leyla’nın sureti”ni terk olarak çözümlenebilecek bu davranış, suret ve hakikatin birbirini hiyerarşik bir yer değiştirme içinde izlemesine göre tekrarlanır ve sonunda Mecnun Leyla’yı da terk eder. Leyla kendi suretine göre asıl, Mevlaya göre surettir. Her suret bir önceki surete göre asıl, ama bir sonraki asıla göre suret hükmündedir çünkü. Her suret bir önceki surete göre vuslat, bir sonrakine göre hasret.

Ve bu hasret mutlak olanda son buluyor sadece. Çünkü orada bütün suretler hükümsüz artık.

(*) “Leyla olanca güzelliğiyle mutlak bir karanlığın gecesine terk edilmiştir.”, Ümit Aktaş, Akıl Aşk ve İslam, Birleşik, İst. ’97, s. 228.

Leave a comment

Your comment