Yazma Macerası …

YAZMA MACERASI

Halide Edib Tanin’de ilk yazılarının çıkmaya başladığı 1908’den ölüm tarihi olan 1964’e kadar yurt içinde ve dışında kesintisiz devam eden yoğun bir yazı hayatının sahibidir. Ruşen Eşrefin Diyorlar ki adlı eserinde yer alan söyleşisinde, oniki yaşından itibaren içinde san’at heyecanı duyduğunu, ilk yazdıklarının basılmadığını ve herkes gibi o da günlük hatıralarını yazarak başladığını ifade etmektedir. Küçük yaşlarda birkaç roman dahi tecrübe ettiğini, bunları evdekilere okuduğunu, küçük hikayelerini tiyatro gibi oynadığını ve seyredenleri ağlattığını da aynı yerde belirtmektedir.

Halide Edib, 1897’de yaptığı Mâder tercümesi istisna edilirse yazı hayatına 1908’den sonra Tanin, Şehbal, Mehasin gibi gazete ve dergilerde “Halide Salih” imzasıyla yayımlanan yazılarıyla başlamıştır. Arkadan gelen zaman içinde Resimli Kitap, Büyük Mecmua, Vakit, İkdam, Yeni İstanbul, Tan gibi gazete ve dergiler başta olmak üzere devrinin büyük-küçük pek çok mevkutesinde de imzası görülür.

Halide Edib’e gelinceye kadar Divan Edebiyatı geleneğini sürdüren şaireler bir yana bırakılırsa, Meşrutiyet öncesinde Avrupai tarzda eser veren kadın san’atçılar olarak, Ahmet Cevdet Paşa’nın kızları Fatma Aliye (1862-1936) ve Emine Semiye Hanımlar (1866-1944) ile Nigar Hanım (1862-1918) ve Makbule Leman Hanım (1865-1898) dikkat çekmektedirler. Bu isimlerden Nigâr Hanım daha ziyade sosyal yaşantısı ve şiirleri ile varlık gösterir. Tesis ettiği edebî salonunda yerli-yabancı, kadın-erkek konuklarını ağırlayan şaire, Fuad Köprülü tarafından, samimi kadın duygularını çekinmeksizin ifade ettiği için ilk gerçek kadın şairimiz olarak değerlendirilirse de, roman ve bir-iki küçük deneme dışında hikaye vadisinde varlık gösterememiştir. Makbule Leman da, kısacık ve hastalıklarla dolu hayatına bir romancı kimliği sığdırabilmiş değildir. Roman sahasında ilk isim tefekkür sahasında da çok dikkat çekici bir sima olan Fatma Aliye Hanımca aittir: George Ohnet’den Meram (1890) adıyla çevirdiği Volonte’ye imzasını “Bir hanım” olarak koyduktan iki yıl sonra Muhazarat (1892)’ı yayımlar. Bu Türk edebiyatında bir kadın kaleminden çıkma ilk telif romandır. Daha sonra Refet (1897) ve Udî (1899Yyi yayımlar. Kızkardeşi Emine Semiye Hanım da roman vadisinde eserler vermiştir: Gayya Kuyusu ve Sefalet (1908). Böylece Halide Edib’in romanlarına gelinceye kadar Türk kadın romancıların nicelik itibariyle çok geniş ve güçlü bir temsil kabiliyetine sahip olduklarından söz etmenin kolay olmadığı fark edilir. Fakat yine de, ilk Türk romanı olan Namık Kemal’in İntibah (1876)’ından onaltı sene sonra yayımlanmış bulunan Muhazarat (1892) ile başlayan bir kronolojinin Halide Edib’i karşıladığından söz etmek gerekir.

Fakat bütün bu kadın edipler Meşrutiyet sonrasında edebî anlamda silikleşirler. Bu silikleşmede Meşrutiyet sonrasında değişen ve yenileşen edebî ortama uyum sağlayamamış, kendilerini yenileyememiş olmaları kadar, Halide Salih’in baskın edebî kimliği altında silikleşmiş olmaları da bir sebep olarak düşünülebilir. Böylece Halide Salih, yazı hayatına başladığı 1908’de arkasında hem-cinslerine ait çok geniş çaplı ve güçlü olmasa da bir kadın nesir geleneğini hazır bulmuştur. Bir başka deyişle bütün bu öncü kadınların, şahsî dehası bir yana, Meşrutiyet öncesinde oluşturdukları bir tür geleneğin en olgun meyvesi olarak Halide Salih/Edib’i hazırladıkları düşünülebilir.

Yakup Kadri, 1908’in getirdiği özgürlük havasını edebiyatta da solumak istediği sıralarda, Tanin gazetesinin baş sütununda Halide Salih imzasıyla ilk kez karşılaşmasının kendisini ne kadar heyecanlandırdığını hatıralarında anlatmaktadır. Karşılaştığı bu imzayı, arkasına bir erkek adı ilave ettiği için de ilginç bularak, “Eski devrin üç ünlü kadın şairi Mihrünnisa, Leyla ve Nigar Hanımlar arasında yalnız bu sonuncusu kendi adına bir “binti Osman” -yani Osman’ın kızı- eklemekle yetinirdi” demektedir. Aynı yazıda Yakup Kadri, Halide Salih imzasıyla yazılan bu yazının üzerinde “özgün ve şahsiyetli” bir intiba uyandırdığını ve kendisini o yazının bilhassa “derünî ahengine” bıraktığını belirtmektedir.

  • ÜZERİNDEKİ ETKİLER
  • Halide Edib, üzerindeki çok yönlü sosyal ve edebî etkiler arasında kendi sentezini oluşturmuştur. Biyografisini gözden geçirirken doğu, batı, eski, yeni, mistik, pozitivist, yüksek kültür, halk kültürü gibi ne kadar çok ve çeşitli etkiye maruz kaldığını görmüştük. Edebî anlamda etkilenme kaynakları gözden geçirildiği zaman ise Divan Edebiyatı üzerinde ısrarlı olmadığı farkedilir Diyorlar ki‘de, bir elinde divanlar, bir elinde lügat aylarca okuduğu halde derin bir etki alamadığını belirten Halide Edib bu durumu, Mor Salkımlı Ev’de Fars edebiyatının büyüklüğü ile izah etmektedir. Ona göre Fars edebiyatının etkisi altında kalan bir edebiyatın kendisi olarak kalması imkansızdır. Bununla birlikte. Şeyh Galib ve onun Hüsn ü Aşk’ının büyüleyici etkisine kendisini bırakmıştır.

    Halide Edib Türk şiiri olarak Halk şiirine ve Tanzimat sonrası isimlere yönelmiştir. Namık Kemal’i eserleri ile değil, kişiliği ve idealizmi ile sever. Hamid’i bilhassa Makber ve Ölü’yü onbeş onyedi yaşları arasında Rıza Tevfik vasıtasıyla tanımış ve sevmiştir. Zamanla üzerindeki Hamid etkisi yerini Fikret etkisine bırakır. Fikret’i okuduğu sıralarda çocuk değildir ama “Sis” şiiri, biraz da içinde bulundukları şartlar nedeniyle üzerinde bir yıldırım etkisi yaratmıştır. Nitekim Rübâb-ı Şikeste’nin tamamında bu etkiyi bulamadığından bahseder, İngiliz edebiyatından Shakespeare, Byron ve İngiliz Incil’inin etkisi altında kalan Halide Edib, Byron’ı tapınır gibi sever, İngiliz romancısı Dickens’ı “insanlığı için”, Fransız edebiyatından Zola’yı da “insan ve hakikat adamı olarak” tercih etmektedir. “Artist” olarak Daudet ile Maupassant’ı çok seven Halide Edib, bizden Süleyman Çelebinin Mevlid’ine apayrı bir cazibe ile bağlanmıştır.

    Genç kızlığında bir yandan Rıza Tevfik’ten Tasavvuf ve Halk Edebiyatı, diğer yandan Salih Zeki’den matematik dersleri alan Halide Edib, üzerinde çok yönlü bir etki de gençlik yıllarında Ziya Gökalp’tan gelir. Ancak bu etkiye tek yönlü bir gençlik ve çocukluk etkisi olmaktan ziyade, dostlukları kesintilerle de olsa süreklilik arz eden entelektüel iki yetişkin arasındaki etkileşim olarak da bakılabilir. “Ziya Gökalp ve Halide Edib Adıvar” başlıklı makalesinde İnci Enginün, Halide Edib üzerindeki Ziya Gökalp etkisinin hangi ana başlıklar altında toplanabileceğini belirlemiştir. Buna göre Ziya Gökalp, Halide Edib üzerinde dil, milliyetçilik fikri, batı, eğitim, kadın hakları, dinî görüş, halkçılık ve halk kültürü ve Turancılık maddelerinde toplanabilecek bir etki alanı oluşturmuştur.

    Halide Edib kesin olarak herhangi bir edebî ekole bağlı telakki edilemez. Bununla birlikte romantik bir muhteva taşıyan ilk romanlarından sonrakilere doğru giderek hem teknik hem tematik anlamda realist kimliği artan bir çizgi izlediği fark edilebilir. Mev’ud Hüküm romanının Emile Zola’nın ruhuna ithaf edildiği, bu eserin neredeyse natüralist denebilecek bir tavırla kaleme alındığı, ve Halide Edib’in, Salih Zeki ile evliliğinin ilk yıllarında natüralist akım ve Zola ile meşgul olduğu hatırlanırsa, san’at hayatının bir döneminde natüralizme yakın bir yerde durduğu da düşünülebilir.

    Romancının ancak uzun bir tecrübe, müşahede, duygu ve kabiliyet ile hayatı kavradığı ve bu kavrayışı bir terkip halinde verebildiği zaman gerçek romancı olabileceğini ifade eden Halide Edib için esas olan hayattır. Romanlarını gözleme dayalı olarak yazmakta ancak bu gözlemleri olduğu gibi romanlaştırmak yerine hayal ile genişletmektedir. Onun romanlarında hayal ve hakikat bir aradadır. Otobiyografik metodun yazarın özgürlüğünü kısıtlayacağını düşünmekte, eserlerinde kendisinden bir şeyler bulunmakla birlikte hiçbir roman kahramanının tam anlamıyla kendisi olmadığım ifade etmektedir.

  • ROMANCILIĞI
  • “Doğmadan önce ve ölümden sonra iki sonsuz bilinmeyen arasında” insanın bilinç altında daimî bir rahatsızlık duyduğunu ve san’atın her şeklinin bu huzursuzluktan kurtulma çabası olduğunu düşünen Halide Edib, adı ne olursa olsun roman türünün daima yaşayacağına inanmaktadır.

    Bir ömre yayılan bir tefekkür hazinesinin sahibi olmasına, sosyal ve kültürel hayatımızda çarpıcı bir kimlik olarak yer tutmasına; edebiyatın tiyatro, hikaye, makale, anı, tercüme, edebiyat tarihi ve fikir eseri olmak üzere değişik türlerinde de eser vermiş olmasına rağmen Halide Edib; asıl şöhretini edebiyatımızın birinci sınıf romancılarından biri olarak yapmıştır, ilk romanı Heyula (1909) ile son romanı Hayat Parçaları (1936) arasındaki yirmiyedi yıla toplam yirmibir roman sığdırmıştır ve bunlardan Sinekli Bakkal hiç olmazsa şu son yıllara kadar Türk edebiyatının en çok basılan romanı olma özelliğini taşımaktadır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Halide Edib’in 1908 ila 1921 arasında “roman nevinin en yeni ve şahsî mahsullerini” verdiğinden bahseder.

    Halide Edib’in romanları gerek teknik gerekse muhteva bakımından baştan sona doğru bir değişim içerir. Başlangıçta ferdiyetçi bir çizgide gelişen romantik muhtevalı romanlar ile, mensure ve hikaye arasında duran metinler yazmaktadır. Yahya Kemal, Halide Edib’in, hikaye ve mensurelerini topladığı Harap Mâbedler (1911)’i “şairane bir nesirle alafranga hassasiyetler ifade eden Edebiyat-ı Cedide’nin daha yontulmuş bir devamı” olarak değerlendirir. Oysa zaman içinde romanını belirleyen çizgi realist ölçekte ilerler. Öyle ki ilk romanı Heyula ile son romanı Hayat Parçaları arasındaki fark iki ayrı dünya kadar belirgindir.

    Halide Edib Adıvar’ın romanları (ve hikayeleri), farklı adlar altında da olsa, temelde üç ayrı grup halinde mütalaa edilebilir. Muhtevaya dayalı “bu tasnif az farkla; vak’a, bakış açısı, zaman, mekan ve şahıs kadrosu gibi yapı unsurlarını da belirleyecek mahiyettedir. Buna göre;

    1-Ferdiyetçi ve psikolojik romanlar (Handan dairesi, Meşrutiyet dönemi)

    2-Millî/Toplumsal muhtevalı romanlar (Ateşten Gömlek dairesi, Millî Mücadele dönemi)

    3-Töre romanları (Sinekli Bakkal dairesi, Cumhuriyet dönemi)

    Halide Edip Adıvar, Şûle Yayınları, İstanbul, 1999, s.39 – 45

    Leave a comment

    Your comment