Nisan çiçeği

Nazan Bekiroğlu
Nisan çiçeği
Tanpınar “İstanbul’un Mevsimleri ve Sanatlarımız” adlı denemesinde, Fatih’in İstanbul’u bir nisan günü kuşattığını ve bir mayıs günü düşürdüğünü hatırlatır. Bu demektir ki fetih ordusu şehri kuşatırken Boğaz vadilerinde erik ve badem ağaçları çiçek açmış, Fatih’in çadırının etrafı ipek bir halı gibi bahar çimenleri ve kır çiçekleriyle döşenmiştir. Tanpınar’ın tarihi canlandıran büyüleyici pitoreskinden muhayyilemize süzülen kır çiçekleri bize ayrı ayrı gösterilmez. Fakat hiç şüphe yok ki Fatih’in orduları kenti kuşatırken bir başka komutan, Bahar da, Kış’a karşı vermekte olduğu mücadele için ordusunu, en fazla da papatyalarını yamaçlara yaymaktadır.
Erken bahara en çok yakışan çiçektir papatya. Öncü kuvvet. Dayanıksız bedeni ve kısacık ömrüyle atmasa kendini toprağa sanki arkadan gelen çiçekler yer bulamayacak. Ama gücü bu ıtlak ve çokluktan kaynaklanmakta.

Papatya iffet. Papatya masumiyet.

Papatya oluşun vasıtasız dahili. Papatya mektubun sernamesinde her türlü tekellüften ve tekliften azade yalın ismin derinliği. Durgun suların sessizliği.

Bir papatya yazısı yazmaya kalkışan yazıcı bir mitolojinin ve felsefenin ödünç vereceği bir malzeme yoktur. Ne nergis gibi koskoca bir efsane ve birey merkezli bir kompleks saklar derinliğinde papatya, ne gül gibi başlı başına bir felsefe ya da ihtilaldir; ne de lale gibi bir devir açar bir devir kapar papatya.

Papatya kendisinden ibaret. Bir papatya yazısı yazmaya kalkışan yazıcı kalbinden başka papatya toplayacağı bir yer olmadığını bilir. Çünkü papatyanın hikayesi kendi kemalinde, kendi zatına mahsus. Ne yazarsanız, papatyaya dairdir. Ve ne yazarsanız papatyaya dair, sizin içindir.

Papatya kendiliğinden. Özene, bakıma ihtiyacı yok. Bu kendiliğindenlik, her bahar yinelik-yenidenlik muştusu. Doğum yeniden. Dirim yeniden. Papatyada doğum da doğum, ölüm de doğum. Çünkü aynı toprakta bıraktığı hikayeye bir yıl sonra bıraktığı yerden devam ediyor. Sadık papatya ve cömert…

Cömertliği kadar gücünün de simgesi olan bu diriliş sadakati kainattaki var oluş deviniminin de bir özeti.

Tebessüm bu yüzden papatyada. Hüzün yok. Ümitsizlik yok. Doğrusu yüksek bir kültürle alabildiğine zenginleşen bir hissediş tarzının yorucu ağırlığı da yok papatyada. Elmas işlemeli kadife kaftanın ağırlığına mukabil papatya muslin bir beyaz giysi kadar sade ve hafif.

Bu yüzden işte insan güllerin arasından, lalelerin devrinden, nergislerin gözlerinden, karanfillerin buğusundan geçerek bir papatya yazısı yazmayı özleyebilir.

Yüksek şark kültürü papatyaya müstağni.

O daha ziyade plastik ifade gücü yüksek ya da stilize çiçekleri temaşa etme yanlısı.

Kent bahçeciliğinin dayanıklı fakat sulamaya, çapalamaya, budamaya muhtaç çiçekler üzerindeki ısrarı papatyanın geleneksel sanatlarımızda inkişafına fırsat vermiyor. Geleneksel sanatların arkasındaki bahçede papatyaya yer yok çünkü.

Ve yüksek kültür yazılı. Halk kültürü sözlü oysa. Papatya kırların çiçeği, orada yaşıyor, adı yok değil belki. Kayda geçirilmemiş o kadar. Yazmıyor, söylüyor sadece.

Sedefkarinin kendi adıyla nümayan bir papatya motifine sahip olması da papatyanın geleneksel sanatlar içindeki suskunluğunu yok etmeye yetmiyor. Her halde papatyanın geleneksel sanatlarda en fazla konuştuğu yer yine suyun kıyısı: “Papatya Ebrusu”. Lakin Necmeddin Okyay’dan bu yana ebrunun suyuna düşen çiçek ebrunun geleneksel kalıplarını zorlamakta zaten. Üstelik papatya, ebru teknesinden en zor çıkan çiçek. Beyazı gibi biçimini tutturmak da güç.

Biricikte görüntü veren plastik form ya da üslup değil çünkü onunki. O, yamaçların kalabalık ve yayılmacı masum ordusu.

İstanbul’u bir nisan günü kuşatan Fatih’in ordugahı dağ laleleri kadar papatya tarlaları ile de kucak kucağaydı. Ama İstanbul’u bir mayıs günü düşüren genç Mehmed kente girdiğinde Bizanslı genç kızların uzattığı çiçekler arasında papatya demetlerinin varlığı pek muhtemel görünmüyor. Çünkü papatya nisan çiçeği. Mayıs ise gül mevsimi. Öyleyse papatya güle hazırlık. Öyleyse Fatih İstanbul’u papatyalar arasında kuşatıp güller arasında kente girmişti.

Papatya. Bahar ordusunun öncü kuvveti. Fedakar ve çilekeş piyade. Ödülsüz ve madalyasız akıncı.

Nisan çiçeği.

Nilüfer desenli lacivert bir fincanın içinde bir demet papatya.

Papatya var. İstanbul da var.

Öyleyse bahar var.

Kültür Servisi; “Klasikler Serisi Genişliyor”, Yeni Şafak, 20 Nisan 1999

Klasikler Serisi Genişliyor
Şule Yayınlarının Bizim Klasiklerimiz serisine bu ay üç yeni kitap daha eklendi. Yılmaz Taşçıoğlu’nun yazdığı Abdülhak Hamid Tarhan, Nazan Bekiroğlu’nun kaleme aldığı Halide Edip Adıvar ve M. Fatih Andı’nın imzasını taşıyan Ömer Seyfettin kitaplarını da okuyucuya sunan Şule Yayınlan, bu alandaki önemli bir eksikliği de gideriyor. “Edebiyatımızın son döneminde hak ettiği ilgiyi görememiş bir 19. yüzyıl şairi” diye tanımladığı Abdülhak Hâmid’in hakkında yapılmış nitelikli inceleme ve araştırmaların şair hakkında hem yeterince belirgin bir kanaat oluşmasına katkıda bulunmadığını hem de Hâmid’i genç nesillere tanıtıcı nitelik taşımadığını düşünen Yılmaz Taşçıoğlu’nun hazırladığı biyografi tezatlar şairinin Türk şiiri içinde ne gibi bir yere sahip olduğunu belirlemeye çalışıyor. Nazan Bekiroğlu’nun yazdığı Halide Edib Adıvar kitabında ise Bekiroğlu’nun ifadesiyle sadece edebiyat tarihimizin değil, yakın dönem kültür ve siyaset tarihimizin de renkli ve dikkate değer simalarından biri olan ünlü yazarın hayatı, edebî kimliğine dair bilgiler ve eserlerinden seçmeler bir araya getirilmiş.

Ömer Seyfettin biyografisi ise M. Fatih Andı tarafından hazırlanmış. Türk edebiyatının en önemli hikayecilerinden bir olmakla kalmayıp yazılarında işlediği millet şuuru ve dil sevgisi ile de dönemin düşünce ve siyaset ortamında öne çıkan bir isim olan Ömer Seyfettin’i tanıtmayı amaçlayan kitap, serinin diğer eserleri gibi özellikle edebiyata ilgisi olan ve Türk edebiyatını yeni yeni öğrenmeye başlayan gençler için iyi bir başlangıç.

Kültür Servisi

İstanbul’um Karaman’ım

Nazan Bekiroğlu
“İstanbul’um Karaman’ım”
Hitap. Bir benden diğerine sesleniş sözcüğü. Hitap; hatip, muhatap. Ruberu seslenme alanları bir yana, mektup, söylev, şiir gibi yazılı veriler ölçeğinde hitap sözcükleri üzerine yapılacak bir çalışma, toplumsal tarih açısından renkli ve kıymetli veriler içerebilir. Erbabını bekleyen geniş çalışma alanı. Bizimkisi küçük bir gezinti. Yol boyunca.

Osmanlı hayatının teşrifatı hitap sözcüklerinde de yansımasını bulmakta. XVI. asırda Gevher Sultan, oğlu Mehmed Çelebi’ye bir hayli tekellüflü bir lisanla hitap ediyor: “Cenab-ı İzzet-meab-ı Saadet-nisab Nur-ı Didem Oğlum Mehmed Çelebi Hazretleri Kam-yab.” Gevher Sultan evladına duyduğu kalbi sıcaklığı “Oğlum Mehmed” sözcüklerine sıkıştırmış mıdır bilinmez fakat Sultan Abdülmecid’in annesi Bezmialem Valide Sultan teşrifatlar üzeri bir sıcaklıkla hitap ediyor oğulcuğu Abdülmecid’e, hanedanın bu gerçekten en güzel simalarından birine: “Güzelim Benim”, Benim Güzelim. Doğrusu güzel.

Şehzade Bayezıd ile babası Kanuni arasında gidip gelen trajik manzum mektuplar hitap sözcükleriyle de iç acıtıcı. Oğul babasına der: “Baba”: Ama nasıl?

Ey seraser aleme Sultan Süleyman’ım baba

Tende canım, canımın içinde cananım baba

Peki ya babanın şehzadesine hitabı? “Oğul”. Ama nasıl?

Ey demeden mazhar-ı tuğyan ü isyanım oğul

Takmayan boynuna hergiz tavk-ı fermanım oğul

Bir Sultanla evli bulunan Enver Paşa’nın, gerçekten çok sevdiği Naciye Sultan’a yazdığı mektuplarda sıkça kullandığı “Ruhum, Sultanım” hitabında “Sultanım” herhalde hoş bir tevriye taşımakta. Gönle sultan, mülke sultan. Zaten padişah merkezli genişleyen hanedana mahsus bir imajlar dairesinde, aşktan nasiplenen gönüllerin sultanlığı ile mülkün sultanlığı sevilerek mukayese edilmiş ve gönül sultanlığı daima birinciye tercih edilmiştir. Ve kuşku yok ki bu mukayesenin en çarpıcı ve cazibeli tezahürü, hükümdarın gönlü ve ülkesi arasındaki sultanlık mukayesesinden geçer. Çünkü kendi ülkesinde sınırsız erk sahibi olan padişahın, aşkın ülkesinde sultanlığını devretmesindeki (kaybetmesi de diyebiliriz düpedüz) çelişki çok etkileyicidir.

Fakat veliliğine hükmedilecek denli muhterem bir zat olan I. Abdülhamid’in herhalde epeyce güzel ve/fakat zalim Ruhşah kadına gerçek birer feryatname hükmünde (doğrusu hükümsüzlüğünde) yazdığı mektupların hitapları? “Abdülhamid’in canı Ruhşah”, “Ruhşah’ım Hamid’in sana kurban ola”. Güçlü bir hükümdardan çok acz içinde yaşlı bir aşık psikolojisi yansıttığı için mi bu mektuplar ve hitapları bize lezzetten çok acı veriyor ve sadece rikkat uyandırıyor? Çünkü hayranlığı doğuran tezat yok artık. I. Abdülhamid’in Ruhşah karşısındaki güçsüzlüğü, gailelerle dolu geçen onbeş yıllık saltanatının, dahası tümüyle ali bir devletin sönmeye başlayan yıldızının bir yansıması sadece.

Aşk, tipik (ve gönüllü, ve kaçınılmaz) bir saltanat sistemi olarak kurulduğundan olacak, sivil kalemler de hatip ve muhatabı mülk etrafında irtibatlamayı seviyor. Söz gelimi, mektup arkadaşlarına resmi ya da samimi sevgi ve saygı sözcükleriyle yönelen Ahmed Midhat Efendi, kendi aşkına gelince sıra, özel bir mülkiyet alanının lügatçesine müracaat ediyor. Kuzeni ve sevdası Fitnat Hanım’a, mektuplarında bazen “Malikem” diye hitap ediyor, yani “ülkesi, mülkü olduğum” Hoş! Bazen de “Memlukem” diye, “Bana ülke olan, benim ülkem” yani. Bu da hoş! Bazen de bu hitap “Hem Malikem hem Memlukem Efendim”e dönüşüyor. İşte bu galiba en hoş!

Fakat bir sevgiliyi bir ülkeye teşbih ve teşmil edebilmek hususunda kuşku yok ki pek az aşıkın lügati Kanuni’nin lügati kadar zengindir. Sadece “Muhibbi”nin değil galiba Türk edebiyatının da en güzel gazellerinden biri olan bu şiirde Muhteşem Süleyman gönlünün mütevazi lügatçesiyle başlar aşkını izhar etmeye:

Celis-i halvetim, varım, habibim, mah-ı tabanım

Enis ü mahremim, varım, güzeller şahı sultanım

Sonra bu lügat muhteşem bir coğrafyaya doğru genişler.

Stanbul’um, Karaman’ım, Diyar-ı mülket-ı Rum’um

Bedahşan’ım ve Kıpçağ’ım ve Bağdad’ım Horasan’ım

Ve galiba bunca geniş bir coğrafyanın ufuklarınca sevilebilmek de Hurrem Sultan’dan başka bir sultana nasip olmuş değildir. Aşık üç kıt’aya hakim bir devletin cihangiri olursa, maşuka böyle bir coğrafyayla sevilmek nasip olur. Aşık fatih olursa eğer, maşukun bahtına ülke olmak düşer.

Bir sevgiliye ancak devlet sahibi olan “devletim” diye hitap edebilir. “Devletlü”dür çünkü o.

Nakş-ı ber-ab

Nazan Bekiroğlu
“Nakş-ı ber-ab”
Ebru. Su üzerine nakış atmanın sırrı. Kendi gibi tarihçesi de suya yazılmış olmalı ki adı, menşei tam olarak çözülmüyor.

Ebr Farsça bir sözcük, bulut. Ebri bulutumsu. Ebru suyun üzerindeki bulutun mütevazı öyküsü. Ya da sevgilinin kaşındaki harikulade kavs. Buluttan yola çıkıp sevgilinin kaşına varan bir yolculuk. Su üzerinde.

Suya atılan nakşı arkasındaki hayattan bağımsız yorumlamanın imkanı yok. O da hat gibi, minyatür gibi, çini, tezhib, nakış gibi soluduğu havanın eseri. Onu da her harfi bekleyen meleklerin beklediği muhakkak. “Aşk Estetiği.”

Ebru aşk, ebruzene göre. Niye? Suya “düştüğünden” mi?

Her aşk gibi o da daha yüksek bir alemden “indiğinden” mi? Yüceliğini bu iniş grameriyle gösterdiğinden ve indiği kalbi geldiği yüceye çektiğinden mi?

Peki ebru suya nereden düşüyor? Ebruzenin yüreğinden? Ebruzenin yüreğine nereden? Sonu yok. İsm-i vahid.

Ebru sır, “hadise can ile canan arasında”. Erbabı, Özbek Şeyhi Hezarfen Edhem Efendi, “ebru sihir gibidir”, demiştir ya, simyası vardır.

Tüm kainatı ve tüm oluşumu özetler ebru. Değil mi ki suya atılan renklere ve biçimlere müdahale bir noktadan sonra imkansızlaşır. Suyun bereketli kucağına düşen bir damla, her şey o damladan olur ebruda, o tek damla sonsuzluğa doğru genişler ve bir noktadan sonra ebru kendi başına buyruktur. Bu yüzden değil mi ki icra ettiği sanatın, arkasındaki hayatla irtibatını sorgulayan, bir başka deyişle onun felsefesini yapmayı ihmal etmeyen ebruzen su üzerinde irade-i cüz’i ile irade-i külli arasındaki rabıtayı hayranlıkla temaşa eder.

Diğer sanatlara göre iyice daralmış bir irade-i cüz’iyye alanı ve ehli olmayanın ebruda tesadüf dediği şey: İrade-i külliye. Tevafukat-i ilahiye.

Dünya, su üzerinde yazı.

Sonra? Asıl yazı, kalıcı yazı.

Ebrunun felsefesi, “Dur geçme ne kadar güzelsin” anı.

Ve bir rüya ebru. Rüya gibi, birbirinin tamamen aynı olan iki ebru yoktur çünkü. Her ebru tektir. Biriciktir. Yeganedir. Tekrarı, çoğaltılması, muhal farz. Bu yanıyla da icra ettiği sanatın tek defalık, bir kereye mahsusluk, yenidenlik vasfına alışkın Müslüman sanatçının özetini verir teknesi karşısında huşu içindeki ebruzen. Öyle olmasaydı Hasan Akay, her birini aşkla okşadığı ebruları “birer defaya mahsus olarak” kendisine armağan eden suda şu mısraları okuyabilir miydi?

İçinde sonsuzun nuru yandıkça

Açılır karanlığın baht-i siyahı

(Serpmeli Battal Ebru) Bütün geleneksel sanatlarda olduğu gibi, ebruzen de suyun üzerine imzasını atmıyor. Suyun derinliklerinde tek bir an’ın daimiliği. Mülk-i mutlak.

Ebru mütevazı, çünkü hattın, nakşın, cildin, tezhibin refakatçisi. Onlar olmaksızın ebrunun anlamı yok. Sessiz çığlık. Suskun çiçek. Alkış hattın. Alkış nakşın. Alkış tezhibin. Ebru sussun. Ebru kendini suya versin. Bağımsız ülke değil çünkü. Ebru bir çerçeve. Hayal koyucu. Sınır yolcusu. Ama ebru ihata edici. Hattı tamamlayıcı, nakşı bütünleyici. Bir Hamid-i Amidi hattının paspartusunda ebru mavi hale. Eflatun seyyale.

Sanatın seyirlik değil de hayatın içinden ve mutlak gerçek için olduğu yerde bu bütünleyicilik ne kadar anlamlı. Hiçbir şey kendisi için değil. Gelenek içinde çerçevelenmesine alıştığımız ebru şimdilerde çerçevelenmiş ve duvarda, artık sadece kendisi için ve kendisinden ibaret. Ah, “Duy ayrılıklardan şikayet eder bu ney!”

Fakat yanılmamalı. Gelenek içinde eşlikçiliği, işlevselliğinin anlamı olan ebrunun lügatçesi var. Ve bu, varlığının garantisi. Lügatçesi varsa dünyası var. Kırmızısı gülbahar, laciverdi çivit, siyahı is, ebrunun. Suyu yağmur, fırçası gül dalı. Tekne açar ebruzen, ebruya başlar. Tekne kapar ebruzen, ebruyu tamamlar.

Ebru. Mülevven ve seyyal. Ve nazlı, çok nazlı. Dokunsanız yok olacak, bütün denge bozulacak. Bir titreyiş, bir ürperti suyun üzerinde. İhmal, tehir, iptal yok lügatinde. Tekne önünde diz çökmezse sudan bir şey çıkaramayacak ebruzen.

Ve bir kez olsun tekne önünde diz çökenin, ebrunun cazibesinden kurtulma şansı yok. Ebru çünkü su çiçeği, alev ateş! Kendi geçse izleri kalacak suyun “yüzünde”. Ab-ru. Ve su, çeker daima. Derin su sarhoşluğu. Değil mi ki bir teknede tutulmuş su bütün suların derinliğine mukabil ehadiyet vasfını tecelli ettiriyor.

Peki suyun neresindeyiz?

Mevlana “su nakış tutmaz diyen bura gelsin”, diyor. Ebru ile tanışmış mıydı? Sanat tarihçisi ebrunun tarihçesi ile Mevlana’nın yaşadığı dönemin verilerini karşılaştıra dursun, su üzerine nakış, ebrudan başka nedir ki?

Nakş-ı ber-ab!

Su nakış tuttu işte. Bura gelin! Bura gelin!

Hüseyin Durukan, ; “Şair Nigâr Hanım”, Yeni Şafak , 4 Nisan 1999

Şair Nigar Hanım
Hüseyin DURUKAN

Nazan Bekiroğlu’nun iletişim Yayınları arasından çıkan Şair Nigâr Hanım çalışması yukarıda da belirttiğimiz gibi bu türün efradını cami ağyarını mani en önemli örneklerinden biridir. Bir kişi veya bir konu üzerine çalışanlar, iğneyle kuyu kazmanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler. Hele ele alınan konu ya da üzerinde çalışılan kişi yıllar öncesine aitse, tutamak yeri çok sınırlı olan iğnenin işkencesini varın siz hesap edin.

Nigâr Hanım 1862-1918 yılları arasında yaşamış, diğer hemcinslerine nazaran enteresan kişiliğe sahip bir kadın yazarımızdır. “Bestesi şarklı, güftesi garplı” bu şaire, güngörmüş bir ailenin çocuğu olarak -Bekiroğlu’nun deyişiyle- “unutuluşun kucağına zirveden” düşmüştür. Anne ve baba tarafından soylu bir aileden gelmektedir. Ancak talihsiz bir erken evlilik sonucu sıkıntılı yıllar yaşamıştır. Süleyman Nazif, “Şair Nigâr Hanım’ın en kıymetli eserleri üç oğludur” der. Bunlar kendi dönemlerinde oldukça tanınmış Salih Münir Nigâr, Feridun Nigâr, Salih Keramet Nigâr’dır.

Bu dönemde bir elin parmaklan kadar kadın yazarı bir çırpıda saymak zordur. Fatma Aliye Hanım, Emine Semiye, Makbule Leman, Halide Edip bunlardan ilk akla gelenlerdir. Nigâr Hanım, Tanzimat edebiyatı ile Servet-i Fünun edebiyatı arasında, ara bir yerde bulunan, Mehmet Kaplan’ın sistemleştirdiği bir “ara nesil” şairesidir. Şiirlerinde anne şefkati, çocuk sevgisi, tabiat, aşk, ıztırab, ayrılık, hastalık, ölüm, karşılıksız sevgi gibi temaları işleyen şaire, kadın duyarlığını şiire getirmesi ve erkeklere özenmeyen tavrı ile dikkati çeker. Süleyman Nazif’in “nesri nazmından pekçok faik idi” dediği Nigâr Hanım aynı zamanda çağının en donanımlı kadın yazarlarından biridir. Küçük yaşta Kur’an’ı hıfzetmiştir. Arapça ve Farsça’nın yanında Fransızca, Almanca ve Rumca başta olmak üzere sekiz dil bilmektedir. Bu dillerde yazılanı okuyan ve bu dillerde yazabilecek kadar söz konusu lisanlara vakıf bir kişidir. “Mani oluyor hâlimi takrire hicabım” gibi bestelenmiş şarkıları bugün bile söylenmektedir.

Hüseyin Durukan, ; “Biyografi ve Monografi”, Yeni Şafak , 4 Nisan 1999

Biyografi ve monografi
Hüseyin DURUKAN

Eskilerin terceme-i hâl veya çoğul olarak terâcim-i ahvâl dediği kitaplar vardı. Önce Müslüman Araplar’da, sonra İranlılarda görülen bu tür kitap yazma geleneği bize daha sonra gelmiştir. Tezkire, menâkıb, sefine, hadîka gibi isimler atında eski kültür ve edebiyatımızın zenginliklerini aksettiren bu türden bol miktarda çalışmalar kütüphanelerimizle mevcuttur. Bunlar genellikle padişahlar, şeyhülislamlar, şairler, ilim adamlarının biyografilerini ele alır.

Bir kişinin hayat hikâyesini anlatan eserlere biz bugün biyografi diyoruz. Bir kişi veya konu üzerinde yapılmış çalışmalara da ‘ monografi adı veriyoruz. Biyografi ile çoğu zaman iç içe girmiş olan monografi, bir kişi veya konu üzerinde yapılmış daha ayrıntılı ve geniş çalışmalar için kullanılır. Yukarıda belirttiğimiz tezkireler, hadîkalar, sefineler bugün antoloji dediğimiz çalışmaların geçmişteki izdüşümü olurken, bilhassa 1960’h ’70’li yıllarda yapılmış Mehmet Kaplan’ın Tevfik Fikret’ini, Orhan Okay’ın Beşir Fuad’ını, Şükrü Hamioğlu’nun Abdullah Cevdet ve Dönemi gibi daha bir çok çalışmaları biyografi ve monografiye örnek gösterebiliriz. Daha önceleri yapılmış Osman Nuri Ergin’in Muallim Cevdet’i bu türün bizdeki ilk başarılı. örneklerinden biridir.

Ancak, bu belirttiğimiz çalışmaların yanında son yıllarda çok başarılı monografi çalışmalarının varlığına şahit oluyoruz. Ahmet Güner Sayar’ın evlâdiyelik Süheyl Ünver ve Sabri Ülgener çalışmaları, Beşir Ayvazoğlu’nun Peyami (Safa)’sı, Nazan Bekiroğlu’nun Şair Nigâr Hanım’ı, Ali Akyıldız’ın Refia Sultanı bunlardan sadece birkaçı ve ilk akla gelenleri. Bu arada bir yabancının, Cornell H. Fleischer’in yazdığı bir Osmanlı aydın ve bürokratı Tarihçi Mustafa Ali isimli harikulade çalışmasını da belirtmemiz gerek.

Bu çalışmalara nazaran daha muhtasar ve küçük ölçekli diyebileceğimiz bu türün son örneklerine Timaş Yayınları’nın Divan Edebiyatı, Yeni Edebiyat ve Halk Edebiyatı’na mensup şairlerin tanıtıldığı kitaplarla, Beyan Yayınları’nın daha önceden cep kitapları olarak basılıp sonradan yeniden yayınladığı ilk İslam büyüklerinin tanıtıldığı kitapları ve Şule Yayınları’nın çıkardığı Ahmed Yesevi’den Yahya Kemal’e, Necati’den Necip Fazıl’a kadar edebiyatımızda öne çıkmış, yazdıkları ve söyledikleri ile asırlardır okunagelen eserlerin müelliflerinin tanıtıldığı kitapları da bu arada saymak mümkündür.

Bu tür çalışmaların yaygınlaşması sadece ele alınan kişilerin hayat hikâyesi ve eserlerini tanımak açısından değil, o kişinin yaşadığı ve damgasını vurduğu yüzyılın tanınması ve günümüze taşınması bakımından da önemlidir. Kısacası ”Aferin erbâb-ı aşkın kuvvet-i bâzûsuna.”

Mor üzerine-II

Nazan Bekiroğlu
Mor üzerine-II
Erken baharda, bahçeler önce mordur. Kapı üzerinde mor salkımlar, leylaklar, toprağa bir nefes düşümü mesafede mor menekşeler. Sümbüller, çuha çiçekleri, yıldızlar. Üşüten parklarda vapur dumanları. Ser-efraz zambaklar. Evvel mor geçer bahçelerden, kırmızının saltanatı ahıren gelir.

Kırmızının saltanatı ahıren gelir çünkü gülün moru yoktur. Gül ile mor arasında kurulabilecek yegane irtibat onları birbirine bağlayan bir kordeladan ibaret. Lalenin ya? Var, dağ lalesinin moru var. Cezayir menekşesi de var.

Sümbül, leylak, salkım, hepsi de toprağa bakıyor. Hele kır menekşesi. Bu boynu büküklüğün anlamı ne peki? Mor çiçekler daha mı utangaç? Ozan,

Kadrin bilmeyenler almış eline

Onun için eğri biter menevşe diyor, öyle mi? Menekşe. Ege kıyısında bir kente ve kaleye Osmanlı’nın verdiği isim. Hoş! Ama neden? Karlofça’dan bu yana “kadrin bilmeyenler” eline “düştüğünden” mi?

Ya da sümbül, hep yas içre, ondan mı boynu eğri?

Kanuni Mersiyesi’nde cihan padişahı için ağlayanlar arasında dağ, yas’a saçlarının sümbüllüğüyle yakışmıyor mu?

Sümbüllerini matem edüp çözsün ağlasun

Damane döksün eşk-i firavanı kuhsar.

Ya hangi romanlar, hangi roman kahramanları, hangi senfoniler, hangi isimler mor? Ve dahi hangi yazarlar? Tanpınar mor mudur örneğin? Hiç olmazsa, saatleri ayarlamadığı zamanlarda. Hiç olmazsa eflatuni saatlerin zamansızlığında, ne içinde zamanın, ne de büsbütün dışında, Tanpınar acaba biraz da mor mudur?

Acaba mor biraz da Servet-i Fünun mudur? Bihter, bileklerinin içini menekşe kokulu bir parfümle ovduğu, mendiline o kokuyu düşürdüğü zamandan bu yana mordur. Madem ki Servet-i Fünun edebiyatı Bihter’dedir biraz öyleyse Servet-i Fünun romanı biraz da bu menekşe kokusudur. Dahası, kristal bir şişenin cazibesine tutulmuş sümbül, leylak, hanımeli, akasya; bütün vahşiliğine rağmen kekik, lavanta. Hepsi bir Edebiyat-ı Cedide güzelinin aynasının derinliğinde bestelenmiş mor bir uykusuzluktur.

Kiti beyaz giymesini istediği halde, hayatını değiştirecek baloya siyah bir tuvaletle gelen Anna mor bir kaderdir bana kalırsa. Hem de en açık tonundan en koyu tonuna kadar, trajedisi bu. Hayat ve ölüm aynı anda, masum ve kışkırtıcı. Selim İleri’nin, eflatun kuzgunkılıçları götürdüğü Türkan Şoray, Atilla Dorsay’a göre “Sümbül Sokağın Tutsak Kadını”, o da mor bir şarkıdır bence. Ve yine Selim İleri’nin bir buket mor zambakla ziyaret ettiği, kameriyelerinden baygın leylak kokuları yayılan Kerime Nadir de öyle. Peki Raskolnikov’un iç dünyası? Petersburg geceleri beyaz da olsa Raskolnikov’un içi mor değil mi? Ya Dosto’nun ta kendisi? Ya Bach? Ortaçağ iskolastiğine mor yakışmıyor mu, hem de işte morun o en koyu, en kasvetli, en gotik tonu. Strauss’da Tuna’nın maviliğine mukabil Polonezler bestekarı Chopin’de notalar mordan başka ne renk olabilir ki? Gazabın üzümleri de mor, simgesel bağ bozumu.

Ne kadar çok mor öyküsü!

Mor üzerine bir yazı yazmaya kalkarsınız.

Kapınız çalınır birden, bir öğrenciniz. Elinde bir demet sümbül, bahar kadar güzeldir. Söylemiştim, hiçbir şey tesadüfi değildir.

“Mor Mürekkep” ya?

Mürekkep neredeyse tarihe karışıyor. Kağıda düştükten biraz sonra rengini mora teslim eden sabit kalemler de öyle. Hele mor mürekkep. Aramaya kalkışsanız kırtasiyeci yüzünüze bir garip bakacak. Yine de ben işte, bütün bunları yazdım. Yazdıklarımın bir kısmını kalemime mor mürekkebi çekmeden evvel ben de bilmiyordum, yazarken öğrendim. Bir kısmını ise biliyordum. Keder gözyaşlarının mor olduğunu biliyordum örneğin. Gözyaşları mor olan teyzeler de vardı hayatımda. İkiye katlanmış kağıtlar arasında bir damla mor mürekkebin bıraktığı lekelerle oyalanan bir çocuktum. Buyrun işte burası benim içim. Bunlar ters ayaklı cücelerim. Şu köşede gece kelebeklerim, şunlar da devlerim, perilerim ve cinlerim.

Morun mevzilendiği çehrelerde ölümü tanıdığım akşamlar oldu sonra, ölümün moru, önce dudağından ve tırnağından yakaladı hayatı. Sonraları mor bir çarşaf yığını arasından bir görünüp bir yok oluveren şairelere tutuluverdim öylesine işte, aniden, hiç sebep yokken. Mor çiçeklere döktüm içimi baharlar geldikçe ve baharlar geçtikçe.

Bir kısmını biliyordum anlayacağınız, büyük bir kısmını biliyordum.

Renk tercihleri üzerinde oyalanmayı seven modern psikoloji, “mor acılı ve hüzünlü bir kalbin rengidir” diye dursun, acılı ve hüzünlü bir kalbin rengidir mor.

Kalemime mor mürekkebi doldurduğumda işte bunu en iyi biliyordum.

Tayfun Kandemir ; “Bir ‘Edip’in Portresi”, Zaman

BİR “EDİP”İN PORTRESİ
Tayfun KANDEMİR

Sadece edebiyat tarihimizin değil yakın dönem kültür ve siyaset tarihimizin renkli simalarından olan Halide Edip, Doç. Dr. Nazan Bekiroğlu tarafından bir kitapla tanıtılıyor. Bekiroğlu’nun, biyografi tanımlamasına sıkıştıramayacağımız akademik seviyeli kitabı, bu “kadın sanatçı”nın kültür-sanat, edebiyat ve siyasi tarihimize kazıdığı izlerin ne denli derin olduğunu vurgulaması açısından oldukça önemli. Edebiyat tarihinde yer almış şahsiyetler üzerine yazılmış ve onların hayatları, edebi kişilikleri ile eserlerinden bazı seçmelerin yer aldığı kitaplar vardır ve bu eserler adını sıkça duyduğumuz fakat hakkında bilgimizin çok kısır olduğu şair ve yazarlara dair bize komprime bilgiler sunarlar ve onları, meşhur olmalarına sebep olan yönleriyle oldukça kapsamlı bir şekilde tanıtırlar. Bu teknikle, edebiyatçıları tanıtmak amacıyla nice kitap yazılmış ve bu eserler bizlere bu şahsiyetleri her yönüyle anlamada çok başarılı bir misyonu yüklenmişlerdir. Bunları yazmamızın sebebi ise Bekiroğlu’nun Halide Ediple ilgili çalışmasında aynı tekniği kullanması.

Çağdaşları içindeki hemcinslerinde bu denli üretkeni ve aksiyonerine rastlanmamış, olması, aynı zamanda meslektaşı erkeklerin arasında çoğu zaman başarısıyla sivrilebilmiş olmasına rağmen, sanatçının günümüz Türkiye’sinde layıkıyla tanınmadığını düşünen Bekiroğlu, ağırlıkla Halide Edip’in eserleri hakkında bilgiler bulunan kitabında, yazarın hayatı, edebi kimliği, eserleri, romanları, hatıraları ve hikayeleri gibi başlıklar üzerinde durmuş Dolayısıyla bir tanıtım özelliği taşıyan bu kitabın önsözünden, kitap hakkında genel bir bilgi almamız mümkün:

“Halide Edip Adıvar sadece edebiyat tarihimizin değil, yakın dönem kültür ve siyaset tarihimizin de renkli ve dikkate değer simalarından birisidir. Bütün ömrüne yayılmış bir tefekkür ve eğitim faaliyetinin yanı sıra asıl şöhretini Türk edebiyatının birinci sınıf romancılarından biri olarak sağlamıştır. Sinekli Bakkal, hiç olmazsa şu son yıllara kadar, Türk edebiyatının en çok basılan romanıdır. Halide ediple, “kadın sanatçı” tanımı ile ortaya çıkan sunî bir ayrım da yok olmuş, o, kıymetini kadın olmasına bağlı bir hoşgörüden değil mahiyetinden alan bir sanatçı olarak görmüştür. Bugün Türk kadını için çok doğal sayılan duruşların sağlanmasında; Meşrutiyet öncesinde varlık göstermiş Fatma Aliye, Emine Samiye, Nigar Hanım ve Makbule Leman hamlelerinden sonra bilinçli ve yüksek tonda ilk ses de ondan gelir.

Halide Edip, milli Mücadeleye denk gelen bir dönemde tefekkür cephesinde bir siyaset etkinliğinin yanı sıra sıcak savaşın da içindedir. Milli Mücadelenin lider kadrosunu yakından tanımış, aydın olmanın getirileni arasında Mustafa Kemal’le fikir teatisinde bulunmuş, cephe gerisi ve ve cephede görev almıştır.

İnanan ve inandığını sonuna kadar savunmaktan ve yaşamaktan geri kalmayan zihni bir yapı içinde Halide Edip; eğitimci, öğretmen, yazar, mütefekkir, işgal İstanbul’unda nutuklar irâd edici, Teali-i Nisvan kurucusu, hemşire, nefer, sekreter, çevirmen, Hilal-i Ahmer içinde faal bir sima, çavuş, profesör, milletvekili ve bütün bunların yanı sıra iyi bir eş, iyi bir annedir.”

Önsözde de belirtildiği gibi kitap, tanıtım görevinden fazlasına talip olmasa da, eserin güvenilir yapısı ve akıcı diliyle bu anımsanmayacak görevi başarıyla yerine getirdiği, rahatlıkla söylenebilir.

“Şair Nigar Hanım”, Cumhuriyet Kitap, Nr. 458

Şair Nigar Hanım / Nazan Bekiroğlu/ İletişim Yayınları/400 s.

Nigar Hanım, 19. asır sonu kültür semalarında yerini alan öncü Osmanlı kadınlarının en parlak yıldızlarından biri. Roman ve tefekkür sahasında Fatma Aliye Hanım’ın temsil ettiği madalyonun diğer yarısı, sosyal yaşantı ve şiir sahasındaki tamamlayıcısı. Avrupai Türk edebiyatının bir kadın kaleminden çıkma ilk şiir kitabı Efsus’un sahibesi. “Elem Teraneleri” olarak tanımladığı şiirleri, döneminde kadınlara yazma ve yayımlama cesareti verdiği gibi, erkek edipler üzerinde de geniş bir etki alanı oluşturdu. Tanzimat ve Servet – i Fünun edebiyatları arasında bir “ara nesil” sanatçısı. Edebi salonunda kadın – erkek, garplı – şarklı konuklarını ağırlayan bir asır sonu entelektüeli. Dönem feminizminin ılımlı kanadında bir kadın sesi. Etik ve estetik bir mitin sahibesi olarak hayatı bir-yanıyla romans ya da peri masalına benzerdi. Ama bir yanıyla da bu hayat, olanca katılığı ve acımasızlığı ile gerçeğe koştu. İlk bakışta verdiği onca parıltılı ve kalabalık siluete rağmen, kadın kimliği ile alabildiğine tenha ve kırık bir hikâyeydi; bestesi şarklı, güftesi garplı. Unutuluşun kucağına zirveden düştü.

Uğur Kökden ; “Orhun Yazıtları’ndan Şair Nigar’a”, Kitap-lık , sayı 36 , Bahar 1999

ORHUN YAZITLARINDAN ŞAİR NİGAR’A
Uğur KÖKDEN

Arkada bıraktığımız yıl sonlarında, ciddi bir yaşamöyküsü, Karadeniz Eğitim Fakültesi’nden bir bilim adamının imzasıyla okurlarına ulaştı: Şair Nigar Hanım (Doç. Dr. Nazan Bekiroğlu, İletişim Yayınları). Yazarın daha önce bir çalışması da bu konuya ayrıldığından (Nigar Binti Osman, doçentlik çalışması), yazılı ve sözlü malzemenin adı geçen konu çevresinde hem bilimsel hem de yaratıcı ve duyarlı bir açıdan kapsamlı bir biçimde düzenlenip yorumlandığını görüyoruz.

Bekiroğlu’nun yapıtı, ancak birinci bölümüyle (“Yaşam-Zaman- Çevre”, s.27-230 ve daha sonra da s.375-388 arası) bir yaşamöyküsü olarak niteleniyor; ikinci bölüm, “edebiyat ve eser”e ayrılmış. Dolayısıyla, bir monografi. Bu bölümde, daha çok, Nigar Hanım’ın edebi kimliği öne çıkarılmış.

Şair Nigar Hanım’ı ele alan yaşamöyküsünün önemli yanı, ölümünün üstünden elli yıl geçmeden açılmasını istemediği Günlükler’ine (daha önce bir bölümünün Hayatımın Hikayesi adıyla oğulları tarafından yayımlandığı [1959] biliniyor) dayandırılmış olması. Böylece, ilk kez, Aşiyan Müzesindeki “ceviz çekmece”nin gizemi çözülmüş, bilinmeyen noktalar elden geldiğince aydınlatılmış sayılabilir.

Nigar Hanım bu günlükleri Ocak 1887’den ölümüne (1917, eylül) dek oldukça düzenli bir biçimde tuttuğu, ancak kimi defterlerin çocuklarınca yok edildiği anlaşılmakta. Toplam defterlerin 20 cilt olduğu öngörülüyor.

Bir yaşamöyküsünün kaleme alınması, aslında, bir gölgeyi yaşama geçirmek demek; bununla birlikte, “gölgenin yazarı -çabası ve başarısı ölçüsünde- “gerçeğin” yazarına dönüşebiliyor. Öyle ki, kimi zaman, yaşamöyküsü yazarıyla işlediği konu birbirinin önüne geçiyor.

Dolayısıyla, yaşamöyküsü yazarının yansızlığından söz edilemez. Yazarla seçilen kişilik arasında, üstü örtülü ve gizemli bir sözleşmenin varlığı, her zaman tartışmaya açık bir nokta sayılabilir.

Böyle bir yarı örtük ya da suç ortağı işbirliğinin en ilginç örneğini, kuşkusuz, Ayşe Osmanoğlu’nun kaleme aldığı Babam Abdülhamid isimli yaşamöyküsünde görmek olası. Bu ikilide hem kanbağı hem de yazınsal bağlar var, kaçınılmaz olarak.

Öte yandan, ikincil bir önem taşıyan, geniş kitlelere seslenen, yalın ve düzayak kimi yaşamöyküleri de ülkemizde hiç yazılmadı değil. Gazetelerde bir yıl, iki yıl tefrika edilen bu yapıtlarda, ya dinsel yaşamlar (örnek vermek gerekirse dört halifenin yaşamı), ya siyasal kişilikler ve kahramanlar (Battal Gazi, Seyit Ali Reis, Kara Davut, vb.) ya da evrensel üne sahip eski pehlivanlarımız konu olarak seçiliyordu.

Bu yapıtların yazarları, çoğunlukla M.Turhan Tan, F.Fazıl Tülbentçi, Aptullah Ziya Kozanoğlu, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Kadircan Kaflı gibi yazar ve gazetecilerdi. Ne ki, bu yaşamöyküleri -pek azı dışında- kitaplaşmadı. Sanatsal bir kaygı ya da kalıcı özellikler taşımadı.

Türkiye’de ciddi yaşamöyküsü ürünlerine göreceli olarak az rastlanması, yayınevlerinin bu türe yeterli önemi vermemesi (Oysa, Batı’da öteki yazınsal türlerden daha çok yere sahiptir yaşamöyküsü rafları), siparişte bulunmaması; kaynakların azlığı, düşünce özgürlüğünün getirdiği kısıtlamalar sonucu günlük, anı, özyaşamöyküsü ve arşive gereken özenin gösterilemeyişi, kimi konuların şimdi bile tabu sayılması ve genelde, okurunun azlığı gibi nedenlerle açıklanabilir.

Ama, bu nedenler yeterli mi, doyurucu mu?

Ali Osmanoğlu, ; “Benim Adım Kırmızı Üzerine (Benim Adım Kırmızı ve Nun Masalları)”, Fatih Ün. Bil. Kült. San. Dergisi , sayı 4 , Nisan 99

Ali OSMANOĞLU

“Benim Adım Kırmızı” ve “Nun Masalları”

Yazar, her ne hikmetse eserin sonuna “1990-92,1994-98” şeklinde bir dizi tarih koyuvermiştir. “Kara Kitap”ta, “1985-1989” şeklindeki kesintisiz tarihi anladık da, bu iki yıl ara verilerek tekrar yazılmaya devam edilen romanın sırrını henüz (en azından ben) anlayabilmiş değiliz!

Efendim birinci baskısı Mayıs 1997 tarihinde yapılan “Nun Masalları”nı duymuşsunuzdur herhalde. Değerli yazar, hikayeci ve akademisyen Nazan Bekiroğlu’nun bu eseri, Çoğu 1992-1997 yılları arasında Dergah dergisinde yayınlanan hikayelerden oluşmaktadır. Eserdeki, “Hat ve rasat”, “iri kara bir leke”, “Nakkaşın yazılmadık hikayesi” gibi hikayelerde işlenen konular, “Benim Adım Kırmızı” romanının konusu ile paralellikler taşımaktadır.

Bu paralellikleri şu başlıklarda toplayabiliriz:

1. Nun Masalları’ndaki “Hat ve Rasat” hikayesinde, hatta yeni bir üslup peşindedir: “Kaç zamandır yazmak istiyordu. Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği bir biçimde söylemek, yazmak istiyordu, (s.9) ……Tamam dedi kendi kendisine, onu gördüm. Onun ışığında bütün dünyam aydınlandı. Şimdi artık yazabilirim. Çünkü nasıl yazacağımı, hangi biçimde yazacağımı, şimdiye kadar Osmanlı ulema ve üdebası hiç kullanmamış olsa da hangi şekli tutturacağımı biliyorum.” (s. 10)

“Benim Adım Kırmızı”, bir bakıma “üslup” peşinde olan yenilikçi sanatçıların hikayelerinden oluşmaktadır.

2. Nün Masalları’nda, “kalfa”nın ani ölümü ile Pamuk’un eserinde Zarif Efendi’nin ölümü arasında da benzerlik vardır:

“(…) Çocuğunu mahalle mektebine getirip götüren kalfanın ani ölümüyle neden o vakitler o kadar çok sarsılmış olduğunu araştırdı.” s. 11)

3. Nun Masalları’nda da iki farklı dünyaya ait sanat görüşlerinin çatışmasına rastlanır: “Karı-koca çok gençtiler ve gerçeğin ne olduğunu tartışıyorlardı. Kadın, gerçek gönüldedir ve gözle görülmez, diyordu. Erkek ise, gerçek gözle görülür ve bedenleri doyurmaya yarar, diyordu.” (s. 12)

4. Nun Masalları’nda, hattatın padişahla karşılaşması ile Pamuk’un eserinde Kara’nın Enişte’ye ait nakışlarla padişahın huzuruna gitmesi benzerlikler göstermektedir:

“Hattat-rasıt, hiç zorluk çekmeden nedense, padişaha yanaştı. Bu, onu ikinci görüşüydü. Gözlerinin, sararmış bir yüzdeki siyah gözlerinin ta içine bakarak, bu defterlerde hiç kimsenin daha evvel görmediği ve bilmediği şeyler var, dedi ve uzaklaştı.” (Nun Masalları, s. 13, ayrıca s. 48)

“Hazinedarbaşı gözlerimizin içine bakarak şöyle dedi:

“Ne mutlu sizlere ki, Padişahımız Hazretleri, Hazine-i Enderun’a alınmanıza izin verdiler. Kimsenin görmediği kitaplara bakar, altından sayfaları, inanılmaz resimleri seyreder, avcı gibi iz sürersiniz.” (Benim Adım Kırmızı, s. 342)

5. Nun Masalları’nda hiçbir zorlukla karşılaşmadan padişahla görüşebilen hattat (s. 18, 19), bütün gece sabaha kadar padişahın defterlerine bakma imkanı bulur. Gece Kara, kapkara bir ağa kandilleri yakar ve günün ilk ışıkları dökülmeye başlayınca kandilleri aynı kara ağa söndürür, (s. 18, 19) Hattat: “göster, okut defterlerini bana. (…..) Padişah bu sesin büyüsüne dayanamadı ve sonunda peki, dedi, peki. Bütün defterlerimi sana yarın akşam göstereceğim. Bütün gece, sabaha kadar. (Nun Masalları, s. 19)

“Benim Adım Kırmızı”da, s. 339 ile s. 351 arasında cereyan eden olaylar, yukarıdakilerle aynıdır.

Kara, hiçbir engelle karşılaşmadan “padişahın gizli aleminin kalbi Enderun’a kadar” (s. 342) girer. Mangal ve kandilleri acemi oğlanlar taşımaktadır, (s. 343) Kara ve Üstad Osman, padişahın müsadesini alarak kendilerini Hazine Odasına kapatarak sabaha kadar hiç kimsenin ulaşamayacağı el yazması eserlerin nakışlarım seyre koyulurlar, (s. 351)

6. Nun Masalları’nda Frenk işi bir saatten bahsedilir:

“Frenk elçisinin gönderdiği personel saatin sarkacında danseden küçük balerini, harem taşlıklarında eriyerek yanan koca kandillerin gözlerini.” (s. 21)

“Benim Adım Kırmızı”da Hazine Odasındaki saat de “maddi kültür değişimini” yansıtır niteliktedir: “Bu Osmanlı kavuklu adam, belli ki saat çalıştığı zamanlarda, hediyeyi yollayan Habsburg Kralı’yla becerikli saatçisinin bir şakası olarak saat kaçsa, neşeyle başını o kadar sallayarak Padişahınım ve haremdeki karılarını eğlendirecekti.” (s. 373)

Bu kültürel değişim, Nun Masalları’ndaki “Ahter-Suhte, Hu ve Lale” hikayesinde Ön plandadır; “Ertesi günlerde eski padişahın bütün ailesi ve yakınları Beyazıt sarayına gönderildi. Daha ertesi günlerde ise Saray-ı Amire’nin bütün pencerelerinden, İstanbul halkının o güne kadar hiç alışık olmadığı tiz ve değişik perdelerden sesler yükseldi. Sarayın genç kızlarından bir orkestra kurması ve onları eğitmesi için İtalya’dan bir müzik hocası getirtildi.” (s. 50) Hattatlık mesleğinin, yerini matbaaya bırakması (s. 65, s. 78) da bu tür değişimin başka bir yönüdür.

Sanattaki değişim ve Doğu-Batı mukayesesi, Pamuk’un eserinin ana konusunu oluşturmaktadır.

7. Nun Masalları’nda, “Hafız Divanı, Bostan ve Gülistan, Mesnevi, Leylî vü Mecnun, Kaabusname, Çarhname, Tazarruname, Maarifetname, Risale-i Harik” gibi pek çok klâsik eser ismi geçmektedir.

“Benim Adım Kırmızı” romanında da Hüsrev ile Şirin, Kitabu’r-Ruh, îhya-ı Ulum, Acaibü’l-Mahlukat, Nefahatü’l-üns, Şehname, Gülistan, Mahzenü’l-Esrar, Kitabü Ahvalü’l-Kıyamet, Kitabu’r-Ruh, Suyütî, Dürretü’l-Fahire, Baytamame, Kelîle ve Dimne gibi pek çok klâsik eser ismi zikredilmiştir.

8. Her iki eser arasında “kültürel malzeme” ve “tarihi birikim” bakımından da ilginç irtibatlar kurulabilir. Nun Masalları’ndaki: “O, kaleminin, fırçasının, yavru kedinin ense tüylerinden üçü ile elde edilen alet, parmakları arasında alabildiğine kendisinin olduğunu nasıl ve neden hissetmedi?” (s. 109) ifadesi, Pamuk’un eserine şöyle yansımıştır: “(…) her yaz yavrularının kulaklarının içindeki ve enselerindeki tüylerden çeşit çeşit fırçalar yaptığımız tekir kedimiz (….)” (s. 439).

Nazan Bekiroğlu, eserinde bir “Surname” minyatürünü şöyle tasvir eder: “Doğancılar geçiyor serin ve öfkeli kanat çırpıntılarının arasından gururla. Forsalar kır evlerini çekiyor. Çarkıfelekler ve mührüsüleymanlar saçıyor göklere, geceler gündüze dönüşüyor. Yorgancılar, fırıncılar, siraclar, hamlacılar. Elli iki gün süren temaşa. Ak Meydanı, İbrahim Paşa sarayı, hümayun loca.” (s. 99)

“Benim Adım Kırmızı”da adeta sadeleştirilmiş bir Surnâme metni yer almaktadır: “Oraya, At Meydanı’na konmuş yüzlerce kâse pilavı kapışanları ve kızarmış sığırı yağmalarken içinden çıkan tavşanlardan, kuşlardan korkanları gördüm. Tekerlekli bir arabaya binip lonca halinde Padişahımızın önünden geçerken aralarından birini arabaya yatırıp çıplak göğsü üzerindeki köşeli bir örste bakır döverken çekiçleri çıplak adama isabet ettirmeden vuran usta bakırcıları gördüm. (…)” (s. 70)

9. “Nun Masalları”ndaki “Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi” (91), bir bakıma Orhan Pamuk’un dışarıda kaldığı ve bir türlü içeriye giremediği engin bir tasavvufî birikime ve yaşantıya dayanmaktadır. Eserin bu bölümünde “ışığın sönmesine dair” (s. 95) ve “nakkaşın yazılmadık hikâyesi” (s. 97) başlıklarında, “nakkaş ve körlük”, “nakşın mahiyeti”, “gölge ve gerçek”, “nakışta boyut ve üslup” gibi, “Benim Adım Kırmızı”daki temel konular irdelenmektedir.

10. Nun Masalları’nda “minyatür” ile “modem resim”, iki farklı dünya görüşü çerçevesinde mukayese edilmektedir:

“Müslüman sanatçı Allah’ın yarattığının bir benzerini yaratmaktan ve onu açıklamaktan şiddetle kaçınırdı. (…) Biz o medeniyeti, o medeniyet bizi sürekli doğurmadık mı? Eğer ben senin arzuladığın gibi bir Hugo olsaydım, Levni minyatür değil de derinlikli manzaralar yapsaydı, biz, biz olur muyduk?” (s. 118)

“Benim Adım Kırmızı” romanında, modern resmin dinî mahsurları roman kişilerinden Zeytin tarafından şöyle dile getirilir: “Kıyamet günü musavvirden yarattığı şekillere can vermesi istenecek,” dedim dikkatle. “Ama hiçbir şeyi canlandıramayacağı için cehennem azabına çarptırılacak. Unutmayalım; musavvir Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın sıfatıdır. Yaratıcı olan, olmayanı var eden, cansızı canlandıran Allah’tır. Kimse onunla yarışmaya kalkışmamalı. Ressamların onun yaptığı işi yapmaya kalkışmaları, onun gibi yaratıcı olacaklarını iddia etmeleri en büyük günah.” (s. 185)

Sonuç:
Müstehcenliği hiç, ama hiç yeri yokken, sanki çağdaşlığın bir gereği olarak rastgele sayfalara yaymaya Özen gösteren, sokak argosu ile sözüm ona anlatıma ironik bir vasıf kazandırmaya çalışan Orhan Pamuk, bu konudaki abartıların ve fantazilerin 21. yüzyılda bile tuhaf kaldığının farkındadır sanırım.

“Benim Adım Kırmızı”, aslında Şekure’nin oğlu Orhan’a (ki bu yazarın kendisidir) anlattığı bir hikayeden ibarettir. Orhan, hikayeyi anlatırken mizacını ve üslubunu da anlatıma katmıştır. Bu bakımdan Şekure (elbetteki yazarın görüşü olarak) bizi eserin üslubu konusunda uyarır: “(Orhan) Her zaman asabi, huysuz ve mutsuzdur ve sevmediklerine haksızlık etmekten hiç korkmaz. Bu yüzden Kara’yı olduğundan şaşkın, hayatlarımızı olduğundan zor. Şevket’i kötü ve beni olduğumdan güzel ve edepsiz anlatmışsa sakın inanmayın Orhan’a. Çünkü hikayesi güzel olsun da inanalım diye kıvırmayacağı yalan yoktur.” (s. 470)

Sonuç olarak eserin abartıldığı kadar ve “okunmadan” binlerce satılacak kadar başarılı olmadığını söyleyebiliriz. Eserin en önemli özelliği, bir Orhan Pamuk romanı oluşudur. Eserin, ilki 1992 Eylül’ünde Dergah dergisinde yayınlanan Nazan Bekiroğlu’nun hikayeleriyle pek çok noktada benzerlikler taşımasının hikmetim, elbette ki yazarın kendisi de izah etmelidir.

Doğrusu, eskiden romanlar okunur sonra da eşe dosta tavsiye edilirdi. Şimdilerde (belki de sadece Orhan Pamuk için geçerli), önce romanların rekor satışları yapılmakta, ardından bu romanlar (umarız) okunmaktadır.