Mezuniyet gecesi

Nazan Bekiroğlu
“Mezuniyet gecesi”
“Gene gelirsiniz. Gene gelirsiniz”.
Karşılıklı bir aldanmanın peşinen mağlup hükmünde vedaya bakan bir cümle: “Gene gelirsiniz”. Mağlup, çünkü araya zaman girdikten sonra bu kente tekrar geldiğinizde. Ne bıraktığınız kent aynı kenttir, ne siz. Ne de biz!

Gelmeyin. Gelmeyin.

Ne okyanus yeşili, “kara” bir denize açılan rampa eski rampadır siz tekrar geldiğinizde, ne de “mehtap, iri güller ve senin en güzel aksin” yerli yerindedir. Bir kuytuda kirli bir ayna da iade etmez artık görüntünüzü.

Ne Raskolnikov’la üstün insanın varlığını sorgularsınız, ne Dmitry arınışıyla yaratılma anının sevinçli ve ışıklı aydınlığına doğar bir Paskalya sabahı, bir de Sibirya’nın buzlu karanlığı. Ne Julyen’in gerçek aşkı tanıması için ölmesi gerektiğini fark edersiniz ne de Meyhane’nin kasvetli sokaklarında içiniz kararır. Oysa dışarıda bahar güneşi tahta sıralarınızda yansımakta.

Zamanı tanırsınız sonra. Zamanı tanımak değildir aslında bu. Zamanı değil, izlerini fark edersiniz çünkü. Çünkü zaman ateş gibidir ve nakkaşlar, öğrenmişsinizdir, ateşi değil ateşin cisimler üzerindeki yansımasını çizebilirler en fazla. Düşünün bakalım siz kim bilir hangi otobüsün dört yıl önceki bir ekim akşam üzerinde (sabah mıydı) getirip suyun kıyısında bıraktığı merserize kazaklı o çocuğun gözleriyle mi bakıyorsunuz hayata? Ey kalbim sen dört yıl önceki sen misin hala? Ne bulutlar eski yağmurları yağdırmaya gelirler, ne siz aynı bulutlar olursunuz. “Saçlarınız itirafçı”, göz altı çizgileriniz şimdiden tutuklu. İçinizde belki onca kitaptan arda kalan tek cümle, hatibi siz muhatabı zaman: “Dur geçme ne kadar güzelsin”.

Ve: Allah’ım ne olur bir ders daha, tek bir ders daha. Fakat hayır. Ateş gibidir zaman.

Her ekim gelir, her haziran dönerdiniz. Gündüzlerle geceler eşitlendi oysa. Şimdi gece gündüzün, gündüz gecenin içindedir. Ve dahi tümden gitme vaktidir.

Bir yığın anının kalabalığında.

Üzeri imzalanmış bir çağrı metni. İlk sahifesi ithaf taşıyan bir kitap. İçi şiir dolu bir defter, bir yığın alıntı. Gül yaprağı, hanım eli dalı. “Pardon, edebiyat öğrencisi miydiniz?” Sonra dergiler, bu gece uykusuz kalacaksınız. Sonra uzun uzun tasvirler, aman Balzac duymasın, birazdan uykunuz gelecek. Ya da “Söz aramızda”, atlayacaksınız. Söz, kimselere söylemem. Söz, dönüp dolaşıp sahibini bulan söz.

Bir yığın anının kalabalığında. Ne kadar çok romanın ve ne kadar çok acının refakatinde. Bir ışık. Bir ışık daha. Bir küçük hayret. Sonra fark etmenin şaşkınlığı. Doğru, yaşamak her şeye rağmen kendi güzelliğini devşirir.

Aslında biliyor musunuz, tekrar geldiğinizde siz belki aynı siz olabilirsiniz, belki kent de yerli yerindedir. Hayattır değişen en fazla. İçinizden ihtilaller gibi geçip gitmektedir. Bir ırmak. Bir yağmur. Bir sürgün. Zamandır değişen en fazla.

Siz şimdi bir yolun sonunda bir yolun başında, gidersiniz.

Ya biz? Kalır mıyız? Ama hatırlayın hani. 9. Hariciye Koğuşu’nun bitişi. Robdöşambr içinde hep aynı kişi: Hasta! Söylemek istediğim. Ne siz. Ne biz. Yani bu rüzgar kokulu sınıflarda olmasak da. Üzeri tebeşir artıklı koyu yeşil bir tahta. Birkaç sıra. Ve ucu denize açılan birçok buğulu pencere. Bir anlatan ve bir de dinleyen. Burada böylece durdukça. Anladınız işte. Beni daha fazla söyletmeyiniz.

Mezuniyet geceniz? Tam vakti. Ne müzik, ne kostüm, ne hazırlığı görülmeden sırtınıza kalan konuşma. Heyecan, koşuşturma. Beyhude. Notların ilan edildiği o upuzun listelerde adınızı aramayı “unutmadınız mı?” yoksa? Sadece öğrenmiş olmak, neyi öğreneceğini ve nasıl öğreneceğini bilmek, yeterli değil mi? Öyleyse tamam, şimdi “mezun”sunuz. Mezun, yani izinli. “Lügate yiğitlik olmaz” mı? Bakın öyleyse: Osmanlıca Türkçe Sözlük. Tam elli bin kelime. Peki ya sizin duygu kabiliyetiniz? Elli bin satır başıyla mı sınırlı kalbiniz? Ya hayalleriniz? Sözcüklere aldırmayın siz iyisi mi.

Yapacak tek şey kalır.

Terk edersiniz kenti yolun sonunda. Saat 12.00’dir, gecedir. İlk bakışta iyi bir saat gibi görünmemektedir. Oysa bu kenti terk etmek için en iyi saat gecedir.

Fakat ne büyük saatin gongu vurur arka arkaya. Ne camdan pabucunuz kalır basamaklarda.

Öptüğünüz kurbağaların prense dönüşmesi hayatınızın asli meselesi olmaktan çoktan çıkmış, şimdilerde öptüğünüz prenslerin kurbağaya dönüşmesini dileme dairesindesiniz.

Yağmur yağar yine de.

Terk edersiniz kenti, gecedir.

Bir otobüsün kim bilir kaç numaralı koltuğunda. Gök gürlerken uzaktan değil, yakından çok yakından. Korkabilirsiniz. Ateşin terbiyesinden geçmemiş miydiniz? Olsun. Bırakın kendinizi korkunun kollarına. Korkmanın da güzel bir yanı olabilir. Yağmur camlarda. Ve siz. Bir hayli “romantik”. Hangi roman? Hangi kahraman? Ve hangi sahne? Şimdi. Ve hangi sezgi?

Bulanır suları kapkaranlık bir gecenin.

Sular derin akmaya başlar. Gecedir. Hadise.

Savrulun, korkmadan. Vaktidir.

Beşir Ayvazoğlu ; “Nazan Bekiroğlu”, Aksiyon, sayı 238, 26 Haziran 1999

NAZAN BEKİROĞLU

Taşra deyip geçmeyin, artık taşra yok. İstanbul ve Ankara gibi büyük merkezler dışında yaşayıp çok önemli eserler veren sanat, edebiyat ve kültür adamları tanıyorum. Bir ara Kayseri’de üç dört edebiyat dergisi birden çıkıyordu. Bugün de “taşrada şaşılacak seviyede dergiler, kitaplar yayımlanıyor. Üniversiteler yaygınlaştı; açıkçası üniversiteli olmak artık sadece büyük şehirlerin imtiyazı değil. bana kalırsa, iletişim çağında büyük kültür merkezlerinde yaşamakla taşrada yaşamak arasında pek büyük bir fark kalmamıştır. Bundan sonra bilgisayar ve internet imkanları iyi kullanılırsa aradaki mesafe rahatlıkla kapatılabilir. Üstelik daha fazla zaman, daha az stres. Ve oturup Nazan Bekiroğlu gibi hem akademik çalışmalar yapabilir, hem nefis hikaye ve denemeler yazabilirsiniz. İstanbul hasreti de hülyalarınızı kanaviçe gibi işleyip durur; hatta İstanbul’a geldiğinizde tadını burada oturanlardan daha iyi çıkarırsınız.

Nazan Bekiroğlu, tanıştığımız günlerle, Dergah’ta ardarda yayımlanan Hat ve Rasat, Kayıp Padişah, Ahter-suhte Hu ve Lâle gibi hikayelerinin ikliminde yaşıyordu; Ayasofya meydanındaki çay bahçesinde otururken ilk konuştuklarımız bana onun bugüne sürgün edilmiş bir geçmiş zaman hanımefendisi olduğunu düşündürmüştür. Eski sanatlardan, Topkapı Sarayı’ndan, saray hayatından, şehzadelerden, cariyelerden vb. bahsederken gözleri bir başka türlü parlıyordu. Doğup büyüdüğü ve halen yaşadığı Trabzon onun için herhangi bir taşra şehri değil, “şehzade taşrası”ydı. Hayretler içinde kalmıştım; sanki doğma büyüme İstanbulluydu ve taşrada Tanpınarca bir yoğunlukla deruni bir İstanbul hayatı yaşıyordu. Son derece ince bir duyarlığa ve zengin bir kültür birikimine sahipti; hikayelerinde Osmanlı tarihine, kültürüne ve yaşama iklimine, aynı konulara ilgi duyan birçok yazarın aksine sevgiyle yaklaşıyor; o dünyada yabancı bir gezgin gibi değil, dilini konuşan, acılarını paylaşan, sevinçleriyle sevinen ve biraz da kusurlarını görmezden gelen bir dost olarak dolaşıyordu. Tıpkı Yahya Kemal ve Tanpınar gibi “tarihin damarlarına sıcak kan yürüterek” Osmanlı’ya bazan “iki gözü iki çeşme” güzel he’nin gözleriyle, bazan lamelifin kolları, bazan da mesela III. Selim’in dokuduğu bir beste kumaşının girift nağmeleri arasından bakan bir yazar. Ya Letâif-i Enderun’ da imajlar avlıyor, ya bir eski zaman müneccimi gibi yıldızları tarassut ediyor; yahut eski bir lale meraklısı tavrıyla bir şüküfenamenin sayfaları arasında Lale-i Rumî’ler devşiriyordu.

Nazan Bekiroğlu’nun Osmanlı dünyasındaki gezintileri bir çeşit “rüyada yolculuktur. Bir manzarayı tül perdelerin ardından seyrettiğinizi düşünün! Nün Masalları’nı okurken -başkalarını bilmem ama- ben hep böyle bir duyguya kapılıyorum. Bununla beraber, tülleri aradan kaldırdığınızda, gösterilen dünyanın gerçekliğinden şüphe edilemeyeceğini, başka bir ifadeyle, görüntülerin flüluğuna rağmen, Bekiroğlu’nun kadınca bir duyarlık ve sezgiyle yakaladıklarının gerçeği belgelerden bile daha doğru yansıttığını hissediyorsunuz. Bir minyatürle oryantalist bir gravür arasındaki fark gibi. Gravürlerdeki tasvirler birebir olmalarına rağmen, Osmanlı gerçekliğini minyatürler kadar doğru yansıtamaz. Minyatür o dünyanın kendini ifade etmek için geliştirdiği özel bir ifade vasıtasıdır; gravürler ise, görüntülerin orijinallerine benzerliğine rağmen, ressamın bir yığın peşin hükümle yüklü kafasındaki “kurmaca” gerçekliğin yansıtıldığı resimler..

Peki, Nazan Bekiroğlu kimdir? Şehirli bir ailenin üç çocuğundan en küçüğü; kendi ifadesiyle “ehl-i kalem ve kelam” bir baba ile titiz ve oldukça eğitimli bir annenin, iki de ağabeyin ikliminde epeyi nazlanarak, korunarak, esirgenerek büyümüş Karadenizli bir hanım yazar. Çocukluğunda Türkçesi bozulur diye sokak yasaklanmış ve arkadaşları seçilmiştir, bunun için konuşurken Karadenizliliği hiç hissedilmez. Sima olarak Azeri asıllı annesine benzediği için Trabzon’un köklü ailelerinden birinin kızı olduğunu tahmin etmek imkansızdır.

Üzerine düşülmesi ve eğitimine fazlaca önem verilmesi, küçük Nazan’ı yalnızlaştırmış ve bunun sonucu olarak kendi içine kapanmasına ve hayal dünyasının gelişmesine yol açmış olmalıdır. Bu erken hayal dünyası, onun daha sonra oluşacak estetik dünyasının ipuçlarını da taşır. Estetik hazla dört veya beş yaşındayken tanışmıştır: Bir hastanenin bahçesinde, bir heykelin kaidesinde elinde çiçek demeti tutan bir küçük kız rölyefi. Ve kitaplar. Babasının zengin kütüphanesinde “daima programsız, daima rastgele, daima el yordamıyla” bir okuma, yani hep yaşadığımız o güzel, o heyecan verici macera. Arayış. Ama ne aradığım bilmeden! Tabiat sevgisi. Mehtaba, güle, yıldızlara, bulutlara, yağmura tutkunluk, ama ne yapacağını bilmeden! Şuura dönüşmemiş bir hayranlık, bir cezbe hali.

Lise ve üniversite yıllarında arayış devam eder. Ama içindekilerin günün birinde şiire ve yazıya dönüşeceğini derin bir biçimde hissetmektedir. Evet, edebiyat okuması bir tesadüf olmamalı! Nazan Bekiroğlu, hayatında çok şeyin önceleri tesadüf zannettiği bir nasip akışı içinde gerçekleştiğini, bunun için artık tesadüf kelimesini lügatinden çıkardığını söylüyor. Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümündeki öğrenciliği sırasında kendini ifade edebilmek için bir süre resimle uğraşır. Sonra mezuniyet. Trabzon’da dört yıl lise öğretmenliği, ardından Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak akademik hayata geçiş.

Nazan Bekiroğlu, Halide Edip’in romanları üzerinde doktora çalışmasını hazırlarken yazının tekniği üzerinde zorunlu olarak düşünmüş ve kendini yazı yoluyla ifade etmenin yollarını aramıştır. Bu sancı çoğalınca 1986’dan itibaren dergilerde şiir ve hikayeleriyle görünmeye başlar. Kendini içinde hep iğreti hissettiği resmi bırakmıştır bırakmasına, ama resimle uğraşırken edindiği renk bilgisi ve hâricî âleme dikkatli bakış zamanla evrilerek yazısının temel öğelerinden olacaktır. Yazar olarak Bahattin Karakoç’un Kahramanmaraş’ta çıkardığı Dolunay’da doğar. Bu dergide Duvardakiler adlı hikayesinin bir gün hikayeci Mustafa Kutlu’nun dikkatini çekeceği aklının ucundan bile geçmemiştir.

Nazan Hanım, fakülteden hocası olan Prof. Dr. Orhan Okay’ı ve Dolunay’daki hikayesini okuyup Bahattin Karakoç’a bir mektup yazarak kimliğini öğrendikten sonra kendisiyle temas kuran Mustafa Kutlu’yu yazarlık hayatındaki önemli dönüm noktalarına yerleştiriyor. Kutlu’nun ilk mektubundaki ilk uyarısı şudur: “Şiiriniz oluşmakta olan hikayenize zarar verebilir!”. Açık kalplilikle yapılan bu uyarıyı dikkate alarak edebiyattaki yönünü bir daha değişmeyecek şekilde belirleyen Bekiroğlu, o gün bugündür şiir değil ama, şiire koşan hikayeler ve denemeler yazıyor. Resim terbiyesi gibi, şiir duyarlılığı da onun nesrini besleyen bereketli bir kaynak haline gelmiş; şiirde söyleyemediklerini hikayelerinde söylüyor ve bundan hiç mi hiç şikayetçi değil. Ve bir süre Türk Edebiyatı dergisi, ardından uzun bir Dergah dönemi ve bu dönemin ürünü olan nefis bir hikaye kitabı: Nün Masalları (Dergah Yayınları, İstanbul 1997).

En önemli hikayelerini Mustafa Kutlu’nun yönettiği Dergah dergisinde yayımlayan Nazan Bekiroğlu, bu arada doçentlik için Nigar Hanım üzerinde çalışmaya başlamıştır. Adına ilk defa on dört yaşındayken Hayat Tarih Mecmuası’nda rastladığı, hafızasına kapaktaki zarif yaşmaklı fotoğrafıyla yerleşen, birinci sınıf bir şair olmadığı için üzerinde hiç çalışılmamış bir hanım, Nigar binti Osman. Nigar Hanım’ın İstanbul’da, Aşiyan Müzesi’nde ölümünden elli yıl sonra açılması kaydıyla muhafaza edilen günlüklerinden haberdardır. Elli yıl çoktan dolduğuna göre.. Bu, onun muhayyilesi için yeterince kışkırtıcı bir bilgidir. Yirmi ciltlik günlüğün kopyası alınır ve heyecan verici bir macera başlar. Şimdi bir kadın, altmış küsur yıl önce ölmüş başka bir kadının hayatını satır satır çözecek ve yeniden inşa edecektir. Çalışırken akademisyen kimliği ile hikayeci kimliği arasında derin bir çatışma yaşayan ve bunu Nigar Hanım, Sevgili adlı hikayesinde anlatan Nazan Bekiroğlu, sonunda, bütün akademik kurallara uygun, ama bir edebiyatçının ince duyarlığını yansıtan, üslup bakımından benzerlerinden çok farklı bir biyografi yazar ve doçent olur*.

Bir hikaye ve deneme yazarı olarak geçmişi sorgulayıcı bir tavrı benimseyen Nazan Bekiroğlu, hayran olduğu ve derinden etkilendiği Tanpınar gibi, geçmişte yaşamayı, fakat orada kalmayıp bugüne bir şeyler taşıyarak yeni şeylere “dönüştürmeyi” çok iyi biliyor. Ne pasif bir hayranlık, ne anlamsız bir düşmanlık. Önce anlamak ve anladığını iyi ifade etmek. İyi ifade edememenin bir yazar için nasıl dayanılmaz bir sancı olduğunu, esasen sanatın bu sancıdan, en iyi ifadeyi bulma cehdinden doğduğunu da biliyor. Cemil Meriç’in deneme üslubunu benimsemiş; eksilte eksilte yazıyor, yani yazdıklarının en acımasız eleştirmeni kendisi. Sade ve çocuksu bir cümlenin, sadelikteki beşerînin peşinde. Peki bunu başarabiliyor mu? Hem de nasıl!

İnanmazsanız, Nun Masalları’ nı ve Zaman’daki Mor Mürekkep yazılarını okuyunuz.

Bekiroğlu’nun bu çalısması Şair Nigar Hanım (İletişim Yayınları 1998) adıyla kitap olarak yayımlanmıştır.

İbrahim

Nazan Bekiroğlu
İbrahim
Ateş de aşk ve ölüm gibi, sadece öz nefiste idrak edilebilecek tecrübelerden. Kimse kimsenin yerine yanmıyor ve kimsenin yangını kimsenin yangınına uymuyor. Eco haklı olarak “Bir yanardağ bilimci Empedokles gibi yanabilir mi?” diye soruyor. Ateşin resmine bakmak güzeldir oysa.
Ateşte doğan ve ateşte yaşayan pervane ateşte ölür. Mağdur gibi görünür oysa ödülü vardır. Her cezbe İlahi cezbeden bir nişan. İlahi ateşte kanat çırpmanın ödülü de İlahi.

Göklerin ve yerin yaratıldığı an, ve ateşin küresine düşen ilk su damlası. Suyun yanması sonra. Sonra ateşin serinlemesi. Ezeli döngü yanı: Ateş ve gülün, gül ve ateşin dairesi.

İbrahim: Ateşi güle çevirmenin hikayesi. Düşün gül bahçesi içinde Halilullah vasfında yananı, inanan İbrahim’i.

Her ateş kendi hikayesini yazar ve ateşin sırrından ateşi tanıyan anlar.

Her kul kendi hikayesince biraz İbrahim.

Fakat sorulur: Kalbime dökülen bir gülyağı damlası kadar mazur ve masum musun ey ateş, ya ben İbrahim değilsem? Ya benim ateşe küstüğüm kadar ateş de bana küskünse?

Öyleyse nasıl bir yanma bu?

Kuşku yok ki yanmanın nasılını belirleyen, yanmanın neresinde olduğunu bilmenin bilinci. Ateşe düşen yaş odun önce boğula boğula, ardından parlaya parlaya ve nihayet köz olarak yanar. Yanıyorsunuz ama yanmanın neresindesiniz? Ateşi güle dönüştüren bu bilinç işte.

Ve gün gelir İbrahim’in hikayesini yazarsınız. Nasılsa ateş yazılarında uzmansınız. Nasılsa ateş sözcüğünü bilmek yanmaya mani değil.

Hayret!

Neredesiniz?

Ölebilirim, dediniz, ölmediniz.

Yaşayabilirim, dediniz, yaşamayı bilmediniz.

Kaderiniz: İbrahim.

Yaşamınız: İbrahim.

Hayır! İbrahim değilsiniz. Ateşten kelimeleriniz var sizin, çünkü teslim değilsiniz.

İbrahim önce kelimelerle sonra ateşle sınandı. İçindeki yangın, atıldığı ateşin yangınından daha büyük olmasaydı. Ufacık bir şüphe, incecik bir endişe, gülzare dönmezdi kuşkusuz ateş. Yanar giderdi İbrahim. İbrahim’i yangından kurtaran yine yangın. Nemrud’un ateşini gül bahçesine çeviren İbrahim’in hu yangını. Bu yüzden tedbir değil takdir İbrahim. Dur yok, dua var.

Bu yüzden “ateş gül, ateş gülbün, ateş gülşen, ateş cuybar” İbrahim’e.

İbrahim’in kalbi mutmain. Bu yüzden İbrahim emniyette. İbrahim’in sırrı teslimiyette.

Ateş dahi kendi keyfiyetinde teslimiyette. “Yakma”, denince yakıyor gibi görünse de yakmıyor, serinletiyor: “Ey ateş serin ve selametli ol”, (21/69). Mücadele, su ve ateşten çok, toprak ve ateş arasında çünkü. İbrahim çamurdan yaratılmıştır, şeytan ateşten çünkü. Gül ise toprak ister, ateş bir vasıta sadece. Bu yüzden “apaçık ateş” gibi görünen cehennem içinde zemherir barındırır.

Cehennem apaçık gösterilen ateş. Cennet sonradan gelecek. Gül isteyen kendini ateşe teslim edecek.

Teslimiyet; İbrahim’in gerçekleşen rüyası. Bıçak altında İsmail’in alnı.

Teslimiyet; İbrahim’in gül bahçesi, mucizenin mucizeye inanana aralanan kapısı.

İbret: Gömleği yanmayan “kalb-i selim”, İbrahim. Dünya durdukça güzellikle anılacak.

İbrahim ateşte. İsa çarmıhta. Musa Tih çölünde.

Gülün rengi çölün kızıllığından. Ateş güllerinin yangını ateşin yangınından.

Ateş, yanmaya kabiliyeti olan maddeyi yakar. Ve her kul kendi hikayesince biraz İbrahim.

Ey yazgısı alemlere ibret için yazılmışa nisbet olarak yanan.

Yan ateşte, adı İbrahim olmasa da, İbrahim olan. Yan. Yan. Yan.

Bir bir çözülsün anlamı ateş oluşun. Bir kere yandı mı tenin ateşin koynunda. Uzaktan gök gürültüsü, fırtına. Korkma, artık korkma.

Hatırla, kaderinde ezelden ateş olan İbrahim “yıldızlara şöyle bir” bakmıştı. Ve: “Batıp giden şeyleri sevmem”, (6/76).

Bak sen de batıp giden yıldıza. Sekine inecektir kalbine unutma. Gül bahçesi yakında.

Ateş yitirmek; gül bahçesi, yitirdiğinde üzülmemek.

Ateş bulmak; gül bahçesi, bulduğunda sevinmemek.

O zaman işte önce boğula boğula. Sonra alev alev. Sonra köz.

Atın bütün kelimelerinizi ateşe.

O zaman siz: İbrahimsiniz.

Buyurun gül bahçeniz.

Bir sis yazısı

Nazan Bekiroğlu
Bir sis yazısı
Bir sis yazısı yazmayacaktım oysa. Ne Fikret’in İstanbul üzerine bir “zulmet-i beyza” gibi çöken Sis’inden bahsedecektim, ne Yahya Kemal’in bu kesif sisi tek başına aralayan engin “söyleniş”inden. Ne de bizatihi Fikret’in kendi Sis’inden Rücu edişinden.
Tasvir yasağına pek aldırmayan son Halife, Şehzade Abdülmecid Efendi’nin Aşiyan duvarlarından birini kaplayan Sis tablosundan da söz açmayacaktım. Aşiyan: Servet-i Fünun müzesi. Servet-i Fünun, bir yanıyla Fikret’in Sis’i, bir yanıyla sisin ardındaki görünmeyen. Yani? II. Abdülhamid, Aşiyan’ın görünmeyen cephesi.

İstanbul’u ilk kez çok sisli bir günde gören Miss Julya Pardeo’dan kaderin, bu kenti sevmesi için hiçbir şeyi esirgemediğinden. İstanbul’un yangınları kadar ünlü Boğaz’ın sislerinden de söz etmeyecektim.

Ne Unomuno’nun Sis’indeki kahramanlar gibi baş kaldıracaktım yazarıma ve varlığın mecburi özgürlüğünü imgeleyen çekilmez bir sis gibi dökülecektim ortalıklara. Ne mavi bir sis içinde kaybolarak Ulysses’in bakışını çözmeye uğraşacaktım. Kütüphane kataloglarından ya da bilgisayar kayıtlarından adının bir sözcüğü sis olan kitapların listesini de çıkarmayacaktım. Ansiklopedilerden sis maddelerini bulmayacaktım. Sise ilişkin bir imaj, bir mısra? Bütün şiirlerin üzerinden geçmeyecektim sabahlara kadar.

Dedim ya, bir sis yazısı yazmayacaktım.

Klasik sanatlarımızda sisin esamisi okunmayacaktı kuşkusuz. Minyatürde, ebruda. Hatta, çinide. Sisin harfleri görülmeyecekti elbet. Perdeler olmayacaktı çünkü. Belki birkaç mısra, şiirin divanında. Heva sislenecekti de tarf-ı çemenzarı nem alacaktı. Anlatmayacaktım.

Anlatmayacaktım ya; iki kenti birbirinden, bir ömrün evvelini ahirinden ayıran, “Rakım 2000” bir dağın tam geçit noktasında. Dağ gibi seyyahı da içine alan bir sisin tam ortasında. Kendi tecrübemde idrak edince sisi. Var iken yok olmuş olmanın ürpertici tadını alınca. Sis var da her şeyi örten, varlık var da sislerin ardında ben onu görmeden. Görmeden iman etmenin büyüsüyle yoklukta var olunca. Kocaman dağın tam geçit noktasında, evveliyle ahiri arasında bir küçük ömrün. Kocaman sis çanı benim için çalınca.

Havanın eflatuni sislerle ağırlaştığı güz akşam üzerlerinde. Kenti, kentin dışından ayıran bir yamaç yolunun parmaklıklarına dayanarak. Bir limanın üzerine çöken sisin ardında tüm ışıklarını yakmış, tüm yelkenlerini açmış gemileri ansızın hatırlayınca. Turuncu lambalar eriyip gidince izlenimci bir tablonun ikindisinde. Akşamlar masallaşınca aniden. Ya da daha dün kaybolduğum dağın geçidinde ayaklarımın altında kalan vadiye çöktüğünü sisin görünce. Sis çekilince aradan yani ki.

“Sis”, diyecektim: “Bir Sis Yazısı”.

Sis. Anlamı kendisini oluşturan tül kadar değişken ve akıcı.

Kimi zaman aradan kalkması gerek, bir perde; arkada ne var görelim? Kimi zaman da bir şefkat örtüsü. “Örtün beni örtün.” Üşüdüm. Beni setr edin.

Esmasından biri Settar olana cilve olduğu anda sis bütün setr fiillerini muhtevi. Sis, settar esmasının cilvegahı.
Tevbe günahı setr eder, muhabbet kusuru. Kudret güçlüğü, itimat şüpheyi, ikram ihtiyacı…

Tersine bir akış da geçerli. Kış baharın eserlerini, karanlık aydınlığı, nisyan hatırayı örter.

Sisin anlamı arkasındakinden. Kimi zaman perde kimi zaman örtü. Örtünün güzelliği sakladığından. Perdenin zaafı kapattığından.

Yahya Kemal “bir devri lanetiyle boğan” “Sis”i aralamaya çalışırken elinde “Ses”i vardır en fazla. Sislerin ardındasın, ses ver orada mısın? Ordadır. Her şekil sisin içinde kaybolur da geriye sesi kalır. İyi ki kalır. Çünkü varlığın sesi varsa var siste.

Bir yankı. İncecik bir yankı boşlukta dağılan. “Nerdesin? Sin sin sin”. Bir ses sadece. Ve cevap: “Nerdesin? Sin sin sin”.

Aramızda bir dağın yorgunluğu. Ben seyyahım, sen ey dağ, ordasın biliyorum.

An gelir çekilir perde.

Sis kalkar dağ görünür aniden.

Keşfettiğinin ne olduğunu bilmeyen kaşif, büyülenir neyi gördüğünü bilince.

Sis iner yok olur dağ yeniden.

Muamma sisin arkasında. Aramızda bir duvar. Yık bakalım duvarın arkasında ne var?

Kaldır “sisli zaman perdesi”ni aradan.

Görün ve gör ey dağ. Var ol ki var olduğumu bileyim.

Kuzen Beti

Nazan Bekiroğlu
“Kuzen Beti”
Bütün büyük romanlar gibi Kuzen Beti de çok katmanda okunabilir bereketli bir anlam diline sahip. Değerler sıralamasının alabildiğine sarsıldığı, dahası ters yüz edildiği bir kronolojide eser veren Balzac, bu erken yaşlanmış, çok yazmış ve çok yorulmuş Fransız, İnsanlık Komedyası adlı muazzam seriye zamanının panoramasını sığdırır. Temel meselesi insandır.
Kuzen Beti; aristokrasinin iflası, burjuvazinin yükselen yıldızı, buna bağlı olarak soy kavramının yerine paranın aslî değer olarak yerleşmesi, romantizmin realizme yenilgisi gibi hayatî meseleleri 1848’e, o ihtilâller yılına takaddüm eden bir süreçte ve komedya (komedi olarak başlamakla birlikte trajedi ile biten) atmosferinde yansıtıyor.
Kuzen Beti’de toplumsal muhteva, aristokrasi ve burjuvazi etrafındaki denge bozulumundan hareket eder. Bu katmanın ekseni, neredeyse açlık günleri kapıya dayandığı halde görünürde pahalı ve lüks alışkanlıklarından vazgeçmeyen tipik aristokrat aile etrafında biçimlenir. Geçkin yaşına rağmen çapkınlıktan hâlâ vazgeçmeyen Baron ile onun güzel; ama derinliksiz ve çok da zeki olduğu söylenemeyen oğlu ve kızı aristokrasinin tükenen değerlerini temsil eder. Aristokrasi Orta Çağ’ın ihtiyaçlarına cevap veren bir sosyal sınıf olarak tarihçedeki yerini almış olsa da artık hayat ve şartlar değişmiştir. Teşekkülü Orta Çağ sonlarında başlayıp da Fransız devrimi ile tamamlanan burjuva sınıfı, aristokrasi karşısında öyle sarsıcı bir orta sınıf oluşturmuştur ki, değişen hayat aristokrasinin içi boşalan değerlerini ancak iki perspektiften seyretmemize izin verir: Ya komedi ya trajedi. Tümüyle bir komedya yani. Örneğin metresini, para babası fakat çirkin ve kaba tüccara (ki Balzac romanlarının en kıymetli tiplerinden biridir bu) kaptıran Baronun incinen onurunu tamir için sarıldığı çare, düello, nedense sadece gülme duygusu uyandırır bizde. Tüccar ikisinden birinin ölümüne doğru attığı her adımda gerçeği haykırır: “Böyle şeyler için artık ölmenin zamanı geçti. Vazgeçelim”. Çünkü tüccar hayatın ta kendisidir. Oysa Baron diretir, ömrünün bundan sonraki kısmını bacağında bu düellonun armağanı bir aksamayla geçirecek olsa da. Fakat yadırgarız, bir Orta Çağ metninde nefeslerimizi kesebilecek bu onur gösterisinin sahibi Baron olunca kalbimizin yönü değişir. Şahsî onur duygusunun mesnedi sağlam olmayınca onur da onursuzlaşır çünkü. Ve Barondan geriye sadece, kötü, komik ve aynı anda trajik bir fotoğraf kalır.
Diğer yandan, tüccar ve tefeci gibi, güzel; ama yosma Jenny de o kadar hayatın içindendir. Baronun, suni kalıplar içinde ruhu asla doymayan bir heykeltıraş olan damadı, Jenny gibi hayatın içinden bir kadın karşısında ilhamına kavuşur. Çünkü hiç kimse onunla böyle konuşmamıştır. Yazık ki meteliksiz bir Baron olan damat beyi de hayat beklemektedir. Her şeyi terk ederek kaçmaya karar verdikleri halde gitme anı gelince Jenny yapamaz. Aşkının büyüklüğünü, kalbinin gücünü ölçüp biçmeye kalkışmak gereksiz ve beyhude çabadır. O sadece, aşkın, herkes gibi bir gün kendisini de terk edeceğini bilmektedir. Aşkı ve hayatı o denli tanımaktadır çünkü. Çünkü Kamelyalı Kadınların devri çoktan kapanmıştır ve artık hayattır geçerli olan, acımasız da olsa.
Kuzen Beti, aynı zamanda tutkulu, öfkeli, kindar ve âşık bir kadının düşman belleklerinde nasıl bir yıkıma sebebiyet verebileceğini gösteren bir tip romanı. “Kuzen” iyeliğiyle aile üzerinde bir kara bulut yakınlığında dolaşan bu gizli ve zeki düşmanın kendince gerekçeleri vardır kuşkusuz. O, ilk aşkını kuzenine, ikinci ve son aşkını da onun kızına kaptırmıştır. Kötülüğünün mantığını bu haksızlığa uğramışlık duygusu oluşturur. Fakat Baronun onur duygusu ne kadar yadırgatıcı ise kuzenin kini de o kadar yadırgatıcıdır. Her şeyin bir ortalama etrafında standart bir sapmayla birbirine yaklaştığı burjuvalaşmış bir yaşamda haksızlığa uğramak gibi uğratmak da can sıkıcı hayatın vasatlarındandır görünüşe bakılırsa. Bu bakımdan Baron gibi, büyük tutkuların kadını Beti de zaman dışıdır. Kendi hayalleriyle kendi kendisine yetse de hayat onun üzerinden aşarak akıp gitmektedir.
Gerçi kuzenine kaptırdığı ilk aşkına da, kuzeninin kızına kaptırdığı son aşkına da sahip olmuştur kendince. Lâkin garip bir sahipliktir bu, çünkü artık Baron bir enkazdan ibarettir. Heykeltıraş damat ise Beti’ye, ölümünden sonra geride kalan henüz yaşı dolmamış oğlunun kimliğinde “benimsin” duygusu verebilir ancak.
Böylece Kuzen Beti, soy ve kanın karşısında paranın, romantizmin karşısında realizmin, safiyet ve onur gibi yüceltilmiş değerler karşısında kirlilik vasatının galibiyet kazandığı bir roman olarak yeni çağın etiğini gösterir: Bir komedya!

Yazma Macerası …

YAZMA MACERASI

Halide Edib Tanin’de ilk yazılarının çıkmaya başladığı 1908’den ölüm tarihi olan 1964’e kadar yurt içinde ve dışında kesintisiz devam eden yoğun bir yazı hayatının sahibidir. Ruşen Eşrefin Diyorlar ki adlı eserinde yer alan söyleşisinde, oniki yaşından itibaren içinde san’at heyecanı duyduğunu, ilk yazdıklarının basılmadığını ve herkes gibi o da günlük hatıralarını yazarak başladığını ifade etmektedir. Küçük yaşlarda birkaç roman dahi tecrübe ettiğini, bunları evdekilere okuduğunu, küçük hikayelerini tiyatro gibi oynadığını ve seyredenleri ağlattığını da aynı yerde belirtmektedir.

Halide Edib, 1897’de yaptığı Mâder tercümesi istisna edilirse yazı hayatına 1908’den sonra Tanin, Şehbal, Mehasin gibi gazete ve dergilerde “Halide Salih” imzasıyla yayımlanan yazılarıyla başlamıştır. Arkadan gelen zaman içinde Resimli Kitap, Büyük Mecmua, Vakit, İkdam, Yeni İstanbul, Tan gibi gazete ve dergiler başta olmak üzere devrinin büyük-küçük pek çok mevkutesinde de imzası görülür.

Halide Edib’e gelinceye kadar Divan Edebiyatı geleneğini sürdüren şaireler bir yana bırakılırsa, Meşrutiyet öncesinde Avrupai tarzda eser veren kadın san’atçılar olarak, Ahmet Cevdet Paşa’nın kızları Fatma Aliye (1862-1936) ve Emine Semiye Hanımlar (1866-1944) ile Nigar Hanım (1862-1918) ve Makbule Leman Hanım (1865-1898) dikkat çekmektedirler. Bu isimlerden Nigâr Hanım daha ziyade sosyal yaşantısı ve şiirleri ile varlık gösterir. Tesis ettiği edebî salonunda yerli-yabancı, kadın-erkek konuklarını ağırlayan şaire, Fuad Köprülü tarafından, samimi kadın duygularını çekinmeksizin ifade ettiği için ilk gerçek kadın şairimiz olarak değerlendirilirse de, roman ve bir-iki küçük deneme dışında hikaye vadisinde varlık gösterememiştir. Makbule Leman da, kısacık ve hastalıklarla dolu hayatına bir romancı kimliği sığdırabilmiş değildir. Roman sahasında ilk isim tefekkür sahasında da çok dikkat çekici bir sima olan Fatma Aliye Hanımca aittir: George Ohnet’den Meram (1890) adıyla çevirdiği Volonte’ye imzasını “Bir hanım” olarak koyduktan iki yıl sonra Muhazarat (1892)’ı yayımlar. Bu Türk edebiyatında bir kadın kaleminden çıkma ilk telif romandır. Daha sonra Refet (1897) ve Udî (1899Yyi yayımlar. Kızkardeşi Emine Semiye Hanım da roman vadisinde eserler vermiştir: Gayya Kuyusu ve Sefalet (1908). Böylece Halide Edib’in romanlarına gelinceye kadar Türk kadın romancıların nicelik itibariyle çok geniş ve güçlü bir temsil kabiliyetine sahip olduklarından söz etmenin kolay olmadığı fark edilir. Fakat yine de, ilk Türk romanı olan Namık Kemal’in İntibah (1876)’ından onaltı sene sonra yayımlanmış bulunan Muhazarat (1892) ile başlayan bir kronolojinin Halide Edib’i karşıladığından söz etmek gerekir.

Fakat bütün bu kadın edipler Meşrutiyet sonrasında edebî anlamda silikleşirler. Bu silikleşmede Meşrutiyet sonrasında değişen ve yenileşen edebî ortama uyum sağlayamamış, kendilerini yenileyememiş olmaları kadar, Halide Salih’in baskın edebî kimliği altında silikleşmiş olmaları da bir sebep olarak düşünülebilir. Böylece Halide Salih, yazı hayatına başladığı 1908’de arkasında hem-cinslerine ait çok geniş çaplı ve güçlü olmasa da bir kadın nesir geleneğini hazır bulmuştur. Bir başka deyişle bütün bu öncü kadınların, şahsî dehası bir yana, Meşrutiyet öncesinde oluşturdukları bir tür geleneğin en olgun meyvesi olarak Halide Salih/Edib’i hazırladıkları düşünülebilir.

Yakup Kadri, 1908’in getirdiği özgürlük havasını edebiyatta da solumak istediği sıralarda, Tanin gazetesinin baş sütununda Halide Salih imzasıyla ilk kez karşılaşmasının kendisini ne kadar heyecanlandırdığını hatıralarında anlatmaktadır. Karşılaştığı bu imzayı, arkasına bir erkek adı ilave ettiği için de ilginç bularak, “Eski devrin üç ünlü kadın şairi Mihrünnisa, Leyla ve Nigar Hanımlar arasında yalnız bu sonuncusu kendi adına bir “binti Osman” -yani Osman’ın kızı- eklemekle yetinirdi” demektedir. Aynı yazıda Yakup Kadri, Halide Salih imzasıyla yazılan bu yazının üzerinde “özgün ve şahsiyetli” bir intiba uyandırdığını ve kendisini o yazının bilhassa “derünî ahengine” bıraktığını belirtmektedir.

  • ÜZERİNDEKİ ETKİLER
  • Halide Edib, üzerindeki çok yönlü sosyal ve edebî etkiler arasında kendi sentezini oluşturmuştur. Biyografisini gözden geçirirken doğu, batı, eski, yeni, mistik, pozitivist, yüksek kültür, halk kültürü gibi ne kadar çok ve çeşitli etkiye maruz kaldığını görmüştük. Edebî anlamda etkilenme kaynakları gözden geçirildiği zaman ise Divan Edebiyatı üzerinde ısrarlı olmadığı farkedilir Diyorlar ki‘de, bir elinde divanlar, bir elinde lügat aylarca okuduğu halde derin bir etki alamadığını belirten Halide Edib bu durumu, Mor Salkımlı Ev’de Fars edebiyatının büyüklüğü ile izah etmektedir. Ona göre Fars edebiyatının etkisi altında kalan bir edebiyatın kendisi olarak kalması imkansızdır. Bununla birlikte. Şeyh Galib ve onun Hüsn ü Aşk’ının büyüleyici etkisine kendisini bırakmıştır.

    Halide Edib Türk şiiri olarak Halk şiirine ve Tanzimat sonrası isimlere yönelmiştir. Namık Kemal’i eserleri ile değil, kişiliği ve idealizmi ile sever. Hamid’i bilhassa Makber ve Ölü’yü onbeş onyedi yaşları arasında Rıza Tevfik vasıtasıyla tanımış ve sevmiştir. Zamanla üzerindeki Hamid etkisi yerini Fikret etkisine bırakır. Fikret’i okuduğu sıralarda çocuk değildir ama “Sis” şiiri, biraz da içinde bulundukları şartlar nedeniyle üzerinde bir yıldırım etkisi yaratmıştır. Nitekim Rübâb-ı Şikeste’nin tamamında bu etkiyi bulamadığından bahseder, İngiliz edebiyatından Shakespeare, Byron ve İngiliz Incil’inin etkisi altında kalan Halide Edib, Byron’ı tapınır gibi sever, İngiliz romancısı Dickens’ı “insanlığı için”, Fransız edebiyatından Zola’yı da “insan ve hakikat adamı olarak” tercih etmektedir. “Artist” olarak Daudet ile Maupassant’ı çok seven Halide Edib, bizden Süleyman Çelebinin Mevlid’ine apayrı bir cazibe ile bağlanmıştır.

    Genç kızlığında bir yandan Rıza Tevfik’ten Tasavvuf ve Halk Edebiyatı, diğer yandan Salih Zeki’den matematik dersleri alan Halide Edib, üzerinde çok yönlü bir etki de gençlik yıllarında Ziya Gökalp’tan gelir. Ancak bu etkiye tek yönlü bir gençlik ve çocukluk etkisi olmaktan ziyade, dostlukları kesintilerle de olsa süreklilik arz eden entelektüel iki yetişkin arasındaki etkileşim olarak da bakılabilir. “Ziya Gökalp ve Halide Edib Adıvar” başlıklı makalesinde İnci Enginün, Halide Edib üzerindeki Ziya Gökalp etkisinin hangi ana başlıklar altında toplanabileceğini belirlemiştir. Buna göre Ziya Gökalp, Halide Edib üzerinde dil, milliyetçilik fikri, batı, eğitim, kadın hakları, dinî görüş, halkçılık ve halk kültürü ve Turancılık maddelerinde toplanabilecek bir etki alanı oluşturmuştur.

    Halide Edib kesin olarak herhangi bir edebî ekole bağlı telakki edilemez. Bununla birlikte romantik bir muhteva taşıyan ilk romanlarından sonrakilere doğru giderek hem teknik hem tematik anlamda realist kimliği artan bir çizgi izlediği fark edilebilir. Mev’ud Hüküm romanının Emile Zola’nın ruhuna ithaf edildiği, bu eserin neredeyse natüralist denebilecek bir tavırla kaleme alındığı, ve Halide Edib’in, Salih Zeki ile evliliğinin ilk yıllarında natüralist akım ve Zola ile meşgul olduğu hatırlanırsa, san’at hayatının bir döneminde natüralizme yakın bir yerde durduğu da düşünülebilir.

    Romancının ancak uzun bir tecrübe, müşahede, duygu ve kabiliyet ile hayatı kavradığı ve bu kavrayışı bir terkip halinde verebildiği zaman gerçek romancı olabileceğini ifade eden Halide Edib için esas olan hayattır. Romanlarını gözleme dayalı olarak yazmakta ancak bu gözlemleri olduğu gibi romanlaştırmak yerine hayal ile genişletmektedir. Onun romanlarında hayal ve hakikat bir aradadır. Otobiyografik metodun yazarın özgürlüğünü kısıtlayacağını düşünmekte, eserlerinde kendisinden bir şeyler bulunmakla birlikte hiçbir roman kahramanının tam anlamıyla kendisi olmadığım ifade etmektedir.

  • ROMANCILIĞI
  • “Doğmadan önce ve ölümden sonra iki sonsuz bilinmeyen arasında” insanın bilinç altında daimî bir rahatsızlık duyduğunu ve san’atın her şeklinin bu huzursuzluktan kurtulma çabası olduğunu düşünen Halide Edib, adı ne olursa olsun roman türünün daima yaşayacağına inanmaktadır.

    Bir ömre yayılan bir tefekkür hazinesinin sahibi olmasına, sosyal ve kültürel hayatımızda çarpıcı bir kimlik olarak yer tutmasına; edebiyatın tiyatro, hikaye, makale, anı, tercüme, edebiyat tarihi ve fikir eseri olmak üzere değişik türlerinde de eser vermiş olmasına rağmen Halide Edib; asıl şöhretini edebiyatımızın birinci sınıf romancılarından biri olarak yapmıştır, ilk romanı Heyula (1909) ile son romanı Hayat Parçaları (1936) arasındaki yirmiyedi yıla toplam yirmibir roman sığdırmıştır ve bunlardan Sinekli Bakkal hiç olmazsa şu son yıllara kadar Türk edebiyatının en çok basılan romanı olma özelliğini taşımaktadır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Halide Edib’in 1908 ila 1921 arasında “roman nevinin en yeni ve şahsî mahsullerini” verdiğinden bahseder.

    Halide Edib’in romanları gerek teknik gerekse muhteva bakımından baştan sona doğru bir değişim içerir. Başlangıçta ferdiyetçi bir çizgide gelişen romantik muhtevalı romanlar ile, mensure ve hikaye arasında duran metinler yazmaktadır. Yahya Kemal, Halide Edib’in, hikaye ve mensurelerini topladığı Harap Mâbedler (1911)’i “şairane bir nesirle alafranga hassasiyetler ifade eden Edebiyat-ı Cedide’nin daha yontulmuş bir devamı” olarak değerlendirir. Oysa zaman içinde romanını belirleyen çizgi realist ölçekte ilerler. Öyle ki ilk romanı Heyula ile son romanı Hayat Parçaları arasındaki fark iki ayrı dünya kadar belirgindir.

    Halide Edib Adıvar’ın romanları (ve hikayeleri), farklı adlar altında da olsa, temelde üç ayrı grup halinde mütalaa edilebilir. Muhtevaya dayalı “bu tasnif az farkla; vak’a, bakış açısı, zaman, mekan ve şahıs kadrosu gibi yapı unsurlarını da belirleyecek mahiyettedir. Buna göre;

    1-Ferdiyetçi ve psikolojik romanlar (Handan dairesi, Meşrutiyet dönemi)

    2-Millî/Toplumsal muhtevalı romanlar (Ateşten Gömlek dairesi, Millî Mücadele dönemi)

    3-Töre romanları (Sinekli Bakkal dairesi, Cumhuriyet dönemi)

    Halide Edip Adıvar, Şûle Yayınları, İstanbul, 1999, s.39 – 45

    Önsöz …

    ÖNSÖZ

    Halide Edip Adıvar sadece edebiyat tarihimizin değil, yakın dönem kültür ve siyaset tarihimizin de renkli ve dikkate değer simalarından birisidir. Bütün ömrüne yayılmış bir tefekkür ve eğitim faaliyetinin yanı sıra asıl şöhretim Türk edebiyatının birinci sınıf romancılarından biri olarak sağlamıştır. Sinekli Bakkal, hiç olmazsa şu son yıllara kadar, Türk edebiyatının en çok basılan romanıdır. Halide Edib’le, “kadın sanatçı” tanımı ile ortaya çıkan sun’î bir ayrım da yok olmuş, o, kıymetini kadın olmasına bağlı bir hoşgörüden değil mahiyetinden alan bir sanatçı olarak kabul görmüştür. Bugün Türk kadını için çok doğal sayılan duruşların sağlanmasında; Meşrutiyet öncesinde varlık göstermiş Fatma Aliye, Emine Semiye, Nigar Hanım ve Makbule Leman hamlelerinden sonra, bilinçli ve yüksek tonda ilk ses de ondan gelir.

    Halide Edib, Millî Mücadele’ye denk gelen bir dönemde tefekkür cephesinde bir siyaset etkinliğinin yanı sıra sıcak savaşın da içindedir. Millî Mücadele’nin lider kadrosunu yakından tanımış, aydın olmanın getirileri arasında Mustafa Kemal’le fikir teatisinde bulunmuş, cephe gerisi ve cephede görev almıştır.

    İnanan ve inandığını sonuna kadar savunmaktan ve yaşamaktan geri kalmayan zihnî bir yapı içinde Halide Edip; eğitimci, öğretmen, yazar, mütefekkir, işgal İstanbul’unda nutuklar îrad edici, Tealî-i Nisvan kurucusu, hemşire, nefer, sekreter, çevirmen, Hilal-i Ahmer içinde faal bir sima, onbaşı, çavuş, profesör, milletvekili ve bütün bunların yanı sıra iyi bir eş, iyi bir annedir. Denebilir ki fikirleri ile telif ettiği yaşantısı onu, zaman içinde bir idole dönüştürmüştür.

    Bu küçük kitap bir tanıtım görevini getirmekten öte gaye taşımamaktadır, ilk bölümde temelde onun anı eserlerine bağlı sade bir biyografya ile yetinilmiş, arkadan edebî kimliği ve eserleri hakkında kısaca bilgi verilmiş; ikinci bölümde ise eserlerinden karakteristik parçalar seçilmiştir.

    Kitabın sonuna sadece bu çalışma esnasında baş vurulan eserlerden oluşan bir Seçme Kaynakça eklenmiştir.

    Halide Edip Adıvar, Şûle Yayınları, İstanbul, 1999, s.9 – 10