Beşir Ayvazoğlu ; “Nazan Bekiroğlu”, Aksiyon, sayı 238, 26 Haziran 1999

NAZAN BEKİROĞLU

Taşra deyip geçmeyin, artık taşra yok. İstanbul ve Ankara gibi büyük merkezler dışında yaşayıp çok önemli eserler veren sanat, edebiyat ve kültür adamları tanıyorum. Bir ara Kayseri’de üç dört edebiyat dergisi birden çıkıyordu. Bugün de “taşrada şaşılacak seviyede dergiler, kitaplar yayımlanıyor. Üniversiteler yaygınlaştı; açıkçası üniversiteli olmak artık sadece büyük şehirlerin imtiyazı değil. bana kalırsa, iletişim çağında büyük kültür merkezlerinde yaşamakla taşrada yaşamak arasında pek büyük bir fark kalmamıştır. Bundan sonra bilgisayar ve internet imkanları iyi kullanılırsa aradaki mesafe rahatlıkla kapatılabilir. Üstelik daha fazla zaman, daha az stres. Ve oturup Nazan Bekiroğlu gibi hem akademik çalışmalar yapabilir, hem nefis hikaye ve denemeler yazabilirsiniz. İstanbul hasreti de hülyalarınızı kanaviçe gibi işleyip durur; hatta İstanbul’a geldiğinizde tadını burada oturanlardan daha iyi çıkarırsınız.

Nazan Bekiroğlu, tanıştığımız günlerle, Dergah’ta ardarda yayımlanan Hat ve Rasat, Kayıp Padişah, Ahter-suhte Hu ve Lâle gibi hikayelerinin ikliminde yaşıyordu; Ayasofya meydanındaki çay bahçesinde otururken ilk konuştuklarımız bana onun bugüne sürgün edilmiş bir geçmiş zaman hanımefendisi olduğunu düşündürmüştür. Eski sanatlardan, Topkapı Sarayı’ndan, saray hayatından, şehzadelerden, cariyelerden vb. bahsederken gözleri bir başka türlü parlıyordu. Doğup büyüdüğü ve halen yaşadığı Trabzon onun için herhangi bir taşra şehri değil, “şehzade taşrası”ydı. Hayretler içinde kalmıştım; sanki doğma büyüme İstanbulluydu ve taşrada Tanpınarca bir yoğunlukla deruni bir İstanbul hayatı yaşıyordu. Son derece ince bir duyarlığa ve zengin bir kültür birikimine sahipti; hikayelerinde Osmanlı tarihine, kültürüne ve yaşama iklimine, aynı konulara ilgi duyan birçok yazarın aksine sevgiyle yaklaşıyor; o dünyada yabancı bir gezgin gibi değil, dilini konuşan, acılarını paylaşan, sevinçleriyle sevinen ve biraz da kusurlarını görmezden gelen bir dost olarak dolaşıyordu. Tıpkı Yahya Kemal ve Tanpınar gibi “tarihin damarlarına sıcak kan yürüterek” Osmanlı’ya bazan “iki gözü iki çeşme” güzel he’nin gözleriyle, bazan lamelifin kolları, bazan da mesela III. Selim’in dokuduğu bir beste kumaşının girift nağmeleri arasından bakan bir yazar. Ya Letâif-i Enderun’ da imajlar avlıyor, ya bir eski zaman müneccimi gibi yıldızları tarassut ediyor; yahut eski bir lale meraklısı tavrıyla bir şüküfenamenin sayfaları arasında Lale-i Rumî’ler devşiriyordu.

Nazan Bekiroğlu’nun Osmanlı dünyasındaki gezintileri bir çeşit “rüyada yolculuktur. Bir manzarayı tül perdelerin ardından seyrettiğinizi düşünün! Nün Masalları’nı okurken -başkalarını bilmem ama- ben hep böyle bir duyguya kapılıyorum. Bununla beraber, tülleri aradan kaldırdığınızda, gösterilen dünyanın gerçekliğinden şüphe edilemeyeceğini, başka bir ifadeyle, görüntülerin flüluğuna rağmen, Bekiroğlu’nun kadınca bir duyarlık ve sezgiyle yakaladıklarının gerçeği belgelerden bile daha doğru yansıttığını hissediyorsunuz. Bir minyatürle oryantalist bir gravür arasındaki fark gibi. Gravürlerdeki tasvirler birebir olmalarına rağmen, Osmanlı gerçekliğini minyatürler kadar doğru yansıtamaz. Minyatür o dünyanın kendini ifade etmek için geliştirdiği özel bir ifade vasıtasıdır; gravürler ise, görüntülerin orijinallerine benzerliğine rağmen, ressamın bir yığın peşin hükümle yüklü kafasındaki “kurmaca” gerçekliğin yansıtıldığı resimler..

Peki, Nazan Bekiroğlu kimdir? Şehirli bir ailenin üç çocuğundan en küçüğü; kendi ifadesiyle “ehl-i kalem ve kelam” bir baba ile titiz ve oldukça eğitimli bir annenin, iki de ağabeyin ikliminde epeyi nazlanarak, korunarak, esirgenerek büyümüş Karadenizli bir hanım yazar. Çocukluğunda Türkçesi bozulur diye sokak yasaklanmış ve arkadaşları seçilmiştir, bunun için konuşurken Karadenizliliği hiç hissedilmez. Sima olarak Azeri asıllı annesine benzediği için Trabzon’un köklü ailelerinden birinin kızı olduğunu tahmin etmek imkansızdır.

Üzerine düşülmesi ve eğitimine fazlaca önem verilmesi, küçük Nazan’ı yalnızlaştırmış ve bunun sonucu olarak kendi içine kapanmasına ve hayal dünyasının gelişmesine yol açmış olmalıdır. Bu erken hayal dünyası, onun daha sonra oluşacak estetik dünyasının ipuçlarını da taşır. Estetik hazla dört veya beş yaşındayken tanışmıştır: Bir hastanenin bahçesinde, bir heykelin kaidesinde elinde çiçek demeti tutan bir küçük kız rölyefi. Ve kitaplar. Babasının zengin kütüphanesinde “daima programsız, daima rastgele, daima el yordamıyla” bir okuma, yani hep yaşadığımız o güzel, o heyecan verici macera. Arayış. Ama ne aradığım bilmeden! Tabiat sevgisi. Mehtaba, güle, yıldızlara, bulutlara, yağmura tutkunluk, ama ne yapacağını bilmeden! Şuura dönüşmemiş bir hayranlık, bir cezbe hali.

Lise ve üniversite yıllarında arayış devam eder. Ama içindekilerin günün birinde şiire ve yazıya dönüşeceğini derin bir biçimde hissetmektedir. Evet, edebiyat okuması bir tesadüf olmamalı! Nazan Bekiroğlu, hayatında çok şeyin önceleri tesadüf zannettiği bir nasip akışı içinde gerçekleştiğini, bunun için artık tesadüf kelimesini lügatinden çıkardığını söylüyor. Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümündeki öğrenciliği sırasında kendini ifade edebilmek için bir süre resimle uğraşır. Sonra mezuniyet. Trabzon’da dört yıl lise öğretmenliği, ardından Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak akademik hayata geçiş.

Nazan Bekiroğlu, Halide Edip’in romanları üzerinde doktora çalışmasını hazırlarken yazının tekniği üzerinde zorunlu olarak düşünmüş ve kendini yazı yoluyla ifade etmenin yollarını aramıştır. Bu sancı çoğalınca 1986’dan itibaren dergilerde şiir ve hikayeleriyle görünmeye başlar. Kendini içinde hep iğreti hissettiği resmi bırakmıştır bırakmasına, ama resimle uğraşırken edindiği renk bilgisi ve hâricî âleme dikkatli bakış zamanla evrilerek yazısının temel öğelerinden olacaktır. Yazar olarak Bahattin Karakoç’un Kahramanmaraş’ta çıkardığı Dolunay’da doğar. Bu dergide Duvardakiler adlı hikayesinin bir gün hikayeci Mustafa Kutlu’nun dikkatini çekeceği aklının ucundan bile geçmemiştir.

Nazan Hanım, fakülteden hocası olan Prof. Dr. Orhan Okay’ı ve Dolunay’daki hikayesini okuyup Bahattin Karakoç’a bir mektup yazarak kimliğini öğrendikten sonra kendisiyle temas kuran Mustafa Kutlu’yu yazarlık hayatındaki önemli dönüm noktalarına yerleştiriyor. Kutlu’nun ilk mektubundaki ilk uyarısı şudur: “Şiiriniz oluşmakta olan hikayenize zarar verebilir!”. Açık kalplilikle yapılan bu uyarıyı dikkate alarak edebiyattaki yönünü bir daha değişmeyecek şekilde belirleyen Bekiroğlu, o gün bugündür şiir değil ama, şiire koşan hikayeler ve denemeler yazıyor. Resim terbiyesi gibi, şiir duyarlılığı da onun nesrini besleyen bereketli bir kaynak haline gelmiş; şiirde söyleyemediklerini hikayelerinde söylüyor ve bundan hiç mi hiç şikayetçi değil. Ve bir süre Türk Edebiyatı dergisi, ardından uzun bir Dergah dönemi ve bu dönemin ürünü olan nefis bir hikaye kitabı: Nün Masalları (Dergah Yayınları, İstanbul 1997).

En önemli hikayelerini Mustafa Kutlu’nun yönettiği Dergah dergisinde yayımlayan Nazan Bekiroğlu, bu arada doçentlik için Nigar Hanım üzerinde çalışmaya başlamıştır. Adına ilk defa on dört yaşındayken Hayat Tarih Mecmuası’nda rastladığı, hafızasına kapaktaki zarif yaşmaklı fotoğrafıyla yerleşen, birinci sınıf bir şair olmadığı için üzerinde hiç çalışılmamış bir hanım, Nigar binti Osman. Nigar Hanım’ın İstanbul’da, Aşiyan Müzesi’nde ölümünden elli yıl sonra açılması kaydıyla muhafaza edilen günlüklerinden haberdardır. Elli yıl çoktan dolduğuna göre.. Bu, onun muhayyilesi için yeterince kışkırtıcı bir bilgidir. Yirmi ciltlik günlüğün kopyası alınır ve heyecan verici bir macera başlar. Şimdi bir kadın, altmış küsur yıl önce ölmüş başka bir kadının hayatını satır satır çözecek ve yeniden inşa edecektir. Çalışırken akademisyen kimliği ile hikayeci kimliği arasında derin bir çatışma yaşayan ve bunu Nigar Hanım, Sevgili adlı hikayesinde anlatan Nazan Bekiroğlu, sonunda, bütün akademik kurallara uygun, ama bir edebiyatçının ince duyarlığını yansıtan, üslup bakımından benzerlerinden çok farklı bir biyografi yazar ve doçent olur*.

Bir hikaye ve deneme yazarı olarak geçmişi sorgulayıcı bir tavrı benimseyen Nazan Bekiroğlu, hayran olduğu ve derinden etkilendiği Tanpınar gibi, geçmişte yaşamayı, fakat orada kalmayıp bugüne bir şeyler taşıyarak yeni şeylere “dönüştürmeyi” çok iyi biliyor. Ne pasif bir hayranlık, ne anlamsız bir düşmanlık. Önce anlamak ve anladığını iyi ifade etmek. İyi ifade edememenin bir yazar için nasıl dayanılmaz bir sancı olduğunu, esasen sanatın bu sancıdan, en iyi ifadeyi bulma cehdinden doğduğunu da biliyor. Cemil Meriç’in deneme üslubunu benimsemiş; eksilte eksilte yazıyor, yani yazdıklarının en acımasız eleştirmeni kendisi. Sade ve çocuksu bir cümlenin, sadelikteki beşerînin peşinde. Peki bunu başarabiliyor mu? Hem de nasıl!

İnanmazsanız, Nun Masalları’ nı ve Zaman’daki Mor Mürekkep yazılarını okuyunuz.

Bekiroğlu’nun bu çalısması Şair Nigar Hanım (İletişim Yayınları 1998) adıyla kitap olarak yayımlanmıştır.

Leave a comment

Your comment