Murat Erol, ; “Benim adım Kırmızı ve Nun Masalları”, Sağduyu , 9 Mayıs 1999

Yazarımız Murat Erol, birkaç ay içerisinde yüzbin satan Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” romanı ile Nazan Bekiroğlu’nun “Nun Masalları’nı karşılaştırdı ve ortaya ilginç sonuçlar çıkardı. Güzel bir pazar yazısı olması temennisiyle…

Edebi iki metin arasında karşılaştırma yapmanın açık riskleri vardır. Tabii en başta yazarların böyle bir karşılaştırmaya karşı tutumları önemli. Genelde görülen, yazarların başka yazarlarla karşılaştırılmaya olumsuz tavır almasıdır.

İşte böyle bir riskin varlığını bilerek, büyük gürültü ile çıkan Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı” romanı ile Nazan Bekiroğlu’nun dar bir edebiyat çevresinin beğenisini kazanan ve yakın bir zaman önce de ikinci baskısı yapılan “Nun Masalları” hikaye kitabı üzerinde fikir yürütmeye çalışacağız.

Benim Adım Kırmızı, yazarının önceki eserlerinden elde ettiği kredi ile çıkışında büyük ilgi gördü. Daha ilk günlerde üzerinde polemikler yapıldı. Nun Masalları ise varlığını ve hissettirdiklerini hep derinden verdi o dar okuyucu kitlesine. Yazarın haftada bir, gazeteden ‘merhaba’sına ve dergilerdeki çalışmalarına rağmen pek de öyle ismini duyuramadı,

OSMANLI’YA BAKIŞLAR

Nun Masalları ve Benim Adım Kırmızı’nın herhalde en önemli özelliği katı tarih bilgilerinden sıyrılarak kişilerin özel hayatlarını ve hislerini anlatmaya çalışmasıdır. Bunun aksi bir örneği olarak Reis Çelik’in Deniz Gezmiş’in hayatını anlattığı “Hoşçakal Yarın” hemen dikkati çekiyor. Film sanki izleyiciyi kronolojik bombardımana tutuyor. Duygu yok, hesaplaşma, muhasebe yok. Filmde küçük bir ayrıntı ile geçiştiriliyor Deniz’in aşkı. Nazan Bekiroğlu’nun Nun Masalları’nda yeralan “Bahçeli Tarih” hikayesindeki şu cümleler durumu özetleyecektir herhalde: “(…) günlüğümde sen yoksun. O ondokuz yılını anlattığın, yere göğe sığdıramadığın İL Mahmud da yok. Duygularınız yok. Kinleriniz, nefretleriniz, aşklarınız, sevgileriniz, hele hele göz yaşlarınız hiç yok. Sen hiç aşık olmadın mı? Veya senin hiç yakınlarından biri ölmedi mi? Tam otuzsekiz kere Beşiktaş sarayından İstanbul sarayına, İstanbul sarayından Beşiktaş sarayına göçü anlattın da, neden o saraylardan birinin bahçesinde açan gülleri, en önemlisi o güllerin sana neler söylediklerini anlatmayı hiç denemedin?” Orhan Pamuk ve Bekiroğlu, Hafız Hızır İlyas Ağa’nın yapmadığını yaparak aşkı, ölümü, gülleri, sevinci anlatıyorlar eserlerinde. Tabii doğal olarak da, Osmanlı’nın bu kadar içeriden ve özelden anlatılması ilginç bir teknik olarak okuyucu nezdinde beğenilmiştir, önce şunu kabul etmemiz lazım, Osmanlı günümüz insaninin gözünde bir masaldır. Bunu uydurmalarla, yalanlarla örülü bir tarih anlamında söylemiyorum. Osmanlı’yı anlatan tarih kitaplarının bu olguya katkısı açık. Yani kastettiğimiz bu masal havası; hafif sisli, bir hayal ikliminde ve efsunlu bir hava. Gerçekte yaşamış olan şahıslar birer masal kahramanı adeta. Savaşlar, şehzadeler, padişah düğünleri ve cenazeleri bir masalı tamamlayan kesitler. Peki bu kötü mü? Kanaatime göre asla. Onlar masal oldular sonraki nesillerin gözünde. Büyüsüyle, hayal iklimiyle bir zamanı yaşadılar. Masallar insanda hep tatlı hisler uyandırmaz mı? Biz de gelecek nesillerimizin gözünde masal olacağız, demeyi isterdim. Ancak katı ‘gerçeklik’ artık herşeyiyle hakim. Fotoğrafların, kamera ile çekilen görüntülerin yarınlardakilerin bizi masal ikliminde algılamalarına engel olacağı açık. (Bu da ayrı bir yazı konusu) işte ‘bugün’ün katı ‘gerçeklik’ sorunu. Benim Adım Kırmızı’nın her satırında kendini ele veriyor. Yazar anlatımıyla, yaklaşımıyla Osmanlı’yı masal ikliminden sıyırıp katı netliğe mahkum ediyor. Yazar bu tür bir romanda olmaması gereken bir şeyi yapıyor ve eserine güzellik katacak büyüyü kendisi yok ediyor. Tarih okumalarımıza bile sinen bu masal yönünü maalesef bu romanda bulamıyoruz. ‘Bugün’ün yani varolan zamanın algısı katı gerçekliktir. Dolayısıyla Pamuk, eserinde Osmanlı’yı büyülü ‘dünden’ alıp katı ve net ‘bugün’e yerleştiriyor. Olayları sanki şimdi, şu an gerçekleşiyormuş gibi izliyoruz.

Orhan Pamuk un aksine, Nun Masalları’nda Nazan Bekiroğlu’nun, anlatımı özellikle masala kaydırma gayreti göze çarpıyor. Herşey sanki hafif sisli bir havada, bir büyüyle cereyan ediyor. Zaman adeta med-cezirde; belirsiz. Okundukça yeni anlamlara gebe derin bir anlatım. “Masalla da gerçekle de meselem var. ikisiyle de olmuyor, ikisi olmadan da olmuyor” (Kafdağı-46) derken Nazan Bekiroğlu, hikayeye yaklaşımını ortaya koyuyordu. Orhan Pamuk ise Osmanlı’nın şahsında birleşen masal-gerçek dengesini, masalı yok ederek bozmuş ve kendini gerçeğe ve şimdiye mahkum etmiştir. Kendinden çoğalan bir anlatımdan uzak Pamuk’un anlatımı.

Osmanlı’ya bakışta farklılaşan anlamların arkasında ideolojik sebepler aramak kolaycılık olur. Ancak bu kolaycılık meseleyi büyük ölçüde de çözüyor. Pamuk’un romanını okurken, yazarın zihninin konumlandığı iklimi hissediyoruz. Bu kesinlikle ‘biz’e yabancı bir iklim, içeriyi, içeriden anlatmaya çalıştığı topluma yabancı kalıyor Pamuk. (Nihayet geldik Oryantalizm meselesine) Hilmi Yavuz’un da sıkça üzerinde durduğu Orhan Pamuk’un anlatımındaki ve bakışındaki yabancılık yani oryantalist etki Benim Adım Kırmızı’da alenileşıyor. Dürbünle Osmanlı’nın haremini dikizliyor Pamuk. Oysa romanda çokça değinilen birçok konu Ortaçağ Ayrupası’nın ahlaksızlıklarını anımsatıyor. Eşcinsellik, cinsel hayat merkezli bir anlayış, anlatım tekniği ve roman kalıbı olarak benimsenen polisiye (hafiye mi demeli yoksa) roman tarzı bizde pek kullanılan bir tarz değil. Özellikle Osmanlı ile ilgili eserlerde.

Saygın bir sanatın icracısı nakkaşları eşcinsel, tarikatları sapık, padişahları röntgenci yapan anlayış hiç Doğu ve Müslüman toplum görmemiş oryantalist anlayıştır. Açın güvenilir tarih kitaplarını okuyun. Sosyal yapının ve hayatın nasıl sürdüğünü doğrusuyla öğrenin. Çünkü bu, yaşadığımız bu toplumun bir bireyi olarak her birimizin vazifesidir.

SANATA BAKIŞLAR

Herşeye rağmen, yazarının da söylediğine göre, uzun araştırmaların ürünü olan Benim Adım Kırmızı, özellikle nakkaşlık ve resim hakkında ilginç cümleler içeriyor. Bu da romanın artısı İslam sanatlarının genel özelliği soyut olmasıdır. Bunda tasvir yasağının önemli bir etkisi olduğu açıktır. Tasvir yasağı, Müslüman sanatçıyı yeni arayışlara yöneltmiştir. Bu arayışlar sonucu özgün tarzlar, yöntemler ortaya çıkmıştır, İslam sanatının diğer bir önemli özelliği de, Allah’ın yarattığını taklitten ( mimesis) sürekli sakınmasıdır. Nazan Bekiroğlu’nun “Akşamın Ağası” hikayesinde “Eğer ben senin arzuladığın gibi bir Hugo olsaydım, Levni minyatür değil de derinlikli manzaralar yapsaydı, biz, biz olur muyduk?” (s 18) cümlesi ile Benim Adım Kırmızı’da geçen “Benim elim gözün gördüğünü değil, aklın gördüğünü nakşeder. Resim ise, bildiğiniz gibi, göz için yapılmış bir şenliktir. Bu iki düşünceyi birleştirin benim alemim çıkar ortaya, yani;

Elif: Resim aklın gördüğünü gözün şenliği için canlandırmaktır.

Lam: Gözün dünyada gördüğü akla hizmet ettiği kadar girer resme.

Mim: Demek ki güzellik, aklın kendinden bildiğini, gözün dünyada yeniden keşfetmesidir.” (s323) ifadesi her ne kadar romanın katilinin ağzından çıkmış olsa da, Osmanlı sanatçısının felsefesini ele veriyor. Ancak Benim Adım Kırmızı’nın sanatçıları sanatın münafıkları adeta. Savunulan bu sanat felsefesi, dilde ve eserde kullanılandan öteye geçmiyor, yaşanılan olamıyor. Dolayısıyla münafıklaşıyor kahramanlar. Hayat felsefesinin uzantısı olarak varlık bulan bu sanat anlayışını savunan sanatçılar “Müslüman sanatçı” sıfatını taşıdıkları halde Müslümanca yaşamak bir tarafa, böyle bir gayrette olmadıkları dikkat çekiyor.

Hikayeyi bir ‘hal’ olarak benimseyen Bekiroğlu’nun kahramanları derin düşünceli bir tavra sahipler ve başta hattat olmak üzere Müslümanlığın dışındaki bir eylemden, fiilden dolayı vicdan azabı duyabiliyor. İşlenen günah esere kara bir leke olarak yansıyor. Esere yansıyan o kara leke bedene ve kalbe de sirayet ediyor. Sanat anlayışının, hayat nizamı ile çelişmesi bir yana, o felsefeyi destekler yönde yol aldığını ve sanatın hakikate yol konumuna yerleştirildiğini görüyoruz.

AŞKA BAKIŞLARI

Her iki eserde de ‘aşk’ önemli bir yer tutuyor. Benim Adım Kırmızı’da Kara yakını olan Şeküre’ye çocukluğunda aşık olmuştur ve bu aşkı oniki yıl sürmüştür. Nun Masalları’nda ise Genç Kalfa’nın Enderun Ağası’na, Genç Mezarlık Bekçisi’nin Genç Kalfa’ya aşkı ikinci bölümde anlatılıyor. Bu noktada iki yazarın bu iki aşk karşısında farklı yaklaşımları açıkça göze çarpıyor.

Kara’nın, oniki yıllık aşığı ile buluşunca tavrı ne olmuş olabilir? Oniki yıllık o koskoca zamanın arkasından Kara, şehvetle hareket ediyor. Tabii muhatabı da bir noktaya kadar Kara ile aynı durumda. Oniki yıllık aşkın verdiği zirve bir uçkur çözümü kadar düşük. Belki oniki yıllık aşk, kahramanda bir demlik duygusu doğurabilirdi. Ya da başka şeyler olabilirdi ama olmuyor, kahraman derinlik duygusu bir yana, sevgiden uzakken fahişelerin peşinden koşuyor. Buluşma aşkın zirvesi olabilecekken çukuru oluyor. Aşk manasını yitirmiş, cinselliğe indirgenmiştir. Romanda Şeküre’ye aşık (!) kayınbiraderi Hasan’ın şehvet duyguları yazarın aşk düşüncesini ve eserin tamamında rastlanan aşk algısını gösteriyor. Oniki yıl bir kalpte duran aşk, o kalbi dipsiz bir kuyuya dönüştürmez mi, mana yönünden? Pamuk’un bu sığ yaklaşımı romanı ilmik ilmik örülen gergef olmaktan öteye götürmüyor. Güzel bir kalıbı (her ne kadar polisiye tarzı hatırlatsa da) olan romana bakarken öteyi göremiyoruz. Rimbaud’nun “görülmezi gören” felsefesi bir hayli uzak Orhan Pamuk’tan. Aşk yok Benim Adım Kırmızı’da. Aşkın bayat bir cinsellik olarak sunulması var.

Nun Masalları’nda ise aşkın derecesinin yükselişine şahit oluyoruz. Aşk uhrevileşiyor. özellikle Genç Kalfa ve Genç Mezarlık Bekçisi’nin aşkı üzerinde durulmalı. Mezarlık Bekçisi’nde tıpkı Pamuk’un Kara’sı gibi karşılıksız bir aşkın esiridir. Öyle bir aşk ki, söndürmek ne mümkün. Aşkı devinimdedir. Yazar olmaz, yazdıklarını dağıtır olmaz, bir şeyhten el alıp zikre başlar olmaz… Şeyhinden ve ihvanından utanarak zikri bırakır. Çünkü o zaman aşkı dönüşmemiştir, aşkı ilahi olana yönelmemiştir. Derinleşir kendi içinde Genç Mezarlık Bekçisi. Uzun hikayenin sonunda Genç Kalfa ile evlenirler. “Günün ilk ışıkları suya değerken Genç Kalfa usulca kalktı yerinden. Berrak aynasında kendisini görmeye muktedir olduğu bir çift gözün aydınlığında elini uzattı usulca.” Ve Genç Mezarlık Bekçisi dokunur ona. Birşeyler yazmasını isteyen Kalfa’ya bir şiir yazmak için masasının başına geçtiğinde “Fırtınam dindi” der ve birşey yazamaz. Vurucu cümle işte: “Keşke aşkımı izhar etmeseydim ve ona dokunmasaydım.”

Zaman değişir, insanlar değişir, ateşi sönen Genç Mezarlık Bekçisi birgün eski şeyhinin huzuruna varır. Artık ne ihvan ne dergah kalmıştır. Gözlerini bir an kapatma ile onu kaybedeceğinden korkar, ama öyle olmaz. “Gözlerini kapatan Genç Mezarlık Bekçisi gözlerini aralar. Ama ışık kaybolmaz.” Bulmuştur artık bulunması gerekeni. “Birlikte yaşamayı ve ölmeyi onunla” diler.

Genç Mezarlık Bekçisi’nin bu hikayede aşkının dönüştüğüne şahit oluyoruz. Dünyevi olandan ilahi olana bir dönüş, yöneliş. Buna aşkın simyası denmez de ne denir? Nun Masalları’ndaki aşk kendi içinde devinen, devindikçe ötelere yol alan bir görünüm arzediyor. Bu yönüyle tasavvuf ve tarikatları sapıkça bir yol olarak yazan Orhan Pamuk’tan farklı olarak, Nazan Bekiroğlu tasavvufu ilahi aşkın kaynağı, kaybolmayanı bulma yolu olarak yazıyor.

Attar, Mantık-üt Tayr’da otuz kuşun (simurg) hikayesini anlatır. Bilge Simurg, hüthüt ve kuşlar, tasavvuf terminolojisinde birer simgedir. Kuşlar mürit, hüthüt mürşid-i kamil, Simurg Allah. Nun Masalları için de Şark’a ait bu sembolleme tarzında, -belki biraz mübalağalı bulunacak ama- fikir yürütürsek; kitabın, padişahı ile, aradığını padişahta değil cariyede arayan hattatı ile, cariyesi ile hep bir şeylere işaret ettiğini söylemek mümkün. Şark hikayeciliğinin temel özelliklerinden değil midir sembol? Sembolleri yerlerine yerleştirerek okursak, Nun Masalları’nın aşkın simyasını yani tasavvufu anlattığını göreceğiz,

SONUÇ NİYETİNE

Yüz binin üzerinde satan Benim Adım Kırmızı,anlamın karşısında bizi geri geri yürüterek geri çekilmemizi sağlıyor. Ve önümüzdeki kapıları birer birer kapatıyor. Nun Masalları ise, kendinden çoğalan anlamı ile, kapağında olduğu gibi, bizi kapılardan geçirip yine kapılar önüne bırakıyor.

Leave a comment

Your comment