Diriliş

Nazan Bekiroğlu
“Diriliş”
Diriliş, Rus edebiyatının kontu Tolstoy’un yaşlılık eseri, bir tür sanatkarane vasiyet. Arınmanın sevinçli aydınlığına ilişkin bir son not belgeseli. Diriliş. Neyin dirilişi? Dmitry’nin, insanın, ruhun dirilişi. Dmitry kim? Genç bir prens. Hizmetçi kız Katyuşa’yı, içindeki şeytana uyduktan sonra yüzüstü bırakan ama içindeki melek de susmayan. O sesi susturmanın tek yolu vardır: Unutmak. O da öyle yapar. Eline birkaç yüz ruble sıkıştırarak unutur Katya’yı. Ta ki yıllar sonra, “şerefli” bir üyesi olarak görev yaptığı jürinin karşısına “şerefsiz” bir kadın, bir katil zanlısı olarak getirilen Katyuşa’yı tanıyıp da asıl suçlunun kendisi olduğunu idrak ettiği ana kadar.
Romanın temel tartışması; insan doğuştan mı suçludur yoksa onu suça iten, şartlar mıdır etrafında. Tolstoy, kalıtsal suç teorisini çürütmeye çalışır. Ona göre, içinde meleği ve şeytanı taşıyan insan doğuştan kirli değildir ancak toplumun kendisini sevk edişine göre bu rollerden birini üstlenmeye mecbur kalır. Aristokrat Rus toplumu ise iflas etmiş vaziyettedir. Yapay ve ikiyüzlü. Bu yapaylığın yaşamasını sağlayan bir de mantık geliştirilmiştir: Görev duygusu. Herkes kanun kitabına uyuyor olmakla övünmektedir. Ama Katyuşa bigünah sürgüne gitsin, ne gam! Bürokratik çark bu minval üzre alabildiğine dejenere dönmekte, ahlak kendi çifte standardını yaratarak ahlaksızlığı ilke edinmekte. Erdem, erdemsizlik tarafından fakat erdem adına yargılanır hale gelmiş. Küçük mahkeme salonu bunun minyatür düzeyde dizaynından ibaret.

Varsayalım ki Katya “suçludur”. Fakat Katya’ya ilk taşı kim atacak? Metresinin kollarına koşabilmek için duruşmanın bitmesini sabırsızlıkla bekleyen yargıç mı? Sapıklıktan dolayı Sibirya’ya sürülen vali mi? Özünden iyice uzaklaştırılmış bir Hıristiyanlığı canla başla yaymaya çalışan vaiz mi? Kim? Vicdanların konuşmasına gerek yok. Nasılsa “herkes öyle yapıyor”. Nasılsa herkes aynı geminin içinde.

Katya suçlu değildir. Ama dönem Rusya’sında mahiyetini yitirip de formun retoriğinde “iş” gören hukuk sistemi öylesine ruhsuzlaşmıştır ki suçsuzluğuna hepsi kani olduğu halde basit bir dipnot unutulduğu için Katyuşa’nın Sibirya’ya sürülmesini kimse önleyemez. Şekle bu bağımlılık Katyuşa’nın temyizde aklanmasını da engeller. Herkesin bildiği doğru herkesin bağlı olduğu şekil yüzünden akim kalır. Çünkü şekli aşabilmek güçlü ve sağlıklı bir ruh ile mümkün olabilir. O da yok. Ruh yitirilince geri kalan mutasallıt bir formaliteler yığını. Kabuğun özü, biçimin muhtevayı yok ettiği bir şekiller manzumesi. İçi boş bir şablon. Kıymetlerin alabildiğine deforme edildiği bir dışsal parodi.

Meğer ki Dimitry’nin içindeki, Katya’nın çığlığı ile uyanan ses! Dmitry’nin diriliş yolculuğu. Mülkiyet hakkını hiçleyerek topraklarını köylülere dağıtması, nişanlısını terk ederek Katya’yla evlenme kararı ve nihayet Katya’nın yanı sıra Sibirya yollarına düşmesi.

Sonra? Sonra doğum ölümle gelir ve yitirilen ışığa giden yol Sibirya’nın beyaz karanlığından geçer. Yeteri kadar sabırlı ve çilekeştir çünkü Dmitry. Ve yeteri kadar da gönüllü, Katya’ya duyduğu şey aşk olmasa da.

Ayaklarındaki prangaların çıkardığı toz bulutu arasında esatiri bir ıstırap sürüsü gibi yürüyen mahkumlar kafilesini sırtındaki soyluluk ağırlığıyla ve çoğu kez yürüyerek izlerken, buzlaşmış çamurların üzerinden geçerken, her türlü kirliliğe değerken ve sürekli ve herkese yardım etmeyi başarırken arınır Dmitry. Zincirler, prangalar, can çekişmeler, sürgünler, cezalar arasında tek şey görür: İnsan. İnsan doğuştan sevgiyi hak edecek kadar iyidir. Hepsini kucaklar Dmitry. Hepsine dokunur ve toplumun öylesine kirlendiği yerde böylesine bir kirliliğe dokundukça arınır.

Dmitry’nin toplumsal boyuttaki arınmasında yolculuk boyunca yakından tanıdığı; ruh yüceliği, beşer bilinci ve kültürel zenginliği vurgulanan ve Tolstoy’un sempatisiyle bir tür mitik bilinç arkasından seyrettiğimiz devrimci tutukluların da payı vardır.

Diriliş, İngiliz bir misyonerin yerine koyduğu son taşla tamamlanır. Ve bilir kendini Dmitry. Arınma, kendini bilmekten başka nedir ki? Varlığının anlamını çözer. Daha dün öfke ve ıstırapla canlı duran siyasi tutuklu Kriltsov’un, ceza evi morgunun bir köşesine atılıvermiş cesedine bakarak bir tür Hamlet söylemi geliştirir: “Ne diye ıstırap çekti? Ne diye yaşadı? Bunu şimdi biliyor mu?” Değişim “her sorunun yanıtını taşıyan kitap” ile onaylanır. Dmitry İncil ayetlerini okur ve temel prensibi kavrar. İlk kez görür bir bakıma ve hayret eder sadelik karşısında: “Hepsi bu kadarcık mı?” Evet hepsi bu kadarcık. Daha ne olsun? Nedir “bu kadarcık” olan? “Ben seni bağışlıyorum sen de bir başkasını bağışla”. Coşkun bir heyecan. Faydalı. Ciddi. Sevinçli. Engin bir sevgi ile kainatın bütününe ve bütün insanlara bağlandığını hisseder. Resmi kurallarından ayıklanmış bir sevgi dininde yok olduğunu ve var olduğunu hisseder.

Paskalya gecesine geri dönmüştür bir bakıma.

Arınır Dmitry. Dirilir. İlk yaradılış anının aydınlığında yıkanır içi. Fark etme anının mutluluğuyla dolar. Ve açılan sevinç aydınlığının kapısından bütün bir insanlığı kucakladığını hisseder. Gökyüzünde yıldızlar vardır.

Leave a comment

Your comment