Ölüm aşkta diretince: “Joe Black”

Nazan Bekıroğlu
Ölüm aşkta diretince: “Joe Black”
El attığı mevzuun felsefî arka planına göndermeler yapmak yerine “hoş macera” katmanında oyalanmayı yeğleyen bir yapım olarak “Joe Black”, fantastik bir öykü. Beşerî meseleler, çözüm bekleyecek kadar büyütülmemiş sembolik imgeler, karşıtlıklar oluşturarak sıralanan sosyal ve daha çok bireysel kıymet ayrıntıları ve bu fon önünde alabildiğine düşsel; fakat hayli hafifsenmiş bir eksen hikâye.
Bir tür ölüm mukavelesi önce. Kapitalizmin bütün nimetlerini sergileyerek kutlanacak 65. doğum gününe birkaç gün kala şirketler imparatoru Billy sesler duymaya başlar:
– Evet!
– Neye evet?
– Sorunun cevabına evet!
Soru nedir peki? Soru, “Ölecek miyim?” Cevap: “Evet”. Ve ölüm gelir. Lâkin ödünç bir beden içinde suret bulan ölüm, tatil yapmak niyetindedir. Ve ölümüne bir mukavele taraflar arasında: “Bana hayatı, hayatını tanıt. Beni ne kadar oyalayabilirsen o kadar geç olur.”
Öykünün dram çemberi ise Susan etrafında dönmektedir, Billy’nin, henüz eşiği geçmemiş kızı. Hayatı yaşamış ve denemiş olan “kocakurdun” kızına öğüdü “Dene”dir. “Denemezsen nerden bileceksin?” Denenmezse; çünkü yaşanmamış demektir. Kendini kaybetmek, uçmak, mutlu şarkılar söylemek. Bir şimşek parlamasıdır beklenen. Gelir çok geçmeden. Genç bir doktor olan Susan daha o sabah, ölümün ödünç olarak alacağı bedenin sahibi Joe Black ile bir “kahve dükkânında” tanışmış ve aşkı bilmiştir. Filmin hoş leitmotiviyle: “Doktorum olmanı ve beni muayene etmeni istemiyorum; çünkü sana âşık oldum.”, “Doktorun olmayı ve seni muayene etmeyi istemiyorum; çünkü sana âşık oldum”. Kimlikler dışı seyreden ilginin adıdır; çünkü aşk, eş zamanlı bir irtibat. Oysa metin boyunca kimlik bir sorun olarak girecektir Susan’la, Joe’nun bedeninde mevzilenmiş ölümün arasına. “Kim olduğunu bilmiyorum.”, “Ben Joe’yum, sen de Susan. Yetmez mi?” “Yeter.”
Ölüm, girdiği genç adamın bedeninde hayata kendi gözleriyle bakmakta ve başlangıçta, baktığı her şeyin üzerine gölgesini düşürmektedir. Ancak hayatı, dahası aşkı tanıması, bu da onun eşiğini oluşturur. Oysa olması gereken yer bu değildir. “Hoşuna gittiği için her şeyi alan” ölümün aşkı da “hatıra olsun” diye midir? Nasılsa “Güneş canını yakmamıştır henüz. Sadece tenini bronzlaştırmıştır.” Şimdi tatlı anılarla tatili bitirmenin zamanıdır. Fakat değil, ölüm, tehlikeli sularında yüzdüğü aşkta diretir. Güneş canını yakmaktadır çünkü ve hiçbir şey anı olsun diye değildir artık bu sularda.
Asıl sorun Susan’ın tavrı ve seçimi. Hep aynı soru. “Kimsin sen? Kimsin? Kimsin?” Ve kavrayış noktası: “Sen ölümsün.” Ama bunu demez Susan. “Sen Joe Black’sin.” Böyle der sadece. Çünkü ölüm aşkta direnince götürmek ister. Her aşk gibi alıcıdır çünkü. Ama aşk gibi alıcıdır. Aşk olarak götürmek ister, ölüm olarak değil. Susan’ın fark edemeyişi buradadır. “Sen Joe Black’sin”! Oysa, “Sen aşksın” demelidir Susan, “Ve ben seninle geliyorum. Seninsem seninle geliyorum.”, “Sen Joe’sun”. Joe kim? Dahası hangi Joe? “Kahve dükkânı”nın bir bahar sabahı kadar hafif ve uçucu bedeni ile Joe’su mu? Parti gecesinin “ölüm kadar güzel” Joe’su mu? Ve “Happy End”, kötü son yani: Hayatın zaferi. Haksızlığa uğrayan gene ölüm. Senaristin seçimi işte. Ölüm gider, aşkını hayatın kucağına bırakarak. Çünkü doğası gereği alıcı olan aşk, verici de olmak zorundadır, aynı doğa gereği. Gidişinin ardından, ödünç verdiğini dahi bilmediği bedenine geri dönen Joe Black çıka gelir. Ölümle ilgisi “ölüm kadar güzel” olmasından ibaret bile değildir. Susan? Bu bocalama neden? Hangisine âşıktır ki? Hayata mı? Yoksa hayatına mı?
Bir fark etme ânının idrak edildiği “kahve dükkânı” ikinci bir milât oluşturur.
“Şimdi ne yapacağız?” “Her şey olacağına varır”. Değil mi ki hayattayız.
“Hoş macera” için iyi son kuşkusuz.
Oysa ölümdür aşka yakışan, ölümüne aşk ise ve eğer aşk sonsuzluk ise.
Hayat sonludur çünkü, ölüm sonsuz.
Ve ezel ve ebed arasında yer alan aşk, ölümden büyüktür. Adı ölüm de olsa dirim de. Aşk varsa ölüm yok, ölüm varsa da ölüm yok zira.
Geçen haftaki yazıyla yayımlanması gereken dipnotlar ve daha önceki haftaya ilişkin bir düzeltme:
1- Rauf Gardasol-Gökhan Kara, Bilim ve Teknik, nr. 332, Temmuz ‘95.
2- Mehmet Kanar, Şem ve Pervane, İnsan Yay., İst. ‘95, s. 18’den naklen.
Geçen haftaki yazıda (Nakkaşlığımdan II), “kefaret öykücükleri” olması gereken sözcükler sehven “kefarcı öykücüleri” olarak dizilmiştir.

Leave a comment

Your comment