Habibim

Nazan Bekiroğlu
Habibim
Hürrem Sultan’ı muhteşem bir coğrafyanın zenginliği ile seven ve ondan da “Benim devletim, iki gözüm, saadetim” hitaplarıyla başlayan büyüleyici mektuplar alan Kanuni’nin, muhatabı değişince kelime hazinesi de değişiyor. Muhteşem bir Süleyman’ın, dönemin şeyhülislamı Ebüssuud’a yazdığı mektubun hitabında samimiyet var:
“Halde haldaşım, sinde sindaşım, âhiret karındaşım, tarîk-i Hak’da yoldaşım, Molla Ebüssuud Efendi Hazretleri”. Bu samimiyete sinmiş saygı, anlamlı. İlmin padişah nezdindeki itibarı, padişahın da ilmini gösterdiği için bu anlamlılık.
Tanzimat’tan önce, ırmakların henüz geleneksel düzen içre yataklarında aktığı dönemlerde, hitap sözcükleri tekellüflü: Devletlü, Mürüvvetlü, Merhametlü, Veliyye-i Nimetim, Bâise-i Devletim, Sultanım Hazretleri.
Ama bu tekellüfüne rağmen, bir eski zaman mektubunun besmele ile girişi arasında, “huzûra” yönelen kapıyı aralayan hitap sözcüğü; saygı ile sevgiyi, mesafe ile samimiyeti uzlaştırmayı biliyor. Biliyor ya, klişe gibi duran sözcükler arasındaki sıcaklığı sezmek biraz da muhatabın maharetine kalıyor. Hele mektup aynı anda iki hatta daha fazla kişiye yazılmışsa hitap sözcükleri arasında imaları, göndermeleri sezerek şifreyi çözmek, hazineden katına düşeni çıkarmak okuyanın payında.
Söz gelimi hanımına ve kayınvalidesine aynı varak-pârede seslenen Mehmet Çavuş’un “İzzetli ve candan sevgili kadınım ve kainana huzûrelerine” hitabından, anneye rağmen nasibini almak kızın maharetine kalmış.
Birden fazla hanıma aynı mektup içinde seslenmek mektup edebiyatımızın erkek cephesinde alışıldık bir tavr-ı tasarruf. Lâkin Marifetnâme müellifi Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin bu vadide de müstesna bir yeri olmalı. Dört hanıma bir mektuptur, İstanbul’dan yazdığı ünlü nâme büyükhanımına, Firdevs Hanım’a hitapla başlıyor: “İzzetli, hürmetli, hakikatli, adamakıllı, şefkatli, hatırlı, gönüllü, asıllı, usullü, akıllı, iz’anlı, hünerli, marifetli, üslûplu, yakışıklı, güzel huylu, tatlı dilli, uzun boylu, ince belli, helâlim Firdevs hatun huzuruna.” Firdevs hatundan sonra Fatma ve Belkis hanımlara (daha az sayıda) sözcükle iltifat eden İbrahim Hakkı, küçük kadını Züleyha Hanım’a da etkileyici sözcüklerle uzun uzun sesleniyor. Eğer hitap sözcüklerinin zarif ve kurnaz seçimi kadar miktarı da bir işaret anlamına geliyorsa Firdevs ve Züleyha hanımların daha bahtlı olduğu düşünülebilir mi? İlk ve son bahtı.
Kalbini samimi imalarla açtığı hanımlarına sıcacık ve şaşırtıcı hitapları bir yana, İbrahim Hakkı’nın, üstadı İsmail Fakirullah Hazretleri ile karşılaştığı ilk anda, öyle, içinden geliverdiği gibi sıraladığı yüz yirmi selâm da hitap edebiyatımızın şaheserleri arasında sayılmalı:
Selâm Sana Ey Ruhum, Selâm Sana Ey Hazinem.
Selâm Sana Ey Gemicim, Selâm Sana Ey Gemim, selâmlar sürüyor:
Ey Kıblem Ey Kâbem, Ey Kalbim Ey Göğsüm,
Ey İsmim Ey Sûretim, Ey Varlığım Ey Yokluğum,
Selâm Sana Ey Evvelim, Selâm Sana Ey Âhirim.
Ürpertici. Ve büyüleyici.
Ya hocanın mukabelesi? İsmail Fakirullah’ın İbrahim Hakkı’ya yüz yirmi cevabı?
Gel Âşıktan Güzele, Gel Kapıdan Halvete,
Gel Seferden Hazara, Gel Evvelden Âhire.
Gel Zindandan Fütuha, Gel Fenadan Bekaya,
Aynı burçta yıldız olmanın anlamı bu sözcükler sıralamasındaki tevafukta zahir. Hitap sözcükleri için özel bir lügatçe yok çünkü. Tek şart, kalbin rengine boyanabilirliği sözcüğün.
Mevlâna; Şems’e; A Ay Yüzlü, A Dünya Güzeli, Ey Âlemin Nâzenini, Esenlik Sana, diye hitap ediyor. Mektuplarına salât ü selâm ve senadan sonra, Ey Dileğim Ey Müksadım, Ey Seven Ey Sevilen, Ey Gözümdeki Nur, Ey Şems diye başlıyor. Hüsameddin ise ona, Ey Gönüllerin Hayatı, Ey Yıldızların Nuru, Ey Tanrı Işılığı olarak muhatap.
Âdem’e Havva, Havva’ya Âdem? Yûsuf’a Yakup, nasıl hitap ederdi acaba?
Bu merak, tükenişi neredeyse imkânsız bir gökyüzünde yıldız arayışı kadar sınırsız bir yolculuğun kapılarını aralar bizlere. Suda halkalar. Ama merkez, halkalar hakkında fikir vericidir değil mi?
Hz. Peygamberin kızına hitabı: “Yâ Fatıma Cânım Benim” Hz. Peygamberin hanımlarına hitabı? Hanımlarının ona? Hz. Âişe nazlandığı zaman “Abdullah’ın Oğlu”, kalbi aşkın sevincinin aydınlığıyla dolduğu zaman, yani her zaman, adıyla: “Yâ Muhammed!”
Kuşkusuz ad, muhabbetin mektubâtında en güzel sernâme. Bütün hitap sözcüklerinin ancak taşıyabileceği kadar derin tını. Durgun sular kadar sakin ve akasya dalı ile yaprak kadar yakın. Bu yüzden “Yâ Muhammed”, Hz. Âişe’nin zikrinde bütün hitapların toplamı kadar güzel. Habibim!

Leave a comment

Your comment