Bir sis yazısı

Nazan Bekiroğlu
Bir sis yazısı
Bir sis yazısı yazmayacaktım oysa. Ne Fikret’in İstanbul üzerine bir “zulmet-i beyza” gibi çöken Sis’inden bahsedecektim, ne Yahya Kemal’in bu kesif sisi tek başına aralayan engin “söyleniş”inden. Ne de bizatihi Fikret’in kendi Sis’inden Rücu edişinden.
Tasvir yasağına pek aldırmayan son Halife, Şehzade Abdülmecid Efendi’nin Aşiyan duvarlarından birini kaplayan Sis tablosundan da söz açmayacaktım. Aşiyan: Servet-i Fünun müzesi. Servet-i Fünun, bir yanıyla Fikret’in Sis’i, bir yanıyla sisin ardındaki görünmeyen. Yani? II. Abdülhamid, Aşiyan’ın görünmeyen cephesi.

İstanbul’u ilk kez çok sisli bir günde gören Miss Julya Pardeo’dan kaderin, bu kenti sevmesi için hiçbir şeyi esirgemediğinden. İstanbul’un yangınları kadar ünlü Boğaz’ın sislerinden de söz etmeyecektim.

Ne Unomuno’nun Sis’indeki kahramanlar gibi baş kaldıracaktım yazarıma ve varlığın mecburi özgürlüğünü imgeleyen çekilmez bir sis gibi dökülecektim ortalıklara. Ne mavi bir sis içinde kaybolarak Ulysses’in bakışını çözmeye uğraşacaktım. Kütüphane kataloglarından ya da bilgisayar kayıtlarından adının bir sözcüğü sis olan kitapların listesini de çıkarmayacaktım. Ansiklopedilerden sis maddelerini bulmayacaktım. Sise ilişkin bir imaj, bir mısra? Bütün şiirlerin üzerinden geçmeyecektim sabahlara kadar.

Dedim ya, bir sis yazısı yazmayacaktım.

Klasik sanatlarımızda sisin esamisi okunmayacaktı kuşkusuz. Minyatürde, ebruda. Hatta, çinide. Sisin harfleri görülmeyecekti elbet. Perdeler olmayacaktı çünkü. Belki birkaç mısra, şiirin divanında. Heva sislenecekti de tarf-ı çemenzarı nem alacaktı. Anlatmayacaktım.

Anlatmayacaktım ya; iki kenti birbirinden, bir ömrün evvelini ahirinden ayıran, “Rakım 2000” bir dağın tam geçit noktasında. Dağ gibi seyyahı da içine alan bir sisin tam ortasında. Kendi tecrübemde idrak edince sisi. Var iken yok olmuş olmanın ürpertici tadını alınca. Sis var da her şeyi örten, varlık var da sislerin ardında ben onu görmeden. Görmeden iman etmenin büyüsüyle yoklukta var olunca. Kocaman dağın tam geçit noktasında, evveliyle ahiri arasında bir küçük ömrün. Kocaman sis çanı benim için çalınca.

Havanın eflatuni sislerle ağırlaştığı güz akşam üzerlerinde. Kenti, kentin dışından ayıran bir yamaç yolunun parmaklıklarına dayanarak. Bir limanın üzerine çöken sisin ardında tüm ışıklarını yakmış, tüm yelkenlerini açmış gemileri ansızın hatırlayınca. Turuncu lambalar eriyip gidince izlenimci bir tablonun ikindisinde. Akşamlar masallaşınca aniden. Ya da daha dün kaybolduğum dağın geçidinde ayaklarımın altında kalan vadiye çöktüğünü sisin görünce. Sis çekilince aradan yani ki.

“Sis”, diyecektim: “Bir Sis Yazısı”.

Sis. Anlamı kendisini oluşturan tül kadar değişken ve akıcı.

Kimi zaman aradan kalkması gerek, bir perde; arkada ne var görelim? Kimi zaman da bir şefkat örtüsü. “Örtün beni örtün.” Üşüdüm. Beni setr edin.

Esmasından biri Settar olana cilve olduğu anda sis bütün setr fiillerini muhtevi. Sis, settar esmasının cilvegahı.
Tevbe günahı setr eder, muhabbet kusuru. Kudret güçlüğü, itimat şüpheyi, ikram ihtiyacı…

Tersine bir akış da geçerli. Kış baharın eserlerini, karanlık aydınlığı, nisyan hatırayı örter.

Sisin anlamı arkasındakinden. Kimi zaman perde kimi zaman örtü. Örtünün güzelliği sakladığından. Perdenin zaafı kapattığından.

Yahya Kemal “bir devri lanetiyle boğan” “Sis”i aralamaya çalışırken elinde “Ses”i vardır en fazla. Sislerin ardındasın, ses ver orada mısın? Ordadır. Her şekil sisin içinde kaybolur da geriye sesi kalır. İyi ki kalır. Çünkü varlığın sesi varsa var siste.

Bir yankı. İncecik bir yankı boşlukta dağılan. “Nerdesin? Sin sin sin”. Bir ses sadece. Ve cevap: “Nerdesin? Sin sin sin”.

Aramızda bir dağın yorgunluğu. Ben seyyahım, sen ey dağ, ordasın biliyorum.

An gelir çekilir perde.

Sis kalkar dağ görünür aniden.

Keşfettiğinin ne olduğunu bilmeyen kaşif, büyülenir neyi gördüğünü bilince.

Sis iner yok olur dağ yeniden.

Muamma sisin arkasında. Aramızda bir duvar. Yık bakalım duvarın arkasında ne var?

Kaldır “sisli zaman perdesi”ni aradan.

Görün ve gör ey dağ. Var ol ki var olduğumu bileyim.

Leave a comment

Your comment