Kuzen Beti

Nazan Bekiroğlu
“Kuzen Beti”
Bütün büyük romanlar gibi Kuzen Beti de çok katmanda okunabilir bereketli bir anlam diline sahip. Değerler sıralamasının alabildiğine sarsıldığı, dahası ters yüz edildiği bir kronolojide eser veren Balzac, bu erken yaşlanmış, çok yazmış ve çok yorulmuş Fransız, İnsanlık Komedyası adlı muazzam seriye zamanının panoramasını sığdırır. Temel meselesi insandır.
Kuzen Beti; aristokrasinin iflası, burjuvazinin yükselen yıldızı, buna bağlı olarak soy kavramının yerine paranın aslî değer olarak yerleşmesi, romantizmin realizme yenilgisi gibi hayatî meseleleri 1848’e, o ihtilâller yılına takaddüm eden bir süreçte ve komedya (komedi olarak başlamakla birlikte trajedi ile biten) atmosferinde yansıtıyor.
Kuzen Beti’de toplumsal muhteva, aristokrasi ve burjuvazi etrafındaki denge bozulumundan hareket eder. Bu katmanın ekseni, neredeyse açlık günleri kapıya dayandığı halde görünürde pahalı ve lüks alışkanlıklarından vazgeçmeyen tipik aristokrat aile etrafında biçimlenir. Geçkin yaşına rağmen çapkınlıktan hâlâ vazgeçmeyen Baron ile onun güzel; ama derinliksiz ve çok da zeki olduğu söylenemeyen oğlu ve kızı aristokrasinin tükenen değerlerini temsil eder. Aristokrasi Orta Çağ’ın ihtiyaçlarına cevap veren bir sosyal sınıf olarak tarihçedeki yerini almış olsa da artık hayat ve şartlar değişmiştir. Teşekkülü Orta Çağ sonlarında başlayıp da Fransız devrimi ile tamamlanan burjuva sınıfı, aristokrasi karşısında öyle sarsıcı bir orta sınıf oluşturmuştur ki, değişen hayat aristokrasinin içi boşalan değerlerini ancak iki perspektiften seyretmemize izin verir: Ya komedi ya trajedi. Tümüyle bir komedya yani. Örneğin metresini, para babası fakat çirkin ve kaba tüccara (ki Balzac romanlarının en kıymetli tiplerinden biridir bu) kaptıran Baronun incinen onurunu tamir için sarıldığı çare, düello, nedense sadece gülme duygusu uyandırır bizde. Tüccar ikisinden birinin ölümüne doğru attığı her adımda gerçeği haykırır: “Böyle şeyler için artık ölmenin zamanı geçti. Vazgeçelim”. Çünkü tüccar hayatın ta kendisidir. Oysa Baron diretir, ömrünün bundan sonraki kısmını bacağında bu düellonun armağanı bir aksamayla geçirecek olsa da. Fakat yadırgarız, bir Orta Çağ metninde nefeslerimizi kesebilecek bu onur gösterisinin sahibi Baron olunca kalbimizin yönü değişir. Şahsî onur duygusunun mesnedi sağlam olmayınca onur da onursuzlaşır çünkü. Ve Barondan geriye sadece, kötü, komik ve aynı anda trajik bir fotoğraf kalır.
Diğer yandan, tüccar ve tefeci gibi, güzel; ama yosma Jenny de o kadar hayatın içindendir. Baronun, suni kalıplar içinde ruhu asla doymayan bir heykeltıraş olan damadı, Jenny gibi hayatın içinden bir kadın karşısında ilhamına kavuşur. Çünkü hiç kimse onunla böyle konuşmamıştır. Yazık ki meteliksiz bir Baron olan damat beyi de hayat beklemektedir. Her şeyi terk ederek kaçmaya karar verdikleri halde gitme anı gelince Jenny yapamaz. Aşkının büyüklüğünü, kalbinin gücünü ölçüp biçmeye kalkışmak gereksiz ve beyhude çabadır. O sadece, aşkın, herkes gibi bir gün kendisini de terk edeceğini bilmektedir. Aşkı ve hayatı o denli tanımaktadır çünkü. Çünkü Kamelyalı Kadınların devri çoktan kapanmıştır ve artık hayattır geçerli olan, acımasız da olsa.
Kuzen Beti, aynı zamanda tutkulu, öfkeli, kindar ve âşık bir kadının düşman belleklerinde nasıl bir yıkıma sebebiyet verebileceğini gösteren bir tip romanı. “Kuzen” iyeliğiyle aile üzerinde bir kara bulut yakınlığında dolaşan bu gizli ve zeki düşmanın kendince gerekçeleri vardır kuşkusuz. O, ilk aşkını kuzenine, ikinci ve son aşkını da onun kızına kaptırmıştır. Kötülüğünün mantığını bu haksızlığa uğramışlık duygusu oluşturur. Fakat Baronun onur duygusu ne kadar yadırgatıcı ise kuzenin kini de o kadar yadırgatıcıdır. Her şeyin bir ortalama etrafında standart bir sapmayla birbirine yaklaştığı burjuvalaşmış bir yaşamda haksızlığa uğramak gibi uğratmak da can sıkıcı hayatın vasatlarındandır görünüşe bakılırsa. Bu bakımdan Baron gibi, büyük tutkuların kadını Beti de zaman dışıdır. Kendi hayalleriyle kendi kendisine yetse de hayat onun üzerinden aşarak akıp gitmektedir.
Gerçi kuzenine kaptırdığı ilk aşkına da, kuzeninin kızına kaptırdığı son aşkına da sahip olmuştur kendince. Lâkin garip bir sahipliktir bu, çünkü artık Baron bir enkazdan ibarettir. Heykeltıraş damat ise Beti’ye, ölümünden sonra geride kalan henüz yaşı dolmamış oğlunun kimliğinde “benimsin” duygusu verebilir ancak.
Böylece Kuzen Beti, soy ve kanın karşısında paranın, romantizmin karşısında realizmin, safiyet ve onur gibi yüceltilmiş değerler karşısında kirlilik vasatının galibiyet kazandığı bir roman olarak yeni çağın etiğini gösterir: Bir komedya!

Leave a comment

Your comment