Giotto’nun dairesi

Nazan BEKİROĞLU
Giotto’nun dairesi
Papa, St. Pietro Kilisesi’nin içini resimletmeye karar verdiğinde yardımcısını dönemin ünlü ressamlarından birer örnek almak üzere İtalya’nın muhtelif kentlerine gönderir. Yardımcı, ünlü ressam Giotto’yu görüp sebebi ziyaretini açıkladığında, Giotto bir kâğıt parçasına kırmızı boyaya batırılmış bir fırçanın ucu ile bir daire çiziktiriverir. Hayretle bakan adam, bu kadar mı, diye sorduğunda Giotto cevap verir: Çok bile!
Benzer bir hikâye de hattat Hafız Osman ile ilgili olarak anlatılır. Sandalla Boğaz’ı geçmekte olan hattat, bir kâğıda bir vav çiziverir ânında, al, der sandalcıya. Sana para yerine bunu vereyim. Sandalcı içerlerse de ses çıkarmaz. Ertesi gün ehline gider ve vav’ı, yolcu rayiciyle mukayese edilemeyecek bir fiyatla satar, şaşkın ve mutludur.
Giotto’nun dairesi, Hafız Osman’ın vav’ı. Son derece sade ve bir o kadar da çabuk. Fakat aldanmamalı. Giotto’nun dairesinin arkasında koskoca bir Rönesans var, tabiatı olduğu gibi taklit etme sevdasına, resim atölyelerinin anatomi laboratuvarına dönüştürüldüğü Rönesans. Mahir hattatın, bu vav’ı bileğinden çözmeyi başarıncaya kadar kaç meşk defterinin terbiyesinden geçtiğini hatırlatmaya gerek mi var? Bir ömür ve bir daire zamanı Giotto’nun harcadığı. Hattatın harcadığı da öyle, bir ömür ve bir vav zamanı. Biz sadece daireye ve vav’a harcanan zamanı görüyoruz, kısacık. Oysa arkada bir ömrün terbiyesi var.
Orhan Veli Garip Mukaddimesinin bence sağlam bahislerinden birinde, sanatın çilesini çekmiş ve sayısız aşamalarından geçmiş birinin bir gün acemi bir eda ile karşınızda görürseniz hemen menfi hüküm vermeyin, der, olabilir ki o acemiliği taklitte bir güzellik bulmuş olabilir.
Modern resmin en büyüklerinden Matisse, dünyayı beş yaşındaki bir çocuğun gözleriyle algılamaya çalışıyordu. Beş yaşındaki bir çocuğun algısı detay üzerinde ısrar etmeyi bilmez. Ana hatları görür sadece. Ama Matisse öldüğünde yastığının altından şark minyatürleri ve kilim motiflerinin çıktığı anlatılır. Bir yanda beş yaşında bir çocuğun bakışı, detayları görmeyen; bir yanda doğu minyatürlerinin terbiyesi. Minyatür ki detay demek. Minyatür ki uzaktaki dağı çizerseniz, dağdaki ceylanı çizersiniz, ceylanın gözlerini çizersiniz ve o gözlerdeki kirpikleri teker teker gösterirsiniz.
Garip Mukaddimesinde acemiliği taklit anahtar teori cümlesi. Acemilik değil, Acemiliği taklit. Bir kere ustalaşmış sanatçının bir daha acemi olma şansı yok. Usta bir daha asla acemi olamayacak. Erginin bir daha asla çocuk olamayacağı gibi. Ancak gibi edatı ile usta acemiliğe, ergin çocukluğa bağlanacak. Ama aralarında daima dairenin o birkaç turluk farkı ve gibi edatının yapaylığı bulunacak. Üst üste gibi görünseler de bulundukları noktalar birbirinden alabildiğine uzak. En uzak ve en yakın. Arada bilincin yapaylaştırdığı bir uzaklık, daima. İkisi de detayı çizmezler ama usta detayı attığını bilir. Çocuk ise detayı görmez. Matisse bu dönüşümün neticesi: Çocuk değil, çünkü detayları görüyor. Minyatür değil, çünkü detayları atıyor.
Yastığın altından çıkan terbiye birkaç tur öne fırlamanın gereklilik şartı. Detaysızlığın ustalığı detayın terbiyesinden geçmek zorunda. Acemi gibi olmak için bir kez olsun ustalaşmış olmayı başarmış olmak gerek. Sadeliğin künhü detayı aşmış olmakta yatıyor. En derinindeki taşları gösteren derin suların berraklığı ile sığ suların berraklığı aynı değil elbet.
Orhan Veli eski edebiyatı biliyordu. Şiir anlayışındaki radikalizmin onu getirdiği yerde reddettiği bildiği, bildiği eskiydi. Bilinmeyen eskinin reddi de imkânsız çünkü. Acemiliği taklitteki ustalık namına ortaya koyulan bir yığın resim ve edebiyat eserinin sadece acemilikte takılıp kalmış olması acemi gözleri ikna edebilir; ancak usta gözleri değil. Çocukluğunu yitirmemiş olanın çocukluğu taklit etmesine imkân yok çünkü. Çocuk gibi yazmak ve çizmek, ne kadar çok büyük gibi yazmış ve çizmiş olmayı gerektirir kim bilir? Çünkü bir kar topunun büyüye büyüye oluşturduğu çığ ilk bakışta dış yüzünü gösterse de bize, varlığını altındaki katmanlara borçludur. Ve reddetmek de mutlaka bir irtibat biçimidir, her zaman en sağlıklısı olmasa da.
Giotto’yla hattat Hafız Osman bıraktığımız yerde. Gel zaman git zaman hattatın yolu aynı sandalcıya düşer. Çıkarıp para verdiğinde sandalcı, yok der, bana yine bir vav çizsen. Hattatın cevabını tahmin etmek zor değil elbet. Giotto’ya gelince. Seçilen ressam mı? Elbette ki Giotto. Papa’nın sağduyusu.

Üzerinden gölge geçen dünya

Nazan Bekiroğlu
Üzerinden gölge geçen dünya
Eski kültür, Güneş’i istiareler sisteminin tam ortasına yerleştirir. Güzel ve üstün olan her şey güneştir. Arslan güneştir, gül güneştir, kral güneştir, sultan güneştir, peygamber güneştir. Güzellik güneştir, sevgili, o hem nasıl güneştir.
Güneş merkezdir. Her şey onun etrafında döndüğü halde onun her şey etrafında dönüyormuş gibi görünmesi ama, nedendir? Aldırmaz güneş. Esirgemez, dağıtır ışığını. Ay’a da, hepsine de. Çünkü o hükümdardır. “Gerçek hükümdarlar yağmalandıkça çoğalır” ve “Büyük ihsan kerimlere güç gelmez”.

Güneş’in, bir kez olsun çevresinde dönmüş bulunan bütün o seyyareleri, yıldızları, kuyruklu yıldızları, meteorları, bütün bir sistemi kendisine bağlamasının nedeni kuşkusuz taşıdığı “cazibe”den kaynaklanmaktadır. Cazibe, çekicilik demek, cazip çekici. Fakat onun asıl cazibesi kendisine bağlanan bütün bu kompozisyonu, sistem bütünlüğü içindeki harikulâde dengeyi de zedelemeden, kendisiyle birlikte, mensubu olduğu galaksinin muhteşem akışına katmayı başarmasındadır. “Vega yıldızı istikametinde ve saniyede on dokuz nokta dört kilometrelik bir hızla!”

Gök cisimleri kendilerine mahsus bir hiyerarşi içinde.

Nilüfer otu güneşe olunca âşık

On dördüncü ayı görmek ister mi artık

Elbet istemez. Çünkü güneş, sultan olan.

Güneş sultan; ama saltanatı mutlak değil. Batıp gidiyor vakti gelince, İbrahim’in fark ettiği. Vakti gelince, Ay ve on bir yıldızı eşliğine alarak bir Yûsuf güzelinin önünde secdeye kapanıyor. Kimi, uyuyan yedi gencin üzerinden onları rahatsız etmeden bir kavs çizip geçip gidiyor.

Üstelik Güneş’in yüzünde lekeler de var. Ama bu lekelerin en büyüğü her halde kısa bir an için de olsa Ay’a “tutulmasından” kaynaklanmakta.

Öyle zaman olur ki ışığı Güneş’in ışığında görünmez olmaya yazgılı Ay gelir, Güneş’in önünde durur. Ay’ın gölgesi düşer üzerine ve Güneş görünmez olur. Bir “elmas tâç” kalır başında o ünlü saltanatından geriye. Bir büyük karalık gün yüzünde, bu “tutulma”nın utancından hediye. Tahtında ve gök yüzünün en yüksek noktasında olması gereken bir zamanda. Günün ortasında. Yıldızlar görünür aniden. Seyyareler görünür. Zühre görünür. Gece ile gündüz yer değiştirir birden. Akşam sefaları açar, gündüz sefaları kapanır. Uçaklar ışıklarını yakar ve seyyarelere çarpmamak için rotalarını değiştirir. Mavi kuşlar üşür yuvalarında. Uyku hazırlığı, tüylerini kabartır. Minik hilâllerin gölgesi ağaçların dalları arasından süzülerek düşer dünyanın yüzüne. Müminler güneşin tutulma vaktine denk düşen bir zaman aralığı içinde küsuf namazına koşarlar. Güneş, aydınlığında görünmez kılmaya alıştığı Ay’ın tutuklusudur artık. Küsuf etmiştir.

Fakat aldanmamalı. Uzun sürmez bu küsuf. Güneş’in muhteşem saltanatı karşısında Ay’ın “bir namazlık saltanatı” vardır ancak. “Vakit” çabuk geçer, her şey aslına rücu eder. Güneş yine ışıklarını salar; Dünya’nın, Ay’ın ve diğerlerinin üzerine.

Işığını Güneş’ten alan; ama pervanesi ve peyki olduğu Dünya’yı bu ödünç ve harareti olmayan ışıkla aydınlatan Ay ne diye örter ki ışığını içindeki yangından alan Güneş’in yüzünü? Üstelik Güneş’in yüzünü örttüğü günün hemen akabinde incecik ve nazlı bir cemaziyel evvel hilâli olarak doğmak için yine onun ışığını almaya nereden yüz bulmaktadır? Bayram, Güneş görününce değil de hilal görününce olduğundan mı? Işığı Güneş’in ışığı ile görünmez olsa da vakt-i sehere kadar saltanat sahibi olduğundan mı? Yıldızlar yüzlerini Güneş’e değil de Ay’a gösterdiklerinden mi? Ve mucize, Güneş değil de Ay bölünerek gösterildiğinden mi? Yoksa Ay, ihaneti ve günahı ve suçu göze alacak kadar çok sevmeyi bildiğinden mi? Güneş’ten çaldığı ışığı Dünya’ya verdiğinden mi?

Tipik bir nankör müdür bu durumda? Âyinedar mı? Yoksa cezbeder midir? Ya kaderi? Uğrunda ihaneti göze alacak kadar pervanesi olduğu dünyanın yüzüne düşüre düşüre bir kara gölge mi düşürmektedir?

Koca okyanusları yerinden oynatan Ay, kuşkusuz Güneş’e rağmen bir saltanattır. Çünkü saltanatı doğu ile batı arasında sınırlı olan Güneş Dünya’nın karanlık yüzüne söz geçirememektedir. Ve gözlerimizi yakarak güzelliğini değil ancak güzelliğinin yansımasını seyretmemize izin veren Güneş, ışığını esirgemeden gözlerimize serpen Ay karşısında çoğu zaman hiç olmazsa battığı zaman unutulmak tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Neticede Ay, ödünç ışığıyla Dünya’yı aydınlatmaya devam eder. Güneş yerli yerinde. Dünya? O da etrafında döndüğü Güneş ile etrafında dönen Ay arasına girerek, Ay üzerine gölgesini düşüreceği günü bekler. Husuf.

Çünkü üzerinden gölge geçer ve kendisi de gölge bırakır, maddesi katı olan Dünya’nın. Oysa maddesi katı olmayan Güneş’in gölgesi yoktur. Ne de üzerine gölge salınabilir. Kuşkusuz bu mahiyetini, kendi içinden yanıyor olmasından almaktadır. Önüne düşenin gölgesi düşer sadece toprağa. Güneş doğarken ve batarken uzun, kemâldeyken kısa. Zaten Güneş altında söylenmemiş hiçbir sözün kalmadığı şu dünyada gölgeler de katlanarak büyümez mi?

Ve her şey bir gölge oyunu değil mi küsuf-ı tamme kavsinde?

Gölge. Kendisi yerde olmakla birlikte müsebbibi gökte olan gölge.

Üzgünüm. Paylaşmaya çalışıyorum. Ama icimdeki depremlerin dışında, uzaktayım. Sabır. Dua. Şifa. Rahmet.

Aynaların kırıkları

Nazan BEKİROĞLU
Aynaların kırıkları
İnsanlık tarihine tekerleğin keşfi kadar katkıda bulunmuş mudur, her zaman için merak edilebilir ayna, arkasında mahiyetini veren sır kadar ürkütücü ve ürpertici.
Ürperti, aynanın ölüye ölü diriye diri oluşundan mı sadece? Bir ayna tutulması kadar basit olduğundan mı ağızdan çıkan son nefesin söylediğinin? İlk nefesle buğulanır ayna, son nefesle temizlendiğinden mi? Her şeyin içinde mevcut ama nâ-mevcut olmasından mı? Gerçek olup da gerçeklik olmadığından mı? Ve dahi aynaya düşen görüntüye kimse dokunamadığından mı?
Belki.
Ama aynanın asıl ürperticiliği kalbe dair taşıdığı benzeyişten. Ve sırrı. Ve muhasebesi.
Ayna kalp gibi, ne kadar ışık alırsa o kadarını veriyor. Ne görürse onu gösteriyor. Ama kirlenir ve paslanırsa görüntüyü bulandırıyor. Ve tıpkı kalp gibi, kırılırsa parçalanıyor, dağılıyor, üstelik içine düşürdüğü görüntüyü de parçalayıp dağıtıyor.
Öyleyse her ayna aynı kabiliyette değil. Her kalp gibi.
Gördüğünü gösteren ayna, mukabil vasfında. Gördüğünü gösteren kalp ise şahit makamında.
Kalp bütün zamanlardan önce verdiği söze şahit. Fakat unutkan.
Ayna mukabil vasfında, fakat kire müsait.
Aynanın mukabil vasfı, kalbin şehadeti. Aynanın kiri, kalbin ihmali.
Kalp ihmalkâr olmasaydı araya giren zamanla ezelde verdiği sözü unutur muydu? Unuturdu. Çünkü kalp masivaya bulaşır. İçine düşen ışığı, üzerine düşen görüntüyü, derununda sakladığı anıyı yeteri kadar net yansıtamaz. Aşkın estetiğinde kalp aynasının mukabil vasfınca seyredebilmesi için araya giren arazın temizlenmesi gerekir. Öyle parlak olmalı ki tecelli makamı olan kalbin aynası, üzerine düşen ezeli nuru yansıtsın. Ruh kendi sırrına aşina çıksın. O zaman kalp yaradılış ânının safiyetinde ve sevinçli aydınlığında verdiği bütün sözleri hatırlar: En başta da Belî sözünü, evet evet!.. Ve oluşun başlangıcını: Kâf u nûn.
Kirli ve paslı aynalar makbul meta değil mânâ pazarında. Çünkü verdiği görüntü perişan.
Perişan dağınık demek. Perişânî, aşkın 1. hali. Evvel, ama yine de aşkın hali. Ama yetmiyor! Gönül ehli perişânînin aşk ile toplanmasından yana. İştiyak. Gayret. Sebat. İmtihan. Sonra ihsan.
Mutasavvıf kesretten müşteki, şair dağılmaktan şikâyetçi. Bir büyük ayna kırılmış…
Öyleyse bir de kırık aynalar var hesapta. Kalple ayna arasındaki benzetmenin en şaşırtıcı gerçekleşme dizini. Ayna kırılmasının uğursuzluğuna vehmeden bâtıl, benzetme düzlemindeki isabetinin farkında mı acaba? Öyleyse sezgi kuvvetli. Aynaydı, sonra kırıldı. Kalpti, şimdi kırık.
Görüntü şimdi şaşırtıcı ve dağınık. Hem aynanın, hem kalbin içindeki. Kırılan bir aynaya düşen suret sonsuz sayıda çoğalarak iade olunur geldiği yere. Kırılan bir kalbe düşen görüntü de öyle. Oysa aynanın görevi bütünü yansıtmak değil miydi? Vahdet değil miydi ezeli aşkın emeli? Ezelde, yegâne olana söz verilmemiş miydi?
Ve dahi akşamın alaca karanlığında ve bir ayna karşısında; başındaki yaşmağı, hotozu, saçlarındaki iğneleri, süsleri teker teker çıkaran güzel bir kadının, tehlikeli duygusallıktaki bir çocuk ruhuna üflediği o şiddetli duygunun adı dağılmaktan başka nedir ki? Abdülhak Şinasi’nin, Nigâr hanım karşısında yaşadığı ünlü tecrübeden söz ediyorum. O çok güzel fakat acı sahneden.
Bir kadının akşamın yarı karanlığı içinde ve bir anda yok olması çocukta her şeyin gelip geçici olduğu duygusunu uyandırır. Her şey, ama her şey ayna karşısında dağılan Nigâr hanım gibi, yokluğa mahkumdur. En sağlam sandığı temeller ve kökler hafif dumanlar gibi havaya karışmakta, her şey ân içinde dağılmaktadır.
Ademi (yokluğu) gördüm ve anladım, Abdülhak Şinasi, artık küçük bir çocuk olmadığı zamanlarda böyle yorumlayacaktır bu tecrübeyi. Özet niyetine Mor Menekşeler.
Hayat dağılır, muhit dağılır, tabiat dağılır.
Söz dağılır, yazı dağılır, ses dağılır.
Suret dağılır. Sîret dağılır.
Dağılan kalptir aslında vahdet ve talep makamında.
Aynadan beklediğimiz, söz. Aynaya verdiğimiz, söz.
Ya ayna kırılmışsa?
Kırık aynanın lisanı, hali kadardır.
Söz yok. Lisan-ı hal. O kadar.
Hüznün sularında kırılan ayna kendisinden başka ne gösterebilir ki?

Suret üzerine

Nazan Bekiroğlu
Suret üzerine
“Aşkın estetiği” üzerine kurulu eski kültür atlasında suret, varılan değilse de varılana giden yolda yer alan bir durak olarak temel kavramlardan birini teşkil etmekte.
Görünmeyenin bir remzi olarak taşıdığı bereketli çağrışımlar suret etrafında, zengin bir tasavvuf terminolojisi ve iç macerası doğuruyor. “Tasvir yasağı”, farklı yorum kanatlarından oluşan geniş bir yelpaze oluşturmuş olsa da.

Tasavvuf suretin aşılması ve asıl olana varılması doğrultusunda bir program telkin ve tebliğ etmekte. Çünkü cevher manadadır, suret arazdır. Mana sabittir, suret değişken. Suretin kıymeti işaret ettiği özden kaynaklanır, o kendi başına bir anlam ifade etmez.

Tasavvufun dünyasında suretin taşıdığı kıymet, var edilen ile var eden arasındaki ilişkiyi örneğin, nakış ve nakkaş arasındaki ilişki ölçeğinde örneklemiş olmasından. Taş bu merkeze bırakıldığında, nakış ve nakkaş arasındaki ilişki, eser ve müessir, yaratan ve yaratılan halkalarında genişleyip durmakta. Her nakışta nakkaşa bir yol vardır. Aslolan nakış değil nakkaştır. Ve tasavvufi edebiyat, nakış-nakkaş örgüsü etrafında bir hayli ısrarlıdır.

Ayana yoğ idi itimadı

Nakkaş idi nakştan muradı

Dış gerçekliğin ayrıntılarıyla oyalanmayan, nakıştan hareketle nakkaşı arayan eski kültürün bilinci ve içsel programı bu mısralarda aşikar.

Nesima,

Nakkaş bilindi nakş içinde,

Diyor ve bir çırpıda bütün macerayı özetliyor.

Kemalpaşazade, Yusuf u Züleyha’sında aynı sehl-i mümteni içre,

Ko nakşı sen gönül nakkaşı gözle,

İlhamında.

Naili dünyayı dolduran suretleri mestane bir bakışla süzüyor ve her birini geçiyor:

Mestane nükuş-ı suver-i aleme baktık

Her birini bir özge temaşa ile geçtik

Suret neticede durağan bir sabite, aşılması gereken bir basamak. Yaşar ama onu yaşatan kendi özündeki hayat değil, asla göre üzerinde oluşturulan ödünç hayattır. Çünkü surette, onu sahibi ile bir kılan öz eksiktir. Asıl geldiği zaman hükmünün geçmesi, surete takılıp kalmanın makbul tutulmaması bu yüzden.

Bahai,

Güzel tasvir edersin hal ü hatt-ı dilberi amma

Füsun-ı fitneye geldikde ey Bihzad neylersin,

Derken, işte bu “can” eksikliğinden şikayet etmektedir.

Görmeden inanmak gibi büyüleyici bir iman terbiyesinin gölgesinde boy veren eski kültür, içte büyütülen bir asla binaen surete (resme) aşık olmak konusunda da bir hayli mahir. Hemen her halk hikayesi ve mesnevide temel eylem motiflerinden birisi suret yoluyla aşk.

Öyle ki mesnevi ya da halk hikayesi kahramanları arasında “doğal” yollarla aşık olanlarına rastlamak neredeyse imkansız. Kahramanlar yekdiğerini benzer kalıplar içinde, ya resimden ya da anlatılanlardan tanıyarak severler. Hurşid ü Ferahşad mesnevisinde Behram, bir rüzgarın sarayına kadar uçuruverdiği ipek bir zemin üzerindeki suretinden Hurşid’e aşık oluverir.

Hüma vü Hümayun’da Hüma, bir av sırasında girdiği köşkte Hümayun’un resmiyle karşılaşır ve ona aşık olur. Vamık u Azra’da Çin hakanı, ressamının yaptığı bir resimden Turan hakanının kızını sever ve onunla evlenir. Oğulları Vamık, o da babası gibi suretinden tanıdığı bir kıza Azra’ya aşık olur.

Pervane, Şem’e suretinden pervanedir. Şem ise Pervane’ye anlatılanlardan aşık olmuştur.

Hüsrev’in Şirin’e aşkı, hakkında duyduklarından kaynaklanır. Şirin de Hüsrev’i bir resmini görerek sever. “Zevk-ı suret”i ezelden taşıyan Ferhat ise nakkaştır ve Şirin’e suretinden aşık olmuştur.

Dikkatle bakıldığında eski edebiyatı dolduran bütün bu kahramanlar sureti aşıp bir biçimde asla varma kabiliyetine sahip görünmektedir. En ünlüleri de Leyla’yı olanca güzelliği ile çölün gecesine terk eden Mecnun’dur elbet.(*)

Çölde gezen Mecnun bir gün çocuklar tarafından kayalara çizilmiş, kendisi ile Leyla’nın suretini görür. Ve Leyla’nınkinin üzerinden bir kalem geçirir, karalar onu. Kınayarak, ayıp değil mi, derler, bari onunkini bırak da kendininkini sil. Aşık maşuka perdedir, diye cevap verir Mecnun. İlk bakışta, Leyla ile kendi arasına giren “Leyla’nın sureti”ni terk olarak çözümlenebilecek bu davranış, suret ve hakikatin birbirini hiyerarşik bir yer değiştirme içinde izlemesine göre tekrarlanır ve sonunda Mecnun Leyla’yı da terk eder. Leyla kendi suretine göre asıl, Mevlaya göre surettir. Her suret bir önceki surete göre asıl, ama bir sonraki asıla göre suret hükmündedir çünkü. Her suret bir önceki surete göre vuslat, bir sonrakine göre hasret.

Ve bu hasret mutlak olanda son buluyor sadece. Çünkü orada bütün suretler hükümsüz artık.

(*) “Leyla olanca güzelliğiyle mutlak bir karanlığın gecesine terk edilmiştir.”, Ümit Aktaş, Akıl Aşk ve İslam, Birleşik, İst. ’97, s. 228.