İmza yeri: Sağ alt köşe

Nazan Bekiroğlu
İmza yeri: Sağ alt köşe
Kalemin ve kağıdın, galiba bir de yazının icat olunduğu günden bu yana, insanlığın kültür atlasında demirbaş hanesine kayıtlı özel mektupların hitap sözcükleri kadar imza üstü sözcükleri de anlam tufanı.
Hitap, muhataba biçilen kıymet. Zaman zaman abartılı oluşu bu kıymet verişten. Vurgusu teşbihteki üçüncü çizgiden. Silkelense, kıymetli taşlar dökülse yerinden, yine de hakikatten izler kalacak.

İmza üstü ise kendimize muhatap nezdinde biçtiğimiz kıymet. Öyleyse o da bir hitap, bir irtibat; muhataba göre ben imzamdayım, ben imzamla muhatabımdayım. “Senin”, Kafka’nın imzasıdır bu. Değişim’in yazarı, Milena’ya yazdığı mektupları “Franz Kafka” diye imzalar kimi. Kimi sadece bir büyük harf ve bir noktaya sığdırılmıştır kimliği: “F.” Kimiyse “Senin Franz Kafka” diye imzalar mektuplarını, mantığı vardır. Varlığı o denli sisler ardından ses veren bu sevgilide erimiş o denli yok olmuştur ki, Kafka artık Milena’dır. Giderek Franz ve Kafka düşer imzasından, “Senin” kalır geriye. “İsmim de küçüle küçüle bir senin kaldı” der Milena’ya Mektuplar’ın bir yerinde Kafka, galiba en güzel yerinde.

Eski kültür hitap sözcüklerinde, bir başka deyişle muhataba verilen kıymette ne kadar vurgulu ve abartılıysa imza sözcüğünde o kadar mütevazı. Kanuni, Ebüssuud Efendi’ye yazdığı o harikulade hitaplarla başlayan ünlü mektubunu “Bende-i Hüda Süleyman Han-ı bi-riya” olarak imzalar. Muhteşem bir güneşin inanılmaz tevazuu. Ne kadar sade. Ama yerine göre.

Aynı Kanuni, Fransa Kralı I. Fransuva’ya yazdığı mektubu imzalarken bu kadar mütevazı değildir. Üstelik bu muhteşem imza öylesine genişler ki mektubun sağ alt köşesine sığmaz da varakparenin bir yarısına yayılır. Hz. Peygamber’den, Dört Halife’den, evliyaullahtan döküle döküle Sultan Selim’e kadar varan bir mensubiyetin temsili sorumluluğunu içeren bir ben takdimi ile başlayan geniş bir giriş. Ardından aynı temsil bilinciyle “sen ki” diye muhatabı tanımlayan tek bir cümle: “Sen ki France vilayetinin kralı Françesko’sun”.

Ağyare sert, yare yumuşak bir üslup Süleyman’ınki. Muhteşem!

Bir XVI. asır şairi, Zaifi, mektubunu “kemter kulunuz” olarak imzalıyor, en düşük kulunuz, en güçsüz. Zaifi’ninki ismi ile müsemma bir imza. Lakin adı sonsuzluk vehmi taşısa da Baki’nin imzası da benzer vurgular içermekte. “Min abdi’l-fakir Baki el-hakir”. Hoş tezat.

Bütün o eski zaman mektuplarının sağ alt köşelerini dolduran fakir, hakir, zelil, kemine, kemter, zaif-ül-fakir, zaif-ül-hakir, bende.. gibi imza sözcüklerinin tamamında neredeyse melami-meşrep bir alçalma arzusu zahir.

Şaşılası değil elbet. Birey merkezli olmayan eski dünya, ben üzerindeki bütün vurguların bertaraf edilmesinden yana. Bu yüzden işte, sadece mektupların değil, iz bırakmak anlamına gelen bütün o minyatürlerin, hatların, tezhiplerin imza yerinde çoğu kez bir koca boşluk, bir hiç, bir yokluk.

Varlığın anlamını yoklukta, bulmanın anlamını yitirmekte arayan bir medeniyet imza yerinde kendi adı üzerinde durmayacaktır elbet. Yağmur gibi, sözün de, sanatın da Allah’a ait ve Allah’tan olduğu yerde söz altına imza atmak, söze benim demek ne büyük cesaret. Belki sadece sözün sahibi, “senin”, “Seninim de ve sus”, değil mi ki isimler Adem’e öğretildi.

Tanpınar’ın, Sinan türbesi ile Süleymaniye külliyesi arasında kurduğu mimari irtibat bu tevazuun sanatkarane ifadesi. Mimarının, külliyenin bir köşesine adeta bir tevazu abidesi olarak kuruverdiği bu türbe için Tanpınar, “son Selatin camii” der, “sağ alt köşeden imzalar gibi”.

Sağ alt köşe: İmza köşesi. Neredeyse hiç, neredeyse yok. Neredeyse yokluğuyla muazzam.

Kim bilir belki modernist zamanlara doğru ilerledikçe, irtibatın merkezine sen değil de ben yerleştiği için bu kadar vurguyla, sözün sahibi “ben” kılındığı için, eser gibi mülk de “benim”sendiği için sağ alt köşeler imza tekellüfünde, görünmese de. Oysa hitapta tekellüf, imzada sadelikti Osmanlı’da esas olan.

Nabi, isminin ilk ve son hecelerinden varlığa çağıran bir yokluk vehmi çıkaran her yazıcı gibi, yokluğun vaat ettiği varlık zenginliğine dair muammayı yakalar. Na olumsuzluk edatıdır ismin ilk hecesinde, bi de aynı işlevde. Öyleyse sorar:

İki yoktan ne çıkar fikredelim bir kere.

İki yoktan elbette varlık çıkar. Sis varlığı örter, yokluk varlığın son aşaması.

Belki bu yüzden geleneksel zamanların duyuşuyla duymayı bile/bilen şairler adlarından vazgeçmenin sırrına ererler ve bir uygarlığın sırrını iki mısrada faş ederler. (İmza yeri sağ alt köşe):

* Çoktan geçtim adımdan

Başka bir şey değilim aynalarımdan

(Hilmi Yavuz).

Leave a comment

Your comment