Uğur Kökden ; “Orhun Yazıtları’ndan Şair Nigar’a”, Kitap-lık , sayı 36 , Bahar 1999

ORHUN YAZITLARINDAN ŞAİR NİGAR’A
Uğur KÖKDEN

Arkada bıraktığımız yıl sonlarında, ciddi bir yaşamöyküsü, Karadeniz Eğitim Fakültesi’nden bir bilim adamının imzasıyla okurlarına ulaştı: Şair Nigar Hanım (Doç. Dr. Nazan Bekiroğlu, İletişim Yayınları). Yazarın daha önce bir çalışması da bu konuya ayrıldığından (Nigar Binti Osman, doçentlik çalışması), yazılı ve sözlü malzemenin adı geçen konu çevresinde hem bilimsel hem de yaratıcı ve duyarlı bir açıdan kapsamlı bir biçimde düzenlenip yorumlandığını görüyoruz.

Bekiroğlu’nun yapıtı, ancak birinci bölümüyle (“Yaşam-Zaman- Çevre”, s.27-230 ve daha sonra da s.375-388 arası) bir yaşamöyküsü olarak niteleniyor; ikinci bölüm, “edebiyat ve eser”e ayrılmış. Dolayısıyla, bir monografi. Bu bölümde, daha çok, Nigar Hanım’ın edebi kimliği öne çıkarılmış.

Şair Nigar Hanım’ı ele alan yaşamöyküsünün önemli yanı, ölümünün üstünden elli yıl geçmeden açılmasını istemediği Günlükler’ine (daha önce bir bölümünün Hayatımın Hikayesi adıyla oğulları tarafından yayımlandığı [1959] biliniyor) dayandırılmış olması. Böylece, ilk kez, Aşiyan Müzesindeki “ceviz çekmece”nin gizemi çözülmüş, bilinmeyen noktalar elden geldiğince aydınlatılmış sayılabilir.

Nigar Hanım bu günlükleri Ocak 1887’den ölümüne (1917, eylül) dek oldukça düzenli bir biçimde tuttuğu, ancak kimi defterlerin çocuklarınca yok edildiği anlaşılmakta. Toplam defterlerin 20 cilt olduğu öngörülüyor.

Bir yaşamöyküsünün kaleme alınması, aslında, bir gölgeyi yaşama geçirmek demek; bununla birlikte, “gölgenin yazarı -çabası ve başarısı ölçüsünde- “gerçeğin” yazarına dönüşebiliyor. Öyle ki, kimi zaman, yaşamöyküsü yazarıyla işlediği konu birbirinin önüne geçiyor.

Dolayısıyla, yaşamöyküsü yazarının yansızlığından söz edilemez. Yazarla seçilen kişilik arasında, üstü örtülü ve gizemli bir sözleşmenin varlığı, her zaman tartışmaya açık bir nokta sayılabilir.

Böyle bir yarı örtük ya da suç ortağı işbirliğinin en ilginç örneğini, kuşkusuz, Ayşe Osmanoğlu’nun kaleme aldığı Babam Abdülhamid isimli yaşamöyküsünde görmek olası. Bu ikilide hem kanbağı hem de yazınsal bağlar var, kaçınılmaz olarak.

Öte yandan, ikincil bir önem taşıyan, geniş kitlelere seslenen, yalın ve düzayak kimi yaşamöyküleri de ülkemizde hiç yazılmadı değil. Gazetelerde bir yıl, iki yıl tefrika edilen bu yapıtlarda, ya dinsel yaşamlar (örnek vermek gerekirse dört halifenin yaşamı), ya siyasal kişilikler ve kahramanlar (Battal Gazi, Seyit Ali Reis, Kara Davut, vb.) ya da evrensel üne sahip eski pehlivanlarımız konu olarak seçiliyordu.

Bu yapıtların yazarları, çoğunlukla M.Turhan Tan, F.Fazıl Tülbentçi, Aptullah Ziya Kozanoğlu, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Kadircan Kaflı gibi yazar ve gazetecilerdi. Ne ki, bu yaşamöyküleri -pek azı dışında- kitaplaşmadı. Sanatsal bir kaygı ya da kalıcı özellikler taşımadı.

Türkiye’de ciddi yaşamöyküsü ürünlerine göreceli olarak az rastlanması, yayınevlerinin bu türe yeterli önemi vermemesi (Oysa, Batı’da öteki yazınsal türlerden daha çok yere sahiptir yaşamöyküsü rafları), siparişte bulunmaması; kaynakların azlığı, düşünce özgürlüğünün getirdiği kısıtlamalar sonucu günlük, anı, özyaşamöyküsü ve arşive gereken özenin gösterilemeyişi, kimi konuların şimdi bile tabu sayılması ve genelde, okurunun azlığı gibi nedenlerle açıklanabilir.

Ama, bu nedenler yeterli mi, doyurucu mu?

Leave a comment

Your comment